1908 devrimi ve kadınlar

çevreyolu çevreyolu
kadinin toplumsal yaşama katiliminda 1908 devrimi'nin etkisi

giriş
muhafazakar söylem kadını eve kapatılması gereken "ikinci sınıf" vatandaş olarak konumlandırarak kadının evde yaşam sürmesi, dışarıda boy göstermemesi gerektiğini ileri sürmektedir. ancak, türk modernleşmesinin nihai noktası olan cumhuriyet'e giden yolda 1908 devrimi bir uğraktır. ve kadının toplumsal yaşama katılımının ilk adımları bu dönemde atılmıştır. çalışmanın güncel olmasının sebebi ise tam da bu geriye gidiştir.
çalışmanın amacı ise türk burjuva aydınlanmasının kadın meselesine bakışını ve müdahalesini ortaya sermektir. bu bağlamda, öncelikle, dünya tarihi açısından kadın sorunun hangi tarihsel döneme tekabül ettiği, osmanlı'nın son döneminde gerçekleşen kapitalistleşme süreci, kapitalistleşmenin neden geç meydana geldiği ve düşünsel dünyaya etkisi incelenecektir. daha sonra ise türk aydınlanmacılarının ideolojik referans noktaları, kadın meselesine bakış açılarına odaklanılacaktır. liberal literatürde hakim olan aydınlanma ve modernizm düşmanlığına karşıt olarak aydınlanmacı ve modernist bir bakış açısı sunulacaktır.
1- kadın sorunu ne zaman ortaya çıktı?
türk modernleşmesinin kadınların toplumsal yaşama katılımında attığı adımların önemini anlayabilmek için öncelikle kadının evde oturan bir varlık olarak ne zamandan beri görüldüğünün anlaşılması gerekir. bu bölümde bu kısma özet niteliğinde değinilecektir. zira, bu konu kapsamlı bir çalışmanın konusu olmayı hak etmektedir.
kadınların söz konusu şekilde ne zaman ve niye çıktığına dair çeşitli yaklaşımlar bulunmaktadır. bunlardan biri, her ne kadar kendi aralarında radikal, liberal, marksist feminizm olarak ayrımlara bölümmüş olsalar da feminizmdir. bu görüş kendi aralarında yaptıkları ayrımlara rağmen eninde sonunda liberal bir bakış açısından kurtulamamıştır. zira, erkek egemenlik kavramını ve kadınlar üzerindeki ataerkil baskıyı nihayetinde erkeğin biyolojik yapısına dayandırmaktadırlar. oysa, bu bakış açısından, bu sorunun nasıl çözüleceğinin ve hatta ne zaman çıktığının anlaşılması mümkün değildir. zira meseleye bu şekilde yaklaşılırsa tarih boyunca her daim ataerkilliğin olduğu varsayılır. ancak, tarihte var olan anaerkil toplumların nasıl olup da meydana geldiği açıklanamaz.
tarih boyunca ataerkilliğin her daim var olmadığı çeşitli bilimsel çalışmalar tarafından kanıtlanmıştır. her ne kadar ilkel komünal döneme dair yazılı belgeler olmasa da mitoloji toplum yaşayışlarının bir yansıması olarak az ya da çok bir bilgi sunmaktadır. ayrıca friedrich engels'in " ailenin, özel mülkiyetin ve devletin kökeni" adlı eserini yazarken faydalandığı lewis henry morgan bir antropologdur. morgan 19. yüzyılda amerikalı yerlilerin yaşam tarzını ve toplumsal yapısını inceleyerek bize bu eski döneme dair birtakım bilgiler sunmuştur.
mitolojiden ilerlersek bir toplumda tanrı veya tanrıça figürlerinden hangisinin daha yaygın olduğu bize o toplumun anaerkil veya ataerkil olup olmadığına dair bir fikir vermektedir. tanrıça figürü varsa o toplumda kadınlar toplumsal yaşamda daha ön plandadır. ve toplum tarafından saygı görmektedir. aynı yöntem tanrı figürünün yaygın olduğu toplumlarda erkek için de geçerlidir. tanrı ve tanrıça figürlerinin beraber kullanıldığı toplumlara ise tarihsel olarak anaerkillikten ataerkilliğe geçiş dönemi olarak bakılabilir.
yukarıda denildiği gibi tarihte anaerkil toplumlar da mevcuttu. ve bunlar özel mülkiyet öncesindeki sınıfsız toplumlarda, yani ilkel komünal toplumlarda söz konusuydu. bu dönemde üretim araçlarının özel mülkiyeti kolektifti. ancak, bu dönemde kadınların ev işlerinde ve ev içi üretim araçlarında hakim olması kadınlara üstün bir konum veriyordu. erkek ise dışarıda avlanmakla ve geçim aracı temin etmekle meşguldü. bu dönemde, kadına üstün bir konum verilmesinin sebebi ise doğurganlıktı. tanrıça figürlerinin heykelleri bile doğurganlık baz alınarak yapılıyordu. ancak, doğurganlığın yine üretimle bir bağlantısı söz konusuydu. zira yakın zamana kadar bile birçok yerde söylenen "tarlada çalışacak adama ihtiyaç" var cümlesi söz konusu tarihsel dönemde de bilinçsiz de olsa mevcuttu. üretimin arttırılması için doğacak çocuklara ihtiyaç vardı. sınıfsız toplumlardan, sınıflı toplumlara; analık hukukundan babalık hukukuna nasıl geçildiğine dair uzun da olsa şöyle bir alıntı yapılması konunun daha detaylı olarak anlaşılması açısından faydalı olabilir: bütün çalışma kollarındaki -hayvancılık, tarım, ev sanayi- üretim artışı, insan emek-gücüne, kendisine gerekenden daha çoğunu üretmek yeteneğini kazandırdı. bu, aynı zamanda, her gens, ev topluluğu ya da karı-koca ailesi üyesine düşen günlük iş tutarını arttırdı. yeni emek-güçlerine başvurmak gerekli duruma geldi. savaş bunları sağladı; savaş tutsaklar köle haline getirildiler. birinci büyük toplumsal işbölümü, emek üretkenliğini, dolayısıyla servetleri arttırıp üretim alanını genişleterek, o günkü tarihsel koşullar içinde zorunlu olarak köleliği getirdi. birinci büyük toplumsal işbölümünden, toplumun iki sınıf; efendiler ve köleler, sömürenler ve sömürülenler biçimindeki ilk büyük bölünüşü doğdu. sürüler, aşiret-ya da gensin ortaklaşa mülkiyetinden, bireysel aile başkanlarının mülkiyetine ne zaman ve nasıl geçti? şimdiye kadar bu konuda hiçbir şey bilmiyoruz ama öz bakımından bu işin bu aşamada olmuş olması gerekir. o zaman, sürüler ve öbür yeni servetlerle, aile, köklü bir değişikliğe uğradı. geçinme gereçlerini kazanmak her zaman erkeğin işi olmuştu; bu iş için zorunlu araçları üreten ve bu araçların mülkiyetine sahip olan, erkekti. yeni geçinme araçlarını, sürüler meydana getiriyordu: onları önce evcilleştirmek, sonra da korumak erkeğin eseri olmuştu. bundan dolayı, davar erkeğe aitti; tıpkı davara karşılık trampa edilen meta ve kölelerin ona ait olması gibi. şimdi üretimin sağladığı bütün kazanç(benefice) erkeğe gidiyordu; bundan kadın da yararlanıyordu, ama mülkiyette hiçbir payı yoktu. "yabanıl" savaşçı ve avcı, evde ikinci planda kalmakla yetinmişti; "daha yumuşak huylu" çoban servetiyle övünerek, birinci plana çıktı ve kadını ikinci plana itti. ve kadın bundan yakınamazdı. aile içindeki işbölümü, mülkiyetin kadınla erkek arasındaki paylaşımını düzenliyordu; bu, aynı kalmıştı; ama gene de, yalnızca aile dışındaki işbölümünün değişmiş olması yüzünden, evlilik ilişkileri şimdi altüst oluyordu. eskiden kadının evdeki üstünlüğünü sağlayan neden: kadının kendini tamamen ev işlerine vermesi olgusu, şimdi, evde erkeğin üstünlüğünü sağlıyordu: kadının ev işleri artık, erkeğin üretken emeği yanında hesaba katılmıyordu; önemli olan erkeğin çalışmasıydı; kadının çalışması; yalnızca önemsiz bir destekti." ( engels, 1992: 166-67)
yine tarihte anaerkil toplumların varlığı ve tekabül ettiği tarihsel dönem açısından şu cümlelerin oldukça önemli ve açıklayıcı olduğu söylenebilir: " o dönemde patrimonya yerine matrimonyadan, pater ailesi yerine mader ailesinden söz edilir ve yurdun adı sevgili anayurttur. önceki aile biçimleri gibi, gens de mülkiyet ortaklığı üzerinde, yani komünist ekonomi biçimi üzerinde yükselir. kadın bu aile kooperatifinin yöneticisi ve lideridir; bu sebeple gerek evde gerekse aşiretle ilgili aile işlerinde büyük bir saygı görür. arabulucu ve yargıçtır ve rahibe olara kültürel gerekleri yerine getirir. eskiden kraliçe ve prenseslerin o kadar sık görülmesi ve örneğin mısır'daki gibi oğulları yönetirken de belirleyici etkileri, analık hukukunun sonucudur." ( bebel, 2013: 26) yine, bebel, analık hukukundan babalık hukukuna geçişe dair şunları söylemektedir: " özel mülkiyetin egemenliğiyle, kadının erkeğin boyunduruğuna girişi mühürlendir. bunun ardından kadının küçümsendiği ve hor görüldüğü dönem geldi" ( bebel: 34)
bundan sonra hakim olan köleci toplumda kadının konumuna dair ise yine ikincil bir konumda olduğu ve kendi iradesine sahip olmadığı söylenebilir. köleci toplumun en önemli özelliği efendilerin kölelerin üzerinde bedeni tasarruf hakkına sahip olmasıdır. bu üretim tarzının bir sonucu olarak kadının da kendi bedeni üzerinde bir hakkı yoktu. bebel bu konuda şunları söylemektedir: " cato'nun üstteki konuşmada sözünü ettiği dönemde, baba, yaşadığı sürece kızı üzerinde vasiliğe sahipti; kız evli de olsa bu sürüyordu, ya da baba bir vasi tayin ediyordu. baba öldüğünde baba tarafından akraba olmasa da en yakın erkek akraba vasi oluyordu. vasi, vasiliği her an bir üçüncü kişiye devretme hakkına sahipti. yani, romalı kadın başlangıçta yasa önünde kendi iradesine sahip değildi." (bebel: 56)
köleci üretim tarzından sonra feodal üretim tarzı tarihteki yerini almıştır. feodalizm, üretimin pazarda meta olarak satılması için değil, daha çok kişisel tüketim için yapıldığı bir üretim tarzı anlamına gelir. toprağa bağlı konumundaki serf ürettiği ürünün bir kısmını alır ve artı ürününü feodal beye verir. serf, topraktan ayrılamazdı. toprağı başka bir feodal bey satın alırsa onun serfi olurdu. bu üretim tarzında ise düzen ideolojiden çok ordudan başlayarak zor aygıtıyla sağlanır. her üretim tarzı kendinden bir önceki üretim tarzının içinden doğmuştur. feodalizm için de bu geçerlidir. köleci toplumdan feodalizme nasıl geçildiği hususunda, feodalizmden kapitalizme geçiş tartışmaları kadar fazla ve yoğun tartışmalar mevcut olmasa da genel bir fikir mevcuttur. söz konusu meseleyi açıklamak için şu alıntıyı yapmak yerinde olabilir:" nasıl ki, köleci ilişkiler, ilkel topluluğun bağrında ortaya çıktıysa, ilk feodal ilişkiler de kölelik düzeninin bağrında doğdular. kolonluğun gelişmesi, köleci üretim biçiminin bunalımını haber veren bir belirtiydi. büyük toprak mülkiyeti, küçük köylü işletmelerinin hemen hepsini yutmuştu. köleler ve kolonlar tarafından işlenen geniş malikaneler (domaines) daha şimdiden, gelecekteki yurtlukların (fiefs) önbiçimlerini gösteriyordu. 4 ve 5. yüzyılda, roma imparatorluğu'nun son döneminde, bu imparatorluğun çeşitli bölgeleri arasındaki ekonomik ilişkiler yavaş yavaş zayıflıyor, siyasal bunalım yoğunlaşıyordu. daha önce gördüğümüz gibi bu bunalımın en önemli belirtilerinden biri, roma imparatorluğu'nun doğu ve batı imparatorlukları olarak bölünmesi oldu. büyük toprak sahipleri, onların toprakları üzerinde çalışan kolonlar ve köleler, onların toprakları üzerinde çalışan kolonlar ve köleler, bulundukları yerde üretilen zahire ile yetiniyorlardı. bu, kapalı ve doğal bir ekonomiydi." (huberman, 2006: 128-9) ek olarak ise kölelerin efendiler tarafından beslenmesinin üretimin yetmemesi sebebiyle artık daha zorlaşması köleci toplumdan feodal topluma geçiş nedenlerinden biri sayılabilir.
söz konusu üretim tarzı elbette ki kadının konumuna da birtakım etkilerde bulunmuştur. bu dönem açısından çeşitli tartışmalar bulunmaktadır. kadının sınıfsal konumuna göre siyasi yaşamda aktif olabildiğine ve bu dönemde önemli olanın cinsiyet değil mertebe olduğuna dair görüşler de vardır. (pelizzon, 2009: 137) her ne kadar bu görüşün dayandığı temellerin bir gerçekliği olsa da kadının çoğunlukla sadece üremeye yarayan bir figür olduğu görüşü de belirli bir gerçeklik taşımaktadır. zira orta çağ'da ilk gece hakkı diye bir kavram mevcuttur. feodal beyler evlenen serflerin eşleri üzerinde ilk gece hakkına sahip olduklarını düşünüyorlardı. "toprak ağası, serfleri ve kulları üzerinde neredeyse sınırsız tasarruf hakkına sahipti. on sekiz yaşına basmış her erkeği ve on dört yaşına basmış her kızı evlenmeye zorlamak onun hakkıydı. erkek için kadın, kadın için erkeği seçebilirdi. dul erkek ve kadınlar üzerinde de aynı hakka sahipti. tebaalarının efendisi olarak kendisini, kadın serfleri ve kullarının cinsel kullanımı üzerinde tasarruf sahibi olarak görüyordu. bu jus primae noctis'te (ilk gece hakkında) ifadesini bulan bir erktir. eğer bir vergi karşılığında bu hakkın kullanılmasından vazgeçilmemişse-bu verginin adı bile onun niteliğini gösterir: yatak vesayeti, bekaret vergisi, gömlek parası, önlük vergisi, gaz kuruşları, vs- toprak ağasının vekili de (meyer) bu hakka sahipti." (bebel: 70) her ne kadar bu dönemde cinsiyetten ziyade sınıfsal konum ön planda olsa da ; aristokrat kadınlar çeşitli komplolara ve yönetime karışsa da onların da tamamen özgür bir konumda olmadığı ve üreme aracı olarak görüldükleri vakidir. " soylular arasında evlenmenin amacı "meşru " varisler meydana getirmekti. öte yandan feodal beyler kontrol altında sürekli bir işgücü istiyordu. feodal beyin nazarında köylülerin evlenmesinin işlevi babadan serf doğan insanların sayısını arttırmaktı. öyleyse, feodalizmin köylü evlilik modelinde ( hatta soyluların evlilik modelinde de) kadın bebek üretme aracı olarak algılanmakta idi." (pelizzon : 141) bunun yanında her ne kadar kadınlar belli koşullarda varis olabilse de doğal karşılananı ve yaygın olanı erkeğin veraset sisteminde öncelikli olmasıydı. bu noktada şu alıntıyı yapmak faydalı olabilir:" ata soyu ilkesi uygulamada fiilen kadınların varis olmasına elvermekle birlikte, bu ilkenin uygulamasında kadınların kendi soylarıyla muhtemelen ( erkeklerin soylarıyla bağlarına kıyasla) daha zayıftı. benzer şekilde büyük arazilerin kontrolünü ailelerde toplamak üzere daha çok üst sınıflar tarafından teşvik edilen evlilik, kadın üzerinde ( özellikle üreme yetisi üzerinde) toplumsal kontrolü hedeflemekte idi. hıristiyan ideolojisinde, kadına hasım unsurlar evlilikte kadının tabi rolünü gerekçelendirmekte kullanıldı. bu özellikle feodal dizgenin ilk yüzyılında görüldü." ( pelizzon: 141) bunun yanında orta çağ'da yaygın olarak bilinen cadı avları da söz konusuydu. görüleceği gibi kadının ikincil konumu feodalizmde de, sınıfsal konumlarına da bağlı olarak, genellikle devam etmiştir.
feodal üretim tarzından sonra tarih sahnesindeki yerini alan kapitalizm de feodalizmin bağrından çıkmıştır. bu üretim tarzında esas önemli olan nokta üretimin kar elde etmek için, yani pazarda satılması için yapılmasıdır. meta üretimi, feodalizmin hakim olduğu tarihsel dönemde de mevcut olsa da ancak kapitalist üretim tarzının tekabül ettiği tarihsel dönemde hakim olmuştur. kapitalizmi diğer üretim tarzlarından ayıran bir diğer özellik ise artık, emek gücünün de bir meta haline gelmesidir. bu dönemde sınıflar sadeleşmiştir. yani, feodalizmde var olan aristokrat, burjuva, serf ve hatta ruhban gibi sınıf çokluğundan iki temel sınıfın var olduğu bir noktaya gelinmiştir. bu dönemde köylüler topraktan koparılmış işçi haline gelmiştir. tek sahip olduğu meta emek gücü olan işçi pazarda metasını satmak sözde özgür iradesiyle iş aramaya başlar. pazarda üretim aracı sahibiyle karşılaşır. kapitalist ise işçinin emek gücünün ürettiği artı değerin bir kısmına el koyar. bunu kâr olarak adlandırır. elbette her üretim ilişkisi üstyapıyı doğrudan olmasa bile çeşitli dolayımlar yoluyla belirler. böyle bir tarihsellikte ise aklı, insan iradesini ve insanın kendini, toplumu ve doğayı dönüştürebileceğini ön plana koyan aydınlanma akımı doğmuştur. zira burjuvazinin siyasal iktidara yürürken eski kurumlarla hesaplaşma, bunu yaparken de başka sınıfları da yanına çekme mecburiyeti vardı. dolayısıyla artık burjuvazi hukuki eşitlik kavramını icat etmek zorunda kalmıştı. zira gerçek eşitliğin böyle bir üretim tarzında mümkün olamayacağının farkındaydı; ve artık insanların hukuki eşitliği söz konusuydu. böyle bir tarihsellikte elbette ki kadınların konumunda da birtakım değişiklikler gerçekleşmiştir. ancak bu değişiklikler de pürüzsüz gerçekleşmemiştir. serfler topraktan özgürleşse de, kadınlar özellikle 19. yüzyılın ilk yarısında ucuz işgücü olarak üretimdeki yerlerini alsalar da siyasal haklarını birtakım mücadeleler sonucunda kazanmışlardır. siyasal haklar başlangıçta mülkiyet sahibi erkeklerle sınırlandırılsa da daha sonra erkeklerin tümüne yayılmıştır. ancak kadınlar için ise oy hakkı sahibi olmak söz konusu olmamıştır. tarihsel ilerlemede bir dönüm noktası olan fransız devrimi sonrasındaki kadına yönelik bakış açısı hakkında bebel şunları söylemektedir: "o dönemde burjuva sınıfın evli kadınları evde, katı bir inzivada yaşıyorlardı; kadının yerine getirmesi gereken iş ve görevler o kadar çoktu ki, özenli bir ev kadını olarak bnlara yetebilmek için sabahtan akşama dek çalışmak zorundaydı ve ancak kızların yardımıyla işin altından kalkabiliyordu. yapılması gereken şeyler, bugün de küçük burjuva ev kadınının yapmak zorunda olduğu günlük ev işleri değildi yalnızca; bugünün kadınının modern gelişme sayesinde kurtulduğu birçok başka işi vardı onun. iplik bükmek, dokumak,[çamaşırlar- ç.n] ağartmak, çamaşır ve giysileri bizzat dikmek, sabun kaynatmak, mum ve bira yapmak zorundaydı, kısacası gerçek bir külkedisiydi ve tek dinlencesi pazarları kiliseye gitmekti. evlilik yalnızca aynı toplumsal çevre içinde olurdu, bütün ilişkilerde en katı ve en gülünç kast ruhu egemendi. kızlar da aynı ruhla eğitiliyor ve katı biçimde evde kapalı tutuluyorlardı; düşünsel eğitimleri önemsizdi ve ufukları en dar ev ilişkilerinden öteye geçmezdi. buna bir de, eğitim ve düşüncenin yerine geçen ve kadının hayatını gerçek bir cehenneme çeviren boş ve kof bir biçimcilik ekleniyordu reformasyon ruhu, en berbat softalığa dönüştü; insanın içindeki en doğal güdüler ve hayat sevinci, 'saygıdeğer' olarak sunulan, ama ruh öldüren iğrenç hayat koşulları altında boğuluyordu. burjuvazide kolluk ve gerilik egemendi; onun altındakilerse çok ağır baskı ve en sefil koşullar altında yaşıyorlardı" (bebel: 98-99) aydınlanma ve sonrası dönemde kadının toplumsal konumu bu şekildeydi.
yukarıda bahsedildiği gibi, 19. yüzyılın ilk yarısında kadınlar ucuz işgücü olarak görülüyorlardı ve siyasal haklara sahip değillerdir. aydınlanma düşüncesinin içerdiği önemli ölçüde ilerlemelere rağmen aydınlanma düşünürlerinin önemli bir bölümü kadını tam anlamıyla erkeklerle eşit bir pozisyona koymuyorlardı. dolayısıyla da kadınların siyasal haklarını elde etmeleri meselesi kendi mücadelelerine bağlıydı. 18. yüzyılın sonunda fransa'da bir takım hak arayışları gündemde olsa da mücadelenin esas yükseldiği dönem 19. yüzyıl olmuştur. bu aynı zamanda avrupa'da dönem dönem gerçekleşen ve esas anlamını ve tarihteki yerini bulan 1848 işçi ayaklanmaları ile de bağlantılıdır. fransa'daki hak arayışlarına dair ise şunlar söylenmektedir: "olympe de gouges ileride başlayacak kadın hareketi'nin ilk simgesidir. fransız devrimi'nin hukuksal üst aşaması olan insan hakları beyannamesi'nin kadından bahsetmediğini, insanı erkekleştirdiğini belirten olympe de gouges, bu durumun eşitlenebilmesi için 1791'de kadın hakları ve yurttaşlık beyannamesi'ni ilan etti. dönemin ataerkil devrimci hükümetinin buna gösterdiği tepki ise, olympe de gouges'in giyotinle idam edilmesi idi. kadın haklarını savunurken olympe de gouges'in kullandığı yöntem oldukça basitti: kadına giyotin hakkı tanınıyorsa oy hakkı da tanınmalıdır. tıpkı erkek gibi yasalara tabi olan kadın, sadece olumsuz şablonlarla yasalardan yararlandırılmamalı, suçlanabildiğine göre kamusal alanda da eşitlenebilmelidir. fransız feministleri 1789-791 yılları arasında yasaların koruması altına alınan devrimin prensiplerinin erkek haklarının, demokratik vatandaşlığın, adaletin ve eşitliğin her iki cinse de uygulanmasını isteyip önce rousseau sonra ise napolyon tarafından biçimlendirilen ataerkil mirası reddettiler. kadınların hak söylemine fransa'nın kısa vadede gösterdiği tepki ise oldukça sert oldu. 1793 anayasası ile kadınların bütün kulüpleri kapatıldı, napalyon'un ilan ettiği medeni kanun ise kadının kocasına bağlılığını ve boyun eğişini yasalaştırdı." (akagündüz, 2015: 42-43) her ne kadar kadın hakları kavramı aslında kadınları aşağılayan bir içeriği sahipse de, zira bu kavram kadınların insandan ayrı bir varlık olduğunu bilinçsiz de olsa ima etmektedir, tarihte kadınların siyasal haklarını elde etmek için giriştikleri mücadelede anlatılan olaylar da mevcuttur. dolayısıyla da bunlara değinilmesi de önemli görülebilir. 19. yüzyılda ise ingiltere'de süfrajetler adıyla kadınlar oy hakları için mücadele etmişlerdir. keza abd'de de benzer hareketler vuku bulmuştur. ancak hukuki eşitliği elde etseler de kadınlar ucuz işgücü olarak kullanılmaya ve cinsel baskıya maruz kalmaya devam ettiler.

2- osmanlı'nın toplumsal yapısı ve geç kapitalistleşmesinin sebepleri
avrupa'da kadınların toplumsal konumları hakkında bilgi verdikten sonra osmanlı'daki dönüşüme geçilebilir. ancak, öncelikle osmanlı'nın üretim tarzının tespiti ve neden geç kapitalistleştiğine dair bir iki kelam edilmesi gerekmektedir. ayrıntılı bir açıklamaya girişilmeyecektir. zira bu dönüşümler çok kapsamlı bir çalışmayı hak etmektedir.
genel olarak osmanlı'nın sınıfsız ve kendine has kurumları olan bir devlet olduğu kanısı hakimdir. oysa bu doğru değildir. sınıfsız bir toplum olmadığı gibi birçok kurumu da kendine özgü değildir ve kendinden önceki devletlerden alınmıştır. bu da çok doğaldır. zira osmanlı'yı kuran türkler göçebedir. ve her göçebe topluluk fethettikleri yerleşik kavimlerin kurumlarını alırlar.
yalçın küçük'e göre osmanlı'da büyük siyasal gelişmeler uc beyleriyle yeniçeriler arasındaki çatışmalar tarafından belirlenir. (küçük,2012) osmanlı'nın toplumsal yapısının temelini oluşturan tımar sistemin daha önce bizans ve selçuklular'dan miras kalmıştır. hele osmanlı'nın kendine özgü bir üretim tarzı olduğunu ve sınıfları içermediğini söylemek ise büsbütün yanlıştır. zira behice boran'a göre osmanlı düzeni mahalli feodaliteyi dahi tasfiye edememiş bir "merkezi feodalite"dir. batıda serfin kişisel bağımlılığı ve köleliği doğuda ise reayanın özgürlüğü arasındaki fark, sanıldığından çok azdır. her ikisi de, "toprağa bağlı emekçi sınıf"tır ve feodal düzen bakımından asıl önemli olan budur. sipahinin mülkiyetten yoksunluğu da birçok halde nazari kalmakta, bunlar "mülk sahipleriymiş gibi toprağın ve toprak emekçisinin ürünlerinden" faydalanmaktadırlar. esasen batı'da da senyör önceleri memur niteliğinde idi. o halde, aralarında farklar olmakla birlikte, osmanlılarda da batı'daki gibi feodal bir düzen vardı." (avcıoğlu, 1973: 10) feodalizmde, köylülüğün toprağa bağlılığı ve üretimini pazara değil de daha çok kişisel ihtiyaçlar için yapılması esastır. osmanlı'da köylü üretimi ufak işletmelerde yapmaktadır. işletmeye de tapuyla tasarruf etmekte ve bu hak çocuklarına geçmektedir. reayanın ürettiği ürünün bir kısmı "arazi sahibi" (devletin temsilcileri) almaktadır. ayrıca balkanlar`a gidildiğinde ise balkanlardaki feodal soyluların mülkiyetleri güvence altına alınmıştır.

osmanlı'nın avrupa ülkeleri gibi kapitalistleşememesinin sebebi olarak küçük 2. mehmed'in uc beyliği düzenini yıkmaya çalışarak, ilk anda, toplumsal çelişkileri ordu içindeki fraksiyon kavgalarına indirgemesi ve ordunun, fetihçi genişlemelerin yavaşlayarak durduğu bir zamanda tüm artığı kendi tüketimine çevirerek, toplumdaki çelişkilerin kapitalist sınıfların büyümesine kanalize olmasını yavaşlatmasını gösterir. ek olarak ise avrupa merkantilizm çağını yaşarken osmanlı ortaçağ'ın içindeydi. erdoğan aydın'a göre ise osmanlı ekonomisinin fetihlerden elde edilen gelirlere bağlı olması ve hiçbir üretici yatırımın yapılmamasıydı. ancak bu görüş neden hiçbir üretici yatırımın yapılmadığı sorusuna bir cevap vermez. osmanlı'nın ekonomik açıdan geri kalış sebebi 16. yüzyılda uzun süren uzun süren savaşlar ve elde edilen gelirin yerlerin idari masraflarını bile karşılayamama sonucu çıkan krize kadar götürülebilir. "bu dönemde devlet gelirlerini arttırmak için arazilerini satar. avrupa'da fiyatlar artarken osmanlı'da düşük kalır. osmanlı mallarına olan talep artar: yiyecek, hayvan, deri, pamuk gibi ürünler ihraç edilir karşılığına altın ve gümüş gelir. ama bunun sonucunda kentler için yiyecek sıkıntısı baş gösterir ve değerli madenlerin etkisiyle enflasyon başlar. ama bu enflasyon avrupa'daki gibi sermaye birikimine katkıda bulunmaz çünkü avrupa'nın tersine osmanlı kendi pazarını, yabancı mallara karşı korumaz; politikası ihracatı kısıtlayıp, ithalatı serbest bırakmaktır" (köymen, 2007: 80) ve 1838'de ingiltere'yle imzalanan ticaret antlaşması sonucu osmanlı'nın idari yapısı ve mülkiyet düzeni de değişmeye başlamıştır. tanzimat ile beraber mülkiyet hakkı güvence altına alındı, bireysel güvenceler verilmiştir. 1858'de arazi kanunnamesi ile beraber tarımda kapitalistleşme başlamıştır. bu dönemde emperyalizmin girişi söz konusudur. bunun sonucu olarak ise 19. yüzyıldan itibaren osmanlı imparatorluğu'nun yarı sömürgeleşmesi süreci başlamıştır.
sonuç olarak osmanlı sınıfsız bir toplum değildi. üretim tarzı da kendine özgü değildi. merkezi feodalite söz konusuydu. yukarıda anlatılan sebeplerden geç kapitalistleşmişti. geç kapitalistleşme türk aydınlanmacılarında siyasal planda korkaklık üretmişti. zira hayatın her alanında var olan eşitsiz gelişim bir yandan türk aydınlanmacılarını aceleciliğe zorlarken bir yandan da tarihten aldıkları siyasal dersler onları siyasal radikalliğe meyletmelerinden başlangıçta alıkoymuştu. düşünsel referansları ise daha çok fransız aydınlanmacılığı ile şekillenmişti. eylem cephesinde ise bunun tersi bir şekilde gözüpeklik mevcuttu. 1908 devrimi ise anlatılan ahval ve şeraitler temeli üzerinde vuku bulmuştur.
3- 1908 devrimi
konu hakkında çok fazla şey yazılabilecek olmasına rağmen çalışmanın sınırı nedeniyle çok kısaca 1908 devrimi'ni yaratan tarihsel koşullar ve kadınların toplumsal yaşama katılmaları yönünde atılan adımlar incelenecektir.
1908 devrimi her ne kadar abdülhamit eğitim alanına kız okullarının açılması gibi reformlar gerçekleştirse de, abdülhamit iktidarı altında çok yoğun baskıların olduğu bir dönemde ortaya çıkmıştır. aykut kansu ve zafer kars'a göre ise 1906 yılında çıkan vergi ayaklanmaları devrimin habercisi olmuştur. üstelik bu vergi ayaklanmaları ittihat terakki, taşnaksutyun ve bulgar sandiniski gibi, diğer milletlerin burjuva aydınlanmacı hareketleri ile beraber örgütlenmiştir. edirne'de resneli niyazi ve enver paşa gibi ittihatçılar makedonya'yı ingiltere'ye bırakan reval antlaşması sonrası dağa çıkmış ve padişaha telgraf çekerek meşrutiyeti ilan ettirmişlerdir.
1908 devrimi getirdiği siyasal yenilikler açısından burjuva karakterdeydi. bir devrimin burjuva olup olmadığı devrimi gerçekleştiren kadroların sınıfsal kökenine bakılarak yapılamaz. zira fransız devrimi'nde de burjuvazinin tamamının devrimi gerçekleştirmesi söz konusu olmamıştır. bu bir temsil ve dolayım sorunudur. bir yerde içerik ve düşünsel bağlam meselesidir. elbette ki, kapitalist üretim ilişkilerinin ve burjuvazinin bir sınıf ve siyasal aktör olarak varlığı temeldir. dolayısıyla da 1908 devrimi'ni gerçekleştiren kadrolar türk aydınlanmasının tarihinde önemli bir yer tutmaktadırlar. daha çok fransız aydınlanmacılığından etkilenen türk modernistleri elbette ki kadın meselesinde de kelamda bulunmuşlardır.
osmanlı aile yapısında islam dininin çok büyük etkisi olmuştur. islam dini erkeklerin çok eşli olmasına izin verdiği için bu evlilik biçimi meşru görülmüştür. ancak, osmanlı'da yaşayan halkın çoğunluğunun maddi durumu bu yükü karşılamaya izin vermediği için tebaada pek bir karşılığı olmamışsa da bu durum toplumun kadına bakış açısını simgelemesi açısından önemlidir. bu dönemde kadın her ne kadar toprakta çalışsa da, kapanması ve erkeğinin sözünden çıkmaması gereken bir figür olarak görülmüştür. yine, kadınların cariye ve köle olarak görülmesi de önemli ölçüde yaygın olmuştur. bu feodalizmin üstyapısı ile de uyumludur.
kadın dergileri ve hareketleri meşrutiyet öncesinde mevcut olsa da meşrutiyetle beraber kadın meselesi üzerine tartışmalar canlanmıştır. kadın hareketleri kapsamlı bir çalışmayı hak ettiğinden sadece özet olarak bu hareketlerin varlığından bahsedilmiştir. daha çok türk aydınlanmacılarından bazılarının kadın meselesine bakış açılarına değinilecektir. bu noktada dikkat çekici olan nokta dinden uzaklaşan aydınların kadın meselesine bakışta kadınların toplumsal yaşama daha aktif katılımından yana olduklarıdır. bu meseleye ilişkin ilerleyen satırlarda somut örnek verilecektir. ancak öncelikle kadınların toplumsal yaşama katılımında atılan somut adımlardan bahsedilmesi gerekmektedir. bu adımlar ve osmanlı'daki kadın hareketleri daha çok burjuva diyemesek bile geliri yüksek kadınlar arasında yankı bulmuştur. yoksul köylü kadınlarına yayılamamıştır.
kadınların toplumsal yaşama katılımında 1908'i önceleyen adımlardan biri için şunlar söylenebilir: "tanzimat öncesinde ancak sıbyan mekteplerine gidebilen osmanlı kadını, 1839'dan sonra çok kısıtlı da olsa orta ve lise, mesleki eğitim olanaklarına kavuştu. kız öğretmen okulunun açılması önemli bir aşamaydı."(perinçek, 2010 : 265) kadınların eylem pratiği olarak ise ağalar tarafından vergi vermeye zorlanan ve kadınlık onurları açısından aşağılanan kadınların sivas valiliği'ni basmaları örnek gösterilebilir. ( perinçek, : 268) bu konuda modernleşmenin kadük de olsa, ilk adımlarından biri olarak, " ailesi tarafından evlenmesine izin verilmeyen kız ve dulların kadı izniyle evlenebilmesinin önünün açılması. evlenen kızlardan alınan "gelinlik vergisi" kaldırılması" (perinçek, : 270-71) örnek gösterilebilir. daha sonra ise miras konusunda kadını erkekle eşitleyen yasal düzenlemeler yapılmıştır. daha önce kadınlar için kısıtlı da olsa açılan okullar yaygınlaşmaya başlamıştır. devrimden sonra ise kadınlar yavaş yavaş çarşaf ve peçeden sıyrılmaya başlamışlardır. bu durum, muhafazakarlık ve aydınlanmacılık çatışmasını baz alarak, niyazi berkes şu şekilde anlatır: "bazı şehir kadınları islam, avrupa ve rus kadın kıyafetlerinin karışımı bir sokak kıyafeti geliştiriyordu. peçe hala yerinde durmakla birlikte, yüzü saklamaktan çok bir süs olarak kullanılıyordu." (berkes, 2002: 445) 1909'da ise cemiyet kanunları yayımlanmış ve kadın derneklerinin sayısı ve bu konuya dair tartışmalar çoğalmıştır. örneğin, bunlardan biri "1908'de selanik'te kurulan osmanlı kadınları şefkat cemiyet-i hayriyesi adlı dernek"tir. ( akagündüz, s.156) bu dernek mezhep ayrımı yapmamıştır. 1908 inkılabı'nın bir etkisi olarak 1911 ceza kanunu ile beraber zina meselesinde kadın erkek yasal olarak eşitlenmiştir. bir diğer sonucu olarak ise yine berkes'ten alıntı yapılacak olursa "kadınlar için okullar, belli bir biçimde artmaya başlamıştı. kadınlar için ev işleri, çocuk bakımı konularında bazı gece kursları açıldı. 1911'de ilk kız lisesi açılı. 1913'te hastabakıcı kursu açılışı; eğitimli ebelerin sayısı artmaya başladı. bazı genç kadınlar kız sanat okullarında sekreterlik eğitimine girmeye başladılar. törenlerde, sergilerde 1907'de kurulmuş olan kızılay çalışmalarında kadınlar görev almaya başladılar. çok sayıda işçi kadın, özellikle birinci dünya savaşı yıllarında, dikiş, dokuma ve tütün yapımevlerinde işçi olarak çalışmaya başladılar" denilebilir. (berkes: 445-46) hatta öyle ki birinci dünya savaş sırasında kadın amele taburu oluşturulacaktır. bunun yanında ittihatçı kadronun aydınlanmacı bakış açılarının sonucu olarak ittihat terakki fırkası'nın kadın şubesi yaratılmıştır. ( toprak, 2014: 19) her ne kadar toprak, bahis konusu kitabında ittihatçıların bu şubeyi kurma sebepleri olarak kadının edilgen bir konuma ülkeyi kurtarmaya çalışan kocalarına salt destek amacıyla kurulduğunu söylese de bu doğru değildir. zira salt bu sebeple bir kadın kolu kurulmasının imkansız olmasa bile çok zordur. ayrıca, burada osmanlı ailesindeki edilgen kadın rolü tasfiye edilmiştir ve ülkenin kurtulmasına aktif bir katılımı söz konusu olmuştur. ittihatçıların toplumdaki kadın rolüne bakış açısı aileyi toplumun temelini olarak görmeleriyle bağlantılıdır. ancak bu rol kadının erkeğe bağımlı olması anlamında değil tam tersine topluma faydalı olması bağlamıyla şekillendirilmiştir. dolayısıyla akagündüz'ün ittihatçı aydınlanmacılara yakıştırdığı kadınlara "iyi eş ve iyi anne" olarak baktıkları düşüncesi bütünüyle yanlış olmasa bile haksızlık ve eksiklik olarak değerlendirilebilir. çünkü burada kadın aynı zamanda kendi ayakları üzerinde de durabilen güçlü, erkekle eşit ve erkeğe bağımlı olmayan bir figür olarak konumlandırılmıştır.

modernizm ve muhafazakarlık, yani ilericilik ve gericiliğin, çatışmasının da damga vurduğu söz konusu dönemde aydınlanmacı erkekler de kadınların erkeklerle eşit olduğuna ve daha zayıf varlıklar olmadığına dair yazılar yazmışlardır. muhafazakar ideolojiye bağlı olanlar kadının erkekten fiziksel olarak daha güçsüz ve beyinlerinin hacimlerinin de daha güçsüz olduğunu ileri sürerek ikincil konuma layık olduklarını iddia etmişlerdir. ancak, türk aydınlanmacılarından hüseyin ragıb bu konuya dair şunları söylemiştir: "kadının zaif olduğu söylenir ama anadolu'da tarla süren, hayvanlarla ilgilenen, yük taşıyan kadınlar hiç de güçsüz gözükmemektedir. hatta içlerinden biri çemişkezek kazasında rençberlik eden bir kadın diyebilir ki bilakis ben erkeğimden daha kuvvetli daha mukavemetliyim, çünkü o yalnız akşama kadar çalışır sonra istirahat eder halbuki ben sabahtan akşama kadar tarlada çalıştıktan sonra ev işleri ile de uğraşırım." ( hüseyin ragıb, akt. akagündüz :104) yine bir diğer modernistlerden selahaddin asım ise konuya dair şunları söylemiştir: "beşeriyette uzvi ve ruhi cereyan iden atavizim ve heredite kanunlarının azim-i mecrası ve tevlid ettikleri hadiselerin intikal-i vesaiti, bize kadının uzviyyet ve dimağı olduğunu fennen kanıtladı. dimağın ruhu hissi ve fikri bütün tekamüllerinin istihsalleri kadın vasıtasıyla beşeriyyete vareste-i intikal ettiği için dimağinin her mevcudiyette ait tekamülü insaniyyet için erkeğinkinden elzemdi." (selahaddin asım, akt. akagündüz :105-106) yine selahaddin asım laikleşme ve kadın meselesi bağlantısı açısından önemli görülebilir. bu noktada şöyle bir alıntı yapmak faydalı olabilir: batıcılardan selahattin asım, osmanlı'da kadınlığın durumu (türk kadınlığının teraddisi yahud karılaşmak) adlı kitabında "türk kadınının uzun zamandan beri dinsel kurumların baskısı altında ezildiğini, bu yüzden doğal niteliklerinden çoğunu yitirdiğini ve yozlaştırdığını" ileri sürer ve bu durumu da çarşaf giyimi, çok eşlilik, harem gibi yaptırım ve kurumlara bağlamıştır. bütün bunlar hem uygarlık hem de türk kadını ve türk halkı adına reddedilmeliydi."(aksoy, 2005: 78) yine baha tevfik ise ahlaki ikiyüzlülüğe dair şunları söyler:"vakıa maksadım bir fahişenin bu rezil ve sefil menşeini refi etmek değildir. fakat kendini satan bir kadın tezlil edildiği halde kendi arzu- i şehviyesini teskin için ona iştira iden erkek ne için şayan-ı afv olsun kadına bahş edilen bin türlü mahcubiyyetlere tazyiklere vahşetlere bedel erkeğe verilen bu serbesti ne içindir. ne için kadına karşı erkek himaye olunuyor da bilakis erkeğe karşı kadın müdafaa ediliyor."( selahaddin asım, akt. akagündüz : 106)

ittihat terakki'nin kurucularından olan abdullah cevdet'in kadın konusundaki düşünceleri hakkında bilgi sahibi olabilmek için şu alıntıyı yapmak elzemdir:" dr. abdullah cevdet kadın konusunda içtihat dergisinde sık sık yazmış ve temel görüşünü, kadınların tesettürden kurtulmaları üzerine kurmuştur. kadınların kendi hayatları konusunda karar verebileceklerini, istedikleri gibi giyinecek, okuyacak, evlenecek ve boşanabileceklerini ifade etmiştir."( aksoy, : 78) yine mahmud sadık'ın düşünceleri açısından ise şu aktarım önemlidir:" mahmud sadık'a göre, kadın haklarının gerçek anlamda gelişmesi için ilk önce erkekler düzeltilmelidir. erkeklerin zihniyetinde yer edinen kadınları metalaştırma durumu, erkeğe kadına sahip olma hakkını verdiğinden kadını erkek karşısına ikincilleştirmiştir. insanileştirilen hakların kadınlar arasında yayılımına erkeklerin verdikleri maddi ve manevi zararlar, kadından önce erkeğin, kadın haklarının önemini kavraması gerektiğini bizlere göstermektedir. bunun içinse erkeklerin ani ve sert bir zihni değişim geçirerek kadınların hak istemine hazır hale gelmeleri şarttır. ancak bu şekilde, kadınlar arasında gerçekçi bir yükselme, ilerleme var edilebilir." ( mahmut sadık, akt. akagündüz : 122) bir diğer aydınlanmacı kazım namı hakkinda şu alıntıyı yapmak ilerlemeciliğin kadına bakış açısını netleştirmek açısından faydalı olabilir: "kadının fiziki özellikler ile değerlendirilmesine karşı çıkan kazım nami, hak ve görevleri şekillendirenin toplumsal ve gündelik yaşam olduğunu iddia etmektedir. geçmişten ve geleneklerden yararlanarak kadının görevleri şu olmalıdır ya da bu olmalıdır demek ona göre, hayali bir hak ve vazife söylemi yaratmaktadır." (kazım nami, akt. akagündüz : 122) daha fazla örnek verilebilecek olmasına rağmen çalışmanın kapsamı sınırlı olduğundan özellikle erkek modernistlerin görüşlerine yer verilmiştir. buradaki esas amaç yukarıda bahsedilen dinden uzaklaşma ile beraber kadına verilen değerin de artmasıdır. isimleri geçen aydınlanmacılardan bir kısmı kişisel olarak dine inansalar bile söylemleri dinden uzaklaştıkça, yani laikleştikçe kadın konusunda ilerlemeci ve modernist bir tutum takınmışlardır.

daha sonra ise kadın milletin bir parçası olarak görülmeye başlanmıştır. bu da osmanlıcılık, panislamizm ve türkçülük "üç tarz-ı siyaseti"nin sonuncu ideolojisiyle kendini bulmuş ve şekillendirilmiştir. ilk iki amacın başarısızlığa uğradığını gören aydınlar türkçülüğü milletin ve devletin kurtuluşu olarak görmüşler. kadınları bu bakış açısından kurtarmışlardır. vatansever kadın imgesi bu bağlamda önemli bir yer tutmuştur. bu noktada şu alıntıyı yapmak faydalı olabilir: "türkçüler elbette ki kadın hareketi'ni, orta asya ya da o zamanki söylemi ile turan etrafında da düşünmüşlerdir. islam öncesi türk tarihi söz konusu olduğunda özellikle kadınların erkekler gibi ata bindikleri, savaşlara gittikleri hatırlatılmıştır. hem islamiyet öncesinde hem de islamiyet'in kabulünün ilk yılarında türk dünyasında kadın, hemcinslerinden daha fazla toplumsal ve siyasal hayata katılmaktadır. aslında turan, kadın aracılığı ile modern dünyaya yaklaştırılmaya çalışılmıştır. köprülüzade mehmed fuad'a göre, türk kadını islamiyet'in belirginleştirdiği kadın motifinin eski türklerde daha farklı olduğunun bilincine varmaktadır. bir süs ya da eşya olmayı kabul etmeyen eski türk kadınları toplumda önemli bir yer edinerek erkeğin gerisinde kalmayarak onun yaptığı işlerin pek çoğunu yapabilmiştir. kutadgu bilig'de eski türk kadınlarının sık sık anlatılması da bunu ispatlamaktadır. fuad köprülü, buradan hareketle tarihte önemli başarılar gerçekleştirmiş türk kadınları hakkında da bilgi verir. ulun ana'nın cengiz han'ın ortaya çıkmasında oynadığı rolü anlatan köprülü, arapların türkistan'ı fethetmeye başladıkları sırada soğd türkler'ini türkan hatun'un idare ettiğini belirtmektdir. gökalp ise aile ahlakı adlı uzun yazısında avcılık hayatının eski türkler'de kadınların daha mutlu yaşamalarına olanak tanıdığını belirtmektedir. maderi semiyyede çocuğun annenin totemine mensup olduğunu hatırlatan gökalp, kadının bu toplumdaki gücünün dayıyla özdeşleştiği sonucuna ulaşmaktadır. gökalp'e göre çocuğun sorumluluğu dayıdayken dayının varisi de oğlu değil yeğenidir. işte bugünkü "er dayıya çeker" tabiri de anaerkil yapıların yansımasıdır. altaylar'daki barabiz türkleri'ni örnekleyen gökalp anaerkilliğin bu toplumda hala devam ettiğini erkeğin hayatının bir kısmını eşinin babasının yanında geçirmek zorunda olduğunu ve eşine baskı uygulayamayacağını hatırlatmaktadır."(akagündüz, : 135-36)

yine gökalp'ın aydınlanmacı tavrı hakkında şu alıntının yapılması önemlidir:" gökalp, kadının özgürlüğü sorununu a) kadınların toplumsal hayata, özellikle ekonomik hayat ve serbest mesleklere katılması sorunu, b) erkek ve kadına sağlanan eğitim fırsatlarında eşitliğin sağlanması sorunu ve c) evlenme, boşanma ve miras hukukunda kadınlara eşitlik sağlayacak adalet reformları sorunu olarak tanımlar" ( aksoy : 83). türk aydınlanmacılarının kadın meselesindeki görüşleri uluslaşma, aydınlanma ve laiklik arasındaki bağlantıyı sergilemek açısından aktarılmıştır.

sonuç olarak, osmanlı'nın son dönemindeki kapitalistleşme süreçleri üstyapıyı da etkilemiş, osmanlı aydınları fransız aydınlanmacılığından etkilenerek laikleşme yolunda önemli adımlar atılmasına katkı sağlamışlardır. bunun sonucu olarak da kadın meselesinde oldukça modern ve kadın erkek arasındaki ilişkilerin eşitliğini savunmuşlar, kadının toplumsal yaşama katılımı sürecinde oldukça etkin bir rol oynamışlardır. bugün günümüzde aydınlanma mirası komünistlere kalmıştır. bu mirası ileriye taşımakla yükümlüyüz…
kaynakça
akagündüz, u.(2015), 2. meşrutiyet döneminde kadın olmak, istanbul, yeni insan yayınevi
aksoy, m.(2005), başörtüsü-türban: batılılaşma, modernleşme, laiklik ve örtünme, istanbul, kitap yayınevi
avcıoğlu, d.(1973), türkiye`nin düzeni ( dün- bugün- yarın), ankara, bilgi yayınevi
aydın, e.(2008), osmanlı gerçeği " nizam-ı alem"in gayrı resmi tarihi, istanbul, kırmızı yayınları
bebel, a.(2013), kadın ve sosyalizm, istanbul, agora kitaplığı
berkes, n.(2012), türkiye`de çağdaşlaşma, istanbul, yapı kredi yayınları
engels, f.(1992), ailenin, özel mülkiyetin ve devletin kökeni, ankara, sol yayınları
huberman, l.(2009), feodal toplumdan yirminci yüzyıla, istanbul, iletişim yayınları
kansu, a.(2006), 1908 devrimi, istanbul, iletişim yayınları
kars, z.(1997), 1908 devrimi`nin halk dinamiği, istanbul, kaynak yayınları
küçük, y.(2012), atamanoğlu fatih, istanbul, mızrak yayınları
köymen, o.(2007), sermaye birikirken osmanlı, türkiye, dünya, istanbul, yordam kitap
pelizzon, s. m.(2009), kadının konumu nasıl değişti? feodalizmden kapitalizme, ankara, imge kitabevi yayınları
perinçek, ş.(2010), 1908 devrimi ve cumhuriyet kadını, içinde 100. yılında jöntürk devrimi, türkiye iş bankası yayınları
toprak, z.(2016), türkiye`de kadın özgürlüğü ve feminizm ( 1908-1935), istanbul, tarih vakfı yayınları