aidiyet

1 /
easy company easy company
milletimin en büyük ihtiyaçlarından biri. millet ya da dinle başlar aidiyet. yabancı bir memlekette başka bir türk gören türk yolda altın bulmuş gibi olur. ondan sonra hemşehrilik gelir. hemşehriyse olay kopar zaten. daha sonra köy sorulur. uzaktan akraba da çıktımı deyme keyfine milletimin. olmadı mı? askerliği nerde yaptığı sorulur. o da aynı olsa yeter. o da mı olmadı. takımlar ne güne duruyor. hemen hangi takımı tuttuğu sorulur. o da mı tutmadı. o zaman kendisini ait hissedebileceği başka limanlar aranır...
dannyorum dannyorum
bir gruba, bir klana, bir cemiyete, bir takıma, bir etnik gruba veya benzeri bir topluluğa ait hissetme hali. varolmanın (varolabilmenin ya da) en büyük yapıcısı. yalınlığın/yalnızlığın (içi boşaltılmamış olan ama) zıttı durumdur, tembel varolmadır ya da. kalabalıkta kaynayıp gitmenin diğer halidir. bir keskinlik yapmanıza gerek yoktur (çıkıntılık ya da), zaten ait olduğunuz kurum sizin için bir takım değerler belirlemiştir. sınırları belirlenmiştir bütün oluşunuzun. yaşayıp gitmek kalır geriye alçak sesle.

(bkz: aidiyetsizlik)
derinlik delisi derinlik delisi
aklı selim olanın uzak durmaya çalıştığı ancak insanın doğasındaki acizlik nedeniyle bu tavrı karşılığında acı çektiği bir kavramdır. aidiyeti hissetmek için bir kavramı olduğu gibi sahiplenmek, çizdiği şablonlara dikkat ederek yaşamak ve dogmatik bir kabul edişi kaldırabilmek gerekir. karşılığında maddi veya manevi bir takım ödüller kazanılır. din, milliyet, örgüt gibi kavramlar bu dogmatik kabul edişin vücut bulduğu önemli örneklerdir.
bu kavramlara sorgulamayacak derecede bağlı olanlar "yalnız ölmemek, kabuk görmek, desteklenmek, birleşmek" gibi psikolojik fonların olduğu nispeten rahat bir hayat yaşarlar.
diğerlerine gelince, onların işi kat be kat zordur. ait hissedemeyen insan referans noktasını kaybetmiş olduğu için türlü sıkıntılarla boğuşmak zorunda kalır. toplamsal(kümülatif?) akılın ürettiği kavramlara karşı duruş, genellikle alternatif yaratılamadığı için insanı yalnızlık, yersiz yurtsuzluk, dışlanmışlık duygusuyla baş başa bırakır. şüphesiz bu duyguların insan psikolojisi üzerinde yarattığı etki yıkıcıdır.
bu etkiden kaçınma noktasında, aidiyet kendi oyuncaklarını yaratır. boşlukta hisseden, dışlanmış, yalnız insan alternatif aidiyet alanları yaratarak aslında farklı kültürlerin ortaya çıkmasına sebep olur.
aslında "ait hissedememe" duygusu dünyanın gidişatı açısından çok önemli bir role sahiptir. biyografilere baktığımızda pek çok önemli adamın küçükken okuldan atıldığını, arkadaşları tarafından dışlandığını, ailesi tarafından hor görüldüğünü gözlemlememiz tesadüfi değildir. önlerine konan aidiyet salatasından yiyemeyen bu küçük dahiler, çektikleri acıdan kurtulmak için kendi soslarını yaratma, hatta bambaşka yemekleri dünya mutfağına sunarak kendi küçük dünyalarını yaratma eğiliminde olurlar. işte bu veletler büyüyünce, bazılarının yaptıkları dünyada iz bırakır. bu izler hakim kitleler gibi yaşayamayan diğerleriinn aidiyet oyuncağı olur.
basitinden örneklemek gerekirse; klasik müzik vardır, onun dışında olmak isteyen başka bir şey koyar ortaya....rock çıkar, beğenmeyen grunge'ı sunar dünyaya. metalle tatmin olmayan black'ini, progresive'ini, endüstriyelini atar ortaya. sonra adamın biri klasik müzik aletlerini kullanmadan ifade etmek ister kendini, olur size elektronik müzik... gibi gibi.
closer closer
her şey kendisinden ibaret olsa da biz onları başka bir şeylerle veya kişilerle ilişkilendirmeye bayılırız. sahibiyette sahip olan ve olunan var ise; "aidiyet" sanıldığı gibi "sahip olunmak" değildir. aidiyetin sözlük anlamı "ilgilendiren, ilişkin, ilişik, ilgili"dir. "kendimi bu şehre ait hissetmiyorum" demek "buralı değilim.", "bu şehirde yaşamıyorum." demek değil, "kendimle bu şehri bağdaştıramıyorum." demektir bana sorarsanız.

iyelik eki barındırmayan bir dil olduğunu sanmıyorum. bu demektir ki tüm insanlık aynı yanılgı veya gerçek peşindedir. türkçe’yi ele alırsak, "sahip olmak" çok kötü(!) anlamlara gelebilirken (ör: bedenime zorla sahip oldu) "sahip çıkmak", bir o kadar erdem(!) içeren bir eylemdir (ör: en zor zamanlarımda bana sahip çıktı.).

bir diğer anlamadığım nokta da sahiplik ile korunma duygusunun nasıl bağdaştırıldığı. şefkat ihtiyacı, güven eksikliği gibi zayıf noktalarımız birisine ihtiyaç duymamızı doğurabilir. anlık veya sürekli bir durum olabilir bu zayıflık. aslında mantıklı düşünecek olursak vücudumuzun suya ihtiyacı olduğunda su içeriz. su bittiği için kendini kahreden, "benden başkası bu suyu içemez" diye düşünen kaç kişi olabilir bilemiyorum. çünkü suyun seçme şansı yoktur. söz konusu ilişkiler olduğunda ve bizim ihtiyaç duyduğumuz bir insan olduğunda tercih edilen olmak isteriz her zaman, korunma isteği çok arka planlardadır. "beni hiçbir zaman o’nun kadar sevmeyeceksin." çoktan bitmiş bir ilişkiden esinlenerek (genellikle bayanların aklında) yoktan var edilmiş bir problemdir.

üzerinde hak iddia etme ise sahip hissetmenin diğer aşamasıdır. hak nedir? kime göredir? kim alır, kim verir? haksızlık nasıl yapılır? örneğin başka birisiyle resmi nikahı olan bir bey için ben "bu benim kocam" dersem bana yanıldığımı kim nasıl iddia edebilir? sadece kağıt üzerindeki imza mıdır koca edinmenin yolu? o kişiyle cinsel birliktelik mi? o kişiden çocuk sahibi olmak mı? ya da genel deyimle, hayatı paylaşmak mı? romantik bir yaklaşımla hayat arkadaşı dersek karı veya koca için, sizce çevrenizde kaç kişinin kocası veya karısı var ki?
vela vela
bir çalışanın, çalıştığı işyeri için kesinlikle sahip olmaması gereken duygudur.

çok var böyle insanlardan etrafta. vazifesi değilken, sırf iş yürüsün diye fedakarlıklar yaparlar. hala öğrenemedik, karşımızdaki patron ve o kendi menfaati için bizi bulunduğumuz yerde tutuyor. he öğreniyoruz, götümüze tekmeyi yiyince. ondan sonra vay efendim ben bu şirkete yıllarımı verdim. e iyi de bedavaya vermedin ki?

var böyle bi duygusal halimiz bizim. halbuki para kazanmak, geçinmek için bir araç işyeri. nasıl oluyor da sağlığımızdan, vaktimizden fedakarlık ederek fazladan bir şeyler yapıyoruz? sanırım aidiyet yüzünden. boktan bir şey aidiyet.

daha boktanı da kesinlikle bir takıma olan aidiyettir. ama raad olun, son 5 yılda 2 defa son maçta şampiyonluğu kaybedince, o duyguyu da kaybediyorsunuz. o türkiye kupası' nın da allah belasını versin.
melodis melodis
sesini ilk duyduğun anda "ben bunu bir yerden hatırlıyorum, bu his çok tanıdık" demek, onun yanından ayrılamamak, yanında olmadığı anda suya hasret toprak, tuzsuz yemek gibi çorak, tatsız, tuzsuz, işe yaramaz kalmaktır.
durupduru durupduru
(bkz: aitlik)
(bkz: aidiyet)
bunlara bakınız. lütfen bakınız. ikisi arasındaki farkı özümseyiniz. mesela psikeart dergisinin tükenmişlik sayısının bir yazısında bu iki kavramın ayırdına varabileceğiniz bi kısım vardır ki şöyledir;
aidiyet ve ait olmanın çocuk zihnindeki bu karmaşasını en keskin örneğiyle evlat edinilmiş çocuklarda görebiliriz:
-seni kim doğurdu?
+ayşe
-yani annenin ismi ayşe?
+hayır, annemin adı sevgi.

yanıtlar çocuğun kime ait olduğunu ve aidiyetinin kime olduğunu belirtmekte. soru şöyle olduğunda iş karışır:
-annen kim?
+ayşe.
-en son ne zaman görüştün?
+hiç görüşmedim.
-yani bir annen yok, peki seni kim büyüttü?
+annem.
belirsiz belirsiz
içine düştüğü aidiyetler, istersen işine gelmediğinden de, kimine gülünç gelir. bu durumda aylak adam aylak kadını arar. duvara karşı'da sibel cahit birbirini tesadüfen bulur; duvar böylece saydamlaşır. ama cahit'in bünyesinin attığı sibel'in akrabaları riyakar erkek muhabbetinde, eğreti durmayıp pek güzel ait olmak da mümkündü, hiç trajedisiz. asıl duvara toslayan olarak, duvarı yapan eden-sağduyulu ilan edilmekle övünülebilirdi bile. bir insan demek romantik; burada demek, üzerine ironik.
balliborek balliborek
doğrunun öylesi böylesi, eğrisi büğrüsü, eskisi yenisi olmaz deyip; aldırmadan vurgunlara, süzülmektir gönlün aktığı denizin derin mavilerine.
1 /