alamancı görgüsüzlüğü

insanlık halleri insanlık halleri
ota boka bizim orda bu böyle değil diyenlerin etik olmayan davranışlarıdır. oraların kültürünü buralara taşımayın diye ikaz edilmelilerdir. biz burda yere tükürürüz! trafikte agresifizdir! pardon yerine yavaş lan deriz! ulusal kurum sistemlerimiz çarpıktır sıra beklemek fantezimizdir! devletin bizi bafilemesinden haz alırız! *
ortadünyalıdamarcerrahı ortadünyalıdamarcerrahı
60 liralık çanta için anasına bağırır, anası kızına bağırır bunlar aynı tornadan çıkmıştır tatile gittiklerinde plaja kahvaltıdan akşam yemeğine bütün kumanyalarını götürürler-yanlış anlamayın bi iki meyveden bahsetmiyorum.-sürekli harcadıkları paradan bahsetmek hobilerdir ama biz göremeyiz. klasik bir argümanları orada türk burda almancı diyolar bize şeklindedir.ama sen daha insan olamamışsın çocuğunu içerde bırakır masrafa girmemek için ama sikko bi çok şeye dünyanın parasını verir bunlar.yılda iki hafta gelip ilk günler türkiye cennet derler son gün burda yaşanmaz edebiyatına başlarlar, belediyede suyu kapatmak için sıra bekleyince paşalar. bu tarz olanları s.ktirsin sevdikleri yabancı ülkelerinde tuvalet temizleeye devam etsinler. 3 kuruşluk adam 5 kuruş muhabbeti aga sonra adam da görgüsüzlüğe vuruyor işte. bu görgüsüzlüğün tavan yaptığı tatil lokasyonu:didim milas kuşadası didim açık ara önde seyrediyor bu görgüsüzleri barındırma bakımından.
anabacı vokke anabacı vokke
sıfır araba almak. bilen bilir, almanya'da sıfır araba almanın çok bir mantığı yoktur. araba 1-2 yıl için de 10 bin euro değer kaybeder zaten. pinitliğiyle meşhur almanların da çok rağbety etmediği sıfır arabayı kim alır acı vatan alamanya'da? tabi ki türkler!
yel değirmeni bekçisi yel değirmeni bekçisi
görgüsüzlük olmasına görgüsüzlük, tamam. fakat nesilden nesile iyi incelemek lazım.

özellikle 60'larda türkiye'den almanya'ya iş için göç eden kesim kendi gettosundan dışarı çıkmadan almanya'ya entegre olmadan çalıştı yaşadı ve üredi. şu an birçok gencin düşündüğünü o zaman düşünüp bastı gitti almanya'ya. sosyal devletin imkanlarından yararlandı. açabildiyse gözünü birazcık açtı, medeniyeti gördü. ısrarla kültürünü korumaya çalıştı, asimile olmak istemedi fakat arada kaldı. alamancı kültürü böyle doğdu.

(bkz: bir arada kalmışlık hikayesi)

asimile olmadan entegre olunur mu, almanya bunun için doğru ülke mi, bu başka bir başlığın pek de kısa anlatılamayacak konusu. fakat bu neslin çözemediği ya da çözmek istemediği sorun da buydu zaten. belki "ahlakımız elden gider" korkusuydu. (bkz: batının ahlaksızlığı)

devam edelim...
70'ler ve 80'lerde de arabesk ülke çapında patladığı gibi almanya'daki gurbetçiler arasında da patladı. gurbet temalı arabesk şarkılar çıktı ortaya. "ben önden gideyim, düzeni kurayım, sonra seni de aldırırım" deyip soluğu helga'nın koynunda alanlar da az değildi.

şimdi bu dönem göçen insanlardan biri de benim dedem. türkiye'ye geldiğinde "alamancı" demeye bin şahit ister. zira ne orada neler olduğundan bahsederdi, ne de almanya - türkiye kıyaslaması yapardı. ha şunu yapardı, ortada bir sorun varsa nasıl çözülmesi gerektiğinden alman kafasıyla bahsederdi.

bir sonraki nesil 60'larda 70'lerde giden ilk neslin çocukları. bunlar da orada doğan fakat türk gettosu içinde yetiştirilmiş, atfettiğiniz görgüsüzlüklerin ilk ve yoğun olarak ortaya çıktığı nesildir. şu an yaşları 45-50'lerde diyebiliriz.

eskiden tabii uçakla gelmek o kadar ucuz değildi, o neden mercedes arabasıyla çıkıp gelirdi bu insanlar alman plakalı arabalarıyla. plaza türkçesine yakın bir dildir alamancı türkçesi, araya almanca kelimeleri türk aksanıyla yerleştirirler. doyçe markları zevkle harcarlardı. dikkat edin bir önceki nesil ise parayı daha zor kazanmış olduğundan türkiye'ye gelse de kesenin ağzını açmaz, tutumlu harcamaya devam ederdi.

gel gelelim sonraki nesile. yine aynı gettodan çıkma bu nesil hemen hemen şu an 25-30 yaş arasında. bu neslin çocukları 90'ların sonunda 20'lerin başında türkiye'ye geldiklerinde eşofmanla gezerlerdi. zincir takarlardı. olabilecek en leş müzikleri dinlerlerdi ve alamancı türkçesinin en bozuk halini konuşurlardı. mütemadiyen bel çantası takarlardı. hani "ich" (ben anlamına ve "ih" diye okunan "ich") var ya, onu "iş" diye telafuz ederlerdi.

anasına babasına şımaran, onlarla kavga eden bu veledi zinalar kendi aralarında kimse anlamasın diye o boktan almancaları ile konuşurlar, ağızlarından "şayze" eksik olmazdı. biz anamıza babamıza ses yükseltmek, itiraz edemezdik kolay kolay. terbiye denen bir şey vardı en azından.

işte sonradan çıkan ve türkiye'de yaşasa bir baltaya gerçekten sap olamayacak, tek farkı ana babasının 60-70'lerde almanya'ya göçmesi nedeniyle orada doğan bu son iki nesil alman devletinin tüm imkanlarından sonuna kadar yararlandı ve yararlanmaya devam ediyor. görgüsüzlük arıyorsanız onlarda arayabilirsiniz sonuna kadar.

şimdi tenzih etmek istediğim kesimler de var. hangi dönemde olduğu fark etmeksizin almanya'ya bir şekilde gidip eğitimini almış, entegre olmuş, medeniyetten nasibini almış kişiler ve son yıllarda yine bir şekilde kendisine yatırım yapıp "ana ben gidiyorum" deyip, türkiye defterlerini rafa kaldırıp almanya'ya göçmüş kişiler.

şunun da altını çizelim, eskiden başka bir ülkeye göçmek pek de zor değildi. şimdi kat be kat daha zor ve daha masraflı. sadece b2 seviyesinde almanca öğrenmek için harcamanız gereken para ve zamanı düşünmeniz kafi aslında. bunun sıfırdan hayat ve sosyal ortam kurma kısımları da var. kabul edelim devir artık çok daha zor bi devir. (global dünyada artan rekabet)

çok uzun oldu farkındayım ama değinmek istediğim mevzu yukarıdakiler değil. bir insan neden "alamancı görgüsüzlüğü"nden rahatsız olur?

şöyle diyeyim, çocukluğumun yazlarının bir kısmı bu yukarıda anlattığım 3 nesille bir arada geçti sık sık ve nedense "başkası adına utanan" ben oldum. valide sultan zamanında çemkirmiş "çocuklarımı burada büyütmek istemiyorum" diye kalkmış gelmiş türkiye'ye. iyi mi yapmış kötü mü yapmış bilmiyorum ama "ana-baba orada kalsalardı bu zibidiler gibi mi olacaktım lan" demedim değil. fakat kendilerine acımak dışında bir duygu beslemedim lan. ne son model walkman'lerine, cd çalarlarına, telefonlarına imrendim ne giydikleri marka ayakkabılara eşofmanlara. ne de mercedeslerine. bu veledi zinalar "şayze, şayze" diye ortada dolanırken ben ya bağda bahçede dolanıyordum ya da kitabımı okuyordum odamda.

anlamadığım sahiden bir insan neden alamancı görgüsüzlüğünden rahatsız olur? görgüsüzlük zaten rahatsız edici fakat görgüsüzün alman devleti imkanından yararlanması, parasının daha değerli olması, daha fazla rahatsız olmamızı mı gerektiriyor? henüz bunu anlamış değilim.

bu arada "göçmenler oy kullanamamalı" diyen kitleye de buradan birkaç çift laf edeyim. göçmenler vatandaşı olduğu ülke seçimlerinde oy kullanmalıdır. (ki yerel seçimlerde oy kullanamazlar) zira iki devlet arasındaki ilişkilerin göçmenlerin yaşamları üzerinde etkisi var. en basitinden ülkesinde yaşadığınız devletle kim muhattap olsun seçimi yapar yurtdışı seçmeni. şimdi yurtdışı seçmeni bu bilinçle mi oy kullanıyor? ya da ne kadar bilinçli oy kullanıyor? peki yurtiçi seçmeni ne kadar bilinçli oy kullanıyor?
ljiljani ljiljani
ne yazık ki öyle bir şey var. fakat bu sadece alamancılara özel bir durum değil, türk olup gurbetçi olan herkes için geçerlidir. çok kısa bir örnekle açıklayacağım bunu:

yazın yurt dışına araba ile seyahat ederim genelde. o yüzden sınır kapılarında dönen bitenlere fazlasıyla hakimim. benim türkiye'ye dönüşüm gurbetçilerin türkiye'ye gidişi oluyor.

bulgaristan sınır memurlarının ne kadar yavaş çalıştığını herkes bilir. kilometrelerce kuyruk olsun, adamların umrunda olmaz. çıkar kahvesini, sigarasını içer, muhabbetini eder paşa gönlü isteyince içeri girer ve işlemlere devam eder. sonrasında aynı yavaşlıkta işlemleri yapmaya devam ederler. buna rağmen gurbetçiler hiçbir tepki ver(e)mez, paşa paşa sessizce beklerler oldukları yerde. çünkü orası ab ülkesi ya! bulgaristan sınırını bir geçtiler mi başlarlar korna çalmaya, dışarı çıkıp söylenmeye, gişelere doğru gitmeye, türk memurlarına hesap sormaya... yerse, bunu bulgar memurlara yapsanıza! yemez. başına ne geleceğini bilir çünkü. türkiye'ye giriş yaptıkları anda da bütün çöplerini arabadan dışarı etrafa atmaya başlarlar. bakın çöp kutusuna falan değil yola atarlar. o kapıkule yolu özellikle yazın hep pis olur.

o gurbetçiler bunları yaparlar yaparlar sonra "canım memleketim ya", "türkiye gibisi yok", ... derler. vatan sevdalısı ya bunlar! yok tabii türkiye gibisi, yok.
wendera wendera
var olan görgüsüzlük. tr de belli muhitler ve mekanlarda ( havalı ve popi yerler ise özellikle) hemen yanınızda kro kro bağırarak konuşan bir grup alamancı görmeniz mümkün.

çeşmedeki pahalı beachlerde kendilerini kral kraliçe zanneden ama ucuz duran tipler istanbul bebek gibi semtlerde anırır gibi konuşan tipler insana kendi vatandaşından illallah ettirir. para var belli ama üstüne yakışmıyor.
kimolmakistersenosun kimolmakistersenosun
"alamancı görgüsüzlüğü" diye bir şey yoktur, böyle bir iddiada bulunanların yadsınamaz "görgüsüzlüğü" vardır.
sınıfsal konuları "alamancı, varoş, kıro" diye açıklamaya çalışan her birey "cehaletini" ortaya koyuyor demektir.
almanya'da yeterli eğitim almayan, sürekli gelire sahip olmayan bir genç ne kadar lümpense türkiye'deki ondan en az 10 kat lümpendir.
hele hele "alamancı" diye bir kategori açmak "görgüsüzlüğün nirvanasıdır."
bu coğrafyayı dünyaya bağlayan insanlar "alamancı ya da gurbetçi" diye bazılarının kategorize etmeye cüret ettiği insanlardır.
hele hele almanya gibi "ırkçılığın" yoğun olduğu bir ülkede yaşayan ve en hafif ifadeyle "türkiye'yi onlarca yıldır ekonomik olarak ayakta tutan" insanlara "görgüsüz" demek en hafif ifadeyle "ayıptır."
clitor eastwood clitor eastwood
bence olay sadece kültürel çatışma ve kabul söz konusu..
başta, ilk gidenlerin para kazanarak iyi bir yaşam elde edip ülkesine dönme amacında oldukları kanaatindeyim. tarihe, anlatılanlara, eskilere sorunca bu görülüyor.

gitti, tabiri caizse eşek gibi çift çift vardiyalara girip çalıştı ve arada güzel düşünceyle,, keyifle ve özlemle ülkesine tatile geldi. lakin baktı ki, ona bakan gözler artık eskisi gibi bakmıyor.
kıskançlık ve hasetle, kafasına tüylü bir şapka geçirip rahat tavırlar sergiledi diye yavaşça uzaklaştılar. döndüğünde ise "işte aha türk yani, ne beklersin ki" diye almanlardan tavır gördüler.

ve arafta kalındı;
orada göçmen, burada alamancı deyu yafta yiyerek onlar da başkalaşmaya başladılar.
bu yüzden, iki tarafta da kabul göremeyip "amaan, sikerler" tarzında kendi bildiklerini okumaya başlar başlamaz her birinden ayrı bir ton çıktığı için, uyumsuz bir kakofoni oluştu.
gürültü büyüdü, büyüdü, kaotik bir unsura dönüştü..

bugün yaşananların temeli ve strüktürü bence budur.