alışveriş merkezi

2 /
zahidem gurbanımov zahidem gurbanımov
alternatif bir intihar etme yöntemi. resmen.

arjantinliyle yolda yürüyordum. dünyanın birçok yerini gezmiş, gezdiği yerlerde saksafon çalarak yaşamış, şahane bi yalnız gezendi bu arjantinli. "ee ne anladın? neymiş dünyanın sırrı?" diye sordum. "sürekli tüketen koskocaman bir yer işte" dedi. "anlarsın ya, sevilecek pek fazla bi yanı da yok."

peru'yu görmüş bir adamdan bunları duymak istemiyordum aslında. bilmediğim şeyler değildi sonuçta söyledikleri, ama aylar vardı ki o dünyadan çok çok uzaktım, renksizdim, şahaneydim böyle. tükettiklerim de genel olarak tüketim de hiçbir tarafımda değildi. kendi kıçımın derdine düşmüştüm. insanlıkla zerre işim yoktu.

ta ki bir bot alma ihtiyacım benim güzel ve çoluklu ailemin gündemine girinceye dek. pazar araştırmasını yaptım. 150 tlden aşağı sağlam bir bot alamayacağım kesinleşince kocaman ailem yunan ailelerine taş çıkaracak gürültüler yaratarak hep birlikte alışveriş merkezine gitmemiz gerektiğine karar verdi. bu karar aile üyelerinde tek tek gerilime sebep oldu. neden mi?

kapıdan girdik, artan gerilimi durduramadığım bilinçakışım izledi: neon ışıklar, insanlar...gören bu memlekette kriz yok sanır. her taraf araba, parıl parıl adamlar, kadınlar ve ağlaşan çocuklarla dolu. ne istersen var bu lanet yerlerde. adeta cennet. satın alacak birileri çıksa bal akan nehirler yapacaklar merkezin ortasına. her şey müşteriler için. ağlayan çocuklar da olmasa herkes içine girdiği dünyanın ne şekerleme bir yer olduğu sanrısında gezinmeye devam edecek. bir şeyler almak zorundayız. 3 lira, 300 lira, 1500 lira...bir şeyler işte. köylerden büyük yüzölçümleriyle şehirlerin her yerinde bu merkezler. burada sabah sekiz gece 11 çalışan insanlar elde edilen günlük karın yüzde birinden yararlanabiliyorlar mı? sanmam. biri duysa ucuz solculuk yapıyor diyecek. o biri yüzünden bu halde olabiliriz. daha da kötüsü bunun içinde yaşamak zorunda olmamız. buna bağımlı kılınmamız. çünkü bu kolay! hay lanet!

zihnimin hızına ayaklarım yetişiyordu. hızlıca birkaç ayakkabıcının vitrinine baktım. ortalama bir insan için hiçbir şey yok. ya janti olmak zorundasın, ya paçoz. aynı şey güneş gözlüğü almak istediğimde de başıma geldi. küçük bir insan gözlüğü isterken 15 inç ekran verdiler elime. lanet olsun! her şeyin, halkın, sanayinin, paranın, bedenin üzerinde bir yer burası.

gezinmeye devam ettim. mutsuzluğum artıyordu. bu mutsuzlukla bir şeyi beğenmek şöyle dursun, ateş püskürüyordum satıcılara:

"kaç para bu botlar?"
"- 278 tl hanımefendi."
"alan var mı peki bunları?"
"- ????"

kardeşime döndüm: "1500 tl'ye telefon satıyolarmış. işveren bana 'maaş olarak ne düşünüyosunuz?' diye sorduğunda '1500'diyorum, bönbön bakıyor yüzüme."

utanıyorum. kendi nezdimde tüm insanlıktan utanıyorum. ışıklar gözlerime giriyor. ne kadar da mutluyuz! "rengarengarengarenk!"

babam "zahidem", dedi. "biliyor musun, dünya gelirinin yüzde elli dokuzu yüzde altılık bir kesimin elinde geziniyor".

yüzdelerin ucuzlukları...yaşasın sermaye! yaşasın!

her dükkandan ucuz seksten, ucuz hayallerden, ucuz cinslerden bahseden şarkılar yükseliyordu. annem gergindi, babam gergindi, kardeşim ona bir şey alınmadığı için gergindi. hepimiz mutsuzduk. yaşamak istemiyorduk o dakikada. ben böyle bir dünyaya çocuk getirmemeye karar vermek üzereydim. yani ergen isyanlarıma geri dönüş yapıyordum, ki bu durumun kritikleştiğini gösteriyordu.

korkunç bir baş ağrısı eşliğinde koşarak çıktım o koskocaman yerleşkeden. hiçbir şeyi anlamamak istiyordum. hiçbir şeyi... ve hiçbir şeylerini istemiyordum. hiçbir şeylerini!

aklıma arjantinli geldi. ve evet, pek de sevilecek bir şey değildi yaşamak bu insanlar, bu sistem hizmetkarları arasında. hele o sistemin bir dişlisi olmak üzere deliliğinden korkunç bir hızla uzaklaşmış bir hizmetkar olarak yaşamak daha da beterdi.

bütün insanlığın tek bir anda yok olduğunu hayal ederek bir iki dakikalığına sakinleştim. sonra beni bir alışveriş (sistem?) müptelası yapmak üzere dizayn edilmiş antidepresanımdan bir tane yuvarladım. herkes gibiydim, hatırladım. herkes gibi ve kadar mutsuzdum. tek istediğim acilen peru'ya gitmekti. bu kadar.
alternatif maliyet alternatif maliyet
bütün olayı, orta-üst gelir grubuna güvenli alışveriş imkanı sağlamaktır: kapkaç yok, yüksek seviyede rahatsızlık veren tipler yok... böyle söyleyince pek masum duruyor, lakin hizmet ettiği şeyin, bizzat kapkaççıyı ya da tacizciyi yaratan efendi olduğunu düşününce her şey normalleşiyor. avm koruyucu değil; gözlerini kızartıyor, nefesini daraltıyor ve tüm bunların üstüne, harcama kalıplarını genişleterek (i.e. "almaya gücünün yetmeyeceği şeyleri tutkuyla istemeni sağlayarak") seni senden uzaklaştırıyor.
delphin delphin
şehirler arası farkları kaldıran yerlerdir.. benzer mimari yapılar, aynı mağazalar, aynı lokantalar.. her şey o kadar aynı ki, dışarıya çıkınca kısa bir an şok oluyor, nereye ışınlandığınızı anlamaya çalışabiliyorsunuz.
lluvia lluvia
mis gibi havalarda bile tıklım tıkış olduğu görülünce insanı düşündürendir. çıkıp açık havada dolaşmak varken neden insan kendini o boğucu havanın içine sokar ki mecbur kalmadıkça?

insanlar alışveriş merkezlerini doldurdukça yenisi açılıyor, yenisi açıldıkça insanlar oraları da doldurmaya devam ediyor. yeni açılanın da diğerlerinden pek bir farkı olmadığı halde çok değişik, enteresan bir yermiş gibi oraya da gidiliyor büyük bir hevesle, heyecanla.

yakında istanbul'un taşı toprağı avm olacak diye korkuyor insan ister istemez.
driving einstein driving einstein
tartışmasız en çok gelen müşterileri kadınlardır. kadınlardaki bu alışveriş sevdası bitmedikçe alışveriş merkezleri dimdik ayakta duracaktır. ben genelde sinemasından, yiyecek yerlerinden faydalanıyorum. ha giysi almıyor muyum, alıyorum ama her zaman değil.
dangalakk dangalakk
zorunlu olmadıkça gitmediğim taş yığını. ne zaman bi avm ye gitsen tansiyonum düşer bayılacak mış hissi falan yaşardım ve hala yaşıyorum. sonra tesadüfen bi makalede okudum ki meğer ordaki spot ışıkları, havasızlık vb insanların tüm enerjisini alıp bu tarz sağlık sorunlarına yol açıyormuş.
şirinimin kenarı şirinimin kenarı
alışveriş yapmayı kolaylaştıran yer. ancak günümüz ergenleri kuru kalabalık yapıyorlar bu yapılarda. sinemaya da burda gidiliyor yemek de burda yeniliyor. akşam da eve gidiliyor çok değişik bir gün geçirilmiş gibi.
genelde outlet centerlar ve sineması her gün 6 tl olanlar tıklım tıklım olur.
kamyönet kamyönet
birçok farklı iş birden yapılabildiğinden "yaşam merkezi" de denilen, açık havada tüm alışveriş, yemek yeme gibi işlerin geze geze yapılması dururken insanları kapalı ortama hapseden büyük akvaryum. bir tane bile hem keseye hem zevke uygun mağaza barındırmazlar ayrıca. bünyesinde sinek avlayan, satıcıların bile fiyatı söylerken utandığı (ya da burada çok fena sallıyorum) giyim mağazaları; burger king ve mcdonalds gibi boktan fast food zincirleri, starbucks ve gloria jeans gibi insanların oturunca kendini bir bok sandığı franchisingler barındırır. amerika'dan yayılmıştır dünyanın geri kalanına. "gelin saatlerce kapalı mekanda dolaşın, içine girip birşey almaya gücünüzün yetmeyeceği mağazalara aval aval bakarak yürüyün, bokum gibi hamburgerlerle karnınızı doyurun(önemli olan amerikalı gibi hissetmek, yaşamak), bir kahveye 10 tl düzülün" fikri nasıl tuttu ben ona şaşıyorum.
tutankamon tutankamon
istanbulda yeşil alan,güzel park ve bahçeler yapmayı akıl edemeyen büyükşehirin bulduğu araziye diktiği tiksindirici beton yığınları.yeterli olacak kadar yapıp gereksiz betonarme yerine ağaçlandırma ve yaşam alanları yapılmalı.
mükemmelinmükü mükemmelinmükü
sınırları dahilinde uzun süre gezdiğimde kafa yapan modern zamanların kafesi.kafa yapanlar listemin en başına koydum avm leri,sanırım havasız oluşlarından ya da o insanın tepesinde yanan zilyon tane spottan kaynaklanıyo olabilir.

(bkz: kafa yapmak)
benzino napaloni benzino napaloni
dünyanın en çirkin mekanlarıdır alışveriş merkezleri, ama ne yazık ki ihtiyaçlarımız için kullanıyoruz azizim. küçük esnafın düşmanıdırlar aynı zamanda.
2 /