antichrist

1 /
ne içersen iç su iç ne içersen iç su iç
yönetmenliğini lars von trier'in yaptığı, başrolünde willem dafoe'nin oynadığı ve 2009 yılında sinemalara gelecek -sıkı durun- korku filmi. imdb'de tür olarak drama - korku şeklinde tanımlanmış. bu film korkutucu bir dram olursa çok üzülürüm. dramatik yönü kuvvetli bir korku olursa vereceğim tepki ''uuu beybi'' olacaktır. yüksek kalitede bir korku filmi bekliyorum trier'den. umarım bu film özel bir film olur.
ne içersen iç su iç ne içersen iç su iç
ilk fragmanı yayınlanmış lars von trier filmi. bu satırları yazarken henüz ben de izlemedim. çok heyecanlıyım.

must watch: official trailer for lars von trier's antichrist remember that incredibly striking photo we posted a few weeks back of willem dafoe and charlotte gainsbourg making love in the roots of a giant tre... firstshowing

fragman sonrası ekleme: haendel'in lascia'sıyla başlayıp on numara doğa görsellikle devam ediyor. fragmadaki ilk planda bariz ürktüm. gergin bir film olacağı garanti. merakla beklenenler listesinde.
castiel castiel
bol şevişmeli sahneleriyle seksüalitenin ve iğrençliğin dibine vurmuş filmdir kendisi. imdb puanının neden 6.9 olduğunu da sorgulamak gerekir kanımca. çocuğunun ölümünden sonra psikolojik bir travma yaşayan kadın bir süre sonra sapıtmaya ve kendini tanrı filan zannetmeye başlar.

filmi izlerken bir iki güzel söz de dikkatimi çekmedi değil. fakat bu filmi benim gözümde bir kademe daha yükseltmedi doğrusu. bomboş bir yapısı ve -buna da sanrım biz sanat diyoruz- korku dram ikilemesinin garipsenecek derecede monotonluğu ve ortaya başı sonu olmayan bir yapısıyla ancak küçük bir kitleye hitap edecek bir film çıkıyor karşımıza.

açıkçası sonlara doğru film bir an önce bitsin diye filmi ileri sardım. çekilecek çile değil doğrusu.
jack daniels jack daniels
lars von trier'in filmlerini izlemeden izlemenmemesi gereken film. ki sanırım, bu yüzden de rutin sinema seyircilerinin beklentilerini karşılayamamaktadır. lars von trier filmleri zaten iki gruba ayrılır ortası yoktur. ya seversiniz ya da sevmezsiniz. kaçarı yok.

bu filmi izleyecek insanların öncelikle şunları bilmelidir;

- korku denilince akla holivud sinemasındaki korku anlayışıyla alakası yoktur bu filmin ve de bu beklentiyle gidilmemelidir. çünkü genel korku filmlerindeki aksiyon yoktur. doğallık esas konudur ve doğal korkunun, insan psikolojisindeki korkunun ne olduğunu hissettiren bir filmdir. yani öyle zihninizde oluşan hortlaklar , şeytanlar , zombiler , yaratıklar , uçubeler vs.. gibi olguları beklemeyiniz. yoktur.

- insan’ın iç dramanın aslında ne kadar korkutucu olduğunu fark ettiren filmdir. ki eğer psikolojiniz sıkkın ise en iyi drama filmini izleseniz de size yine sıkıcı - bayağı gelecektir. o nedenle bu tür bir psikoloji ile izlenilmemesi gereken filmdir. iş bu ki bu film sıkıcı değildir. rahatsız edicidir. huzursuzluk verir , ilgi çekici ve kalitelidir.

- izleyen bayanların da sağlam psikolojide olmaları tavsiye edilir. neden-i sebebiyeti de anti feminen sahnelerin olmasıdır. bağyan tayfası rahatsızlık duyulabilir. hele ki analığın kutsal varsayıldığı toplum insanlarının pek kaldıramayacağı filmdir.

- lars von trier filmleri genelde de seyirciyi rahatsız etme , kışkırtmaya , seyircinin kendisiyle yüzlemeşini sağlamaya yönelik filmlerdir. işte bu film de öyledir. diğer filmlerinde olduğu gibi. ayrıca filmlerinde genel olarak simgeler kullanmayı tercih eder. ki bu filmde de bol bol kullanılmıştır ve de bu filmin andrei tarkovsky'e adanmasında bir nebze etkisi vardır. diğer etkisi ise filme ait görüntüleridir ve de filmin annelik olgusuna bakışıdır.

sonuç olarak, dikkatle ve sağlam psikolojiyle izlenmesi gereken kaliteli filmdir.
drnss drnss
kesinlikle çok kötü bir film. ama burdaki kötüden kasıt evil, demon, satan, devil..bilumum kötülük yani. antichrist işte. çok irrite edici, dişleri sıkma sebebi, insanı geren bir film olmuş. filmdeki iyi olan tek şey ise george frideric handel'in muhteşem seslendirilen ,muhteşem aryası 'lascia ch'io pianga' olmuş. korku filmi beklentisi içine girmeden ve sağlam psikolojiyle seyredilirse güzel denebilecek bir film.
marlasinger marlasinger
-----filmi izlemeyenler okumasın-----

ilk anından son dakikasına kadar, her karesiyle çok etkileyici olduğunu düşündüğüm film. bazı sahnelerinde kameranın adeta amatörce denilebilecek bir tarzda karakterleri takip etmesi (bunun aynı zamanda dogma akımından kaynaklandığını da belirteyim) filme ağır, depresif ve gerilimli bir hava katıyor ki bu konuyla birlikte düşünüldüğünde kesinlikle olması gereken bir ayrıntı.

her ne kadar filmin ikinci kısmından itibaren annenin bebeğin pencereden düşmesini fark ettiğini ve buna kayıtsız kaldığını anlasanız da bu filme olan ilginizi kesmiyor. çünkü filmin asıl vermek istediği bunu çözmeye çalışmak değil.

filmde aklın ve mantığın dogmatik düşünceye yenildiğini görürüz. willem dafoe'nun canlandırdığı karakter aklı temsil etmektedir ve her şeyin mantık sınırları içinde çözülebileceğine inanır. bu yüzden de karısının içinde bulunduğu durum ona göre çocuğunu kaybeden bir annenin ağır bir depresyona girmesinden fazlası değildir. bu nedenle karısını tedavi edebilmek için onun korkularının üstüne gitmeye çalışır.. vs. burada şu konuşma önemlidir kadın charlotte gainsbourg kocasına, tam olarak hatırlayamasam da, "çok zekisin ve her şeyi çözebileceğini sanıyorsun, sadece zekana güveniyorsun değil mi?" gibi bir cümle sarfeder. aslında bu cümle her şeyi açıkları niteliktedir. kadın içine düştüğü durumun farkındadır ve kurtarılamayacağını da biliyordur. onu kurtarabilecek olan mantık değildir. ve filmin sonunda gerçekten de aklın yenik düştüğünü görürüz, adam mantık sınırlarından taşar ve karısını boğarak öldürdükten sonra, cesedini yakar. tıpkı kadın katliamlarında cadı olduğuna inanılan kadınlara yapıldığı gibi. sonuçta kadının istediği olmuştur çünkü tüm kadınların olduğu gibi onun da ruhu şeytani ve kirlenmiştir. dolayısıyla yok edilmesi gerekmektedir.

son olarak belirtmek isterim ki, filmde sıkça görülen cinsellik ve şiddet sahneleri filmin gerilimini yansıtması açısından kesinlikle gerekli sahnelerdir.

edit: ayrıca, (bkz: lascia ch io piangal)
ksilofon ksilofon
önceden de söylenmiş zaten ama "sert film bak ona göre, miden sağlam değilse hiç izleme bak" adamlarının söylediklerinin her bir harfine katılarak söyleyebilirim ki sert, hatta belki gereğinden fazla sert film. bunda zatın* geçirdiği ağır bir depresyonun ardından acısını izleyiciden çıkarma isteği mi baskındır, yoksa başka bir şey mi bilemiyorum ama diğer tüm filmlerinden daha agresif bir film olmuş sonuçta burası bir gerçek. en çok dogvillede gözüme çarpan şey bu filmde gırla gidiyor ki o da şudur; günlük hayatta karşılaşsak hiç kimsenin tasvip etmeyeceği durumları öyle kurnazca hikayesine yerleştirmiş ki trier, seyirci bu iğrençliklerin yapılmasını canı gönülden istiyor-istemek zorunda kalıyor ve kişi filmden sonra birazcık kendini sorgularsa, ekranda gördüklerinin aslında içindeki yansımalarını da görebilir hale geliyor. işte bu yüzden fazla sert, provokatif ve agresif bir film bu.

sanatsal açıdan bakacak olursak, trier'nin en az dogmatik filmi olmuş diyebiliriz, gerek kamera gerek müzik kullanımı açısından. öte yandan daha ilk sahnelerden kendini belli eden sinematografik kalite "tarkovski filmi gibi lan" gibi düşünceler doğurabilir, nitekim filmin sonunda beliren "tarkovski'ye ithaf edilmiştir" cümlesiyle bu düşüncenin tesadüf olmadığı da görülebilir.

sonuç olarak klişelerin en çok yakıştığı filmdir bu; ya seversin ya nefret edersin. bi de sert film. evet.

ekleme: bi de filmde şöyle bir cümle geçiyordu ki tagline koy deseler aha derim:

"nature is the church of satan"
1 /