aramızdaki en kısa mesafe

1 /
galiba galiba
ne dedik;
barış bıçakçı'da imanın birinci şartı: şiire inanmak!

o zaman can yücel'den el alalım:

---
en uzak mesafe ne afrika'dir,
ne çin,
ne hindistan,
ne seyyareler
ne de yıldızlar geceleri ışıldayan.
en uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir
birbirini anlamayan.
---

düz mantık yaparsak;
en kısa mesafe: iki kafa arasındaki mesafedir, birbirini anlayan.
hele ki "aynı soyadının önüne toplanmış" ise bu kafalar!

barış bıçakçı hatırlatıyor: "kalbim acıyor. civcivler öldüğünde de böyle oldu. çok ağladım. neden öldüklerini anlamadım. ağabeyim de anlamadı."

ağlayalım. anlayalım.
punkgeisha punkgeisha
'' iki kalp arasında en kısa yol:
birbirine uzanmış ve zaman zaman
ancak parmak uçlarıyla degebilen
iki kol.''

dizelerini çagrıştıran cümlecik.
cemal süreya önder cemal süreya önder
dedim ya film gibi, her iki sayfalık öykü başka bir sahne...

sonradan felsefe profesörü olacak işsiz bir babanın üç çocuğu ile ilişkisi, babanın siyasal olaylardaki durumuna çocuksu bakış açısı... annenin emekli ikramiyesi ile açılan ciğerci dükkanında çocukların oyun oynuyormuşçasına çalışmaları. ve babaannesinin torunu güzelim çocuk, türkçe - arapça mükemmel bir anlaşma hali... çok sıcaktı 99 sayfa, fırına verdiğim balıklar pişene kadar bitti kitap, bu da notumdur, yazar ile iyi bir tanışma oldu.
pikolata pikolata
etkisindeyim..

eski zamanlardan bir kadın, bir adam ve bir bebek var kapakta *..hepsi oturuyor. bebek, arabasında; eski bir başlık kafasında . kadının başı önde, mahzun, ellerine bakıyor. adam kadının karşısında, ona dönük. bebek ortalarında, okuyucuyla yüz yüze ama gözleri kapalı.

ele alındığından itibaren yaydığı sadece sıcaklık. bir çocuk konuşmaya başlıyor sonra, anlatıyor öykülerini. kısa kısa ama hani şu hep özlemle hatırlanan, unutulmayan anıları var ya insanın; kimsenin yıkamadığı, kimsenin unutturamadığı, en büyük serveti gibi sahip çıktığı çocukluğundan. o anlattıkça içine giriyoruz hikayelerinin; o anlattıkça içinden bir şey yakalıyoruz. mesela :

"tıkırdayan teneke çok korkunç. beni korkutuyor. geceleri. ağabeyim uyuyor. kardeşim uyuyor. ben uyumuyorum. annem ve babam ölecek mi diye düşünüyorum. uyumuyorum. o zaman tıkırdayan teneke geliyor. önce bir tıkırdıyor, "ben geldim, tık tık tık, ben geldim!" diyor. sonra tıkır tıkır..ben annemin babamın yanına gidiyorum. ölecekler diye korkuyorum. onları uyandırıyorum. ben korkuyorum, uyuyamıyorum; diyorum. annem terastaki eşyaların rüzgarda ses çıkardığını söylüyor. biliyorum. babam: 'gel, gidip bakalım' diyor."

gülüyorum okurken; gittiğim yer hafızamdaki en eski ve en kıymetli anım belki de. yazsam mı ben de diyorum ve vazgeçiyorum. bir sonraki hikayesinde yazar , basit ama bir çocuk için belki de en önemli girişimlerden birini dile getiriyor; hani daha fazla büyümüş ve bir şey başarmış hissiyatı veren türden; başlıyor anlatmaya en basit ve çocuk haliyle:

"...kaymaklı bisküvi, gofret, çikolata, şeker,sakız, gazoz, meyve suyu. bakkal dopdoluydu. renkli renkliydi. alabileceğim bir sürü şey vardı...düşündüm. bir kutu meltem sakızı almaya karar verdim. sakızları satacaktım. biri söylemişti.kutuyla alınca ucuz oluyordu. para kazanacaktım. çok heyecanlandım. ertesi sabah erkenden caddenin karşısındaki arsaya gittim. orada bir minibüs var. hep orada. minibüse yaslandım. kutunun kapağını açtım. geçenler görsün.sonra o geldi yanıma. yüksel. boyu benimkinden uzun. 'sakız sakız diye bağırmazsan satamazsın' dedi. bağırmadım. kimse sakız almadı. öğlen karnım acıktı. yemek için eve gitmeye karar verdim. öğleden sonra yine gelip duracaktım. 'kutunu niye boşa götürüyorsun, minibüsün altına saklasana. nasıl olsa yine geleceksin' dedi. eğilip minibüsün altına koydum kutumu. ağlayacak gibi oldum. eve giderken ağlamaya başladım."

sonraki hikayede biriktirilen pul koleksiyonlarından, anlatılan çocuk kurmacalarından, aileden, neşeli akşam yemeklerinden, dönemin çekilen zorluklarından, pazar arabasından, kardeşlerle yaşanan unutulmayan olaylardan, anneanneden(anneannem ve ben..biz..biz ölüme karşıyız..), muhsin beyden, ilk sevgiliden, yüz kızarmalarından, heyecandan, kardeşin evlenmesinden, diğer kardeşin ergenliğinden, evin uysal köpeğinden, anneden ve bolca babadan bahsediyor çocuk.

birkaç altı çizilen yer daha sonra:

" ...'tuz kokusu' dedi babam; 'ölümsüzlük hissi verir.' ..."
"köpeklerin insanların ellerine doğru uzanmış burunları ve dikiş tutmayan, paramparça bellekleri var."

sondan bir önceki hikaye kitaba adını veren: aramızdaki en kısa mesafe.
nasıl diyorum; nasıl bulabilmiş bu kusursuz kitap ismini. şöyle bir paragraf barındırıyor içinde:

"anneme giderken onlara * eukleides'ten söz etmeye başladım. geometrisinin temelini oluşturan beş aksiyomu anlattım. beşincisi üzerine yapılan tartışmalara değindim , konuyla ilgilenmiş birkaç büyük matematikçinin adını andım ve gelip eukleidesçi olmayan geometriye dayandım çünkü hiçbir şey göründüğü, hatta yaşandığı gibi değil.
her şey hatırlandığı gibi.."


etkisindeyim.
barış bıçakçı'nın samimiyette zirveyi bulduğu kitaptır "aramızdaki en kısa mesafe".
pikolata pikolata
son sayfasını okuyup, kapattıktan sonra, bıraktığı buruk tatla birlikte, vaktiyle dayatılmış hız problemleri ve "uzaklaştırılmaya çalışılan en son anı"nın birleşiminden , insana kendi cümleleriyle , aramızdaki en kısa mesafenin aslında ne olduğunu açıklama hissi uyandırıyor kitap. bana göre şu olabilir:

aramızdaki en kısa mesafe, bir vakit bulunduğumuz c şehrinden eşit hızda ve ters yönde uzaklaştığımız a ve b şehirlerinin uzaklığı kadar şimdi. hangisinde olduğumuzun, hangisinin daha yaşanılır olduğunun ne önemi var ki; ters yöne paralel gidişlerimiz olduktan sonra..


***
sanırım bir süre, yazarın etkisinde kalabiliyor insan.
friedkrupp friedkrupp
bana zenon paradoksunu anımsatan giri...

paradoksu uyarlarsak, iki sevgili olsun, aralarında da 10 metre mesafe olsun. hatta onlar ben ve sevgilim diyelim. ben ve sevgilim fena olmazdı aslında neyse. 10 metreyi her seferinde ben, sevgilime aramızdaki mesafenin yarısı kadar gideyim daha sonra ben durunca sevgilimde aramızdaki mesafenin yarısı kadar bana gelsin. bu matematiksel olarak, limite yaklaşan bir değer (fonksiyon) olur. duygusal açıdan ise, asla birbirleriyle kavuşamayacak iki sevgili anlamına gelir. zaten genelde de böyle olur.
just for now just for now
değersizlik paragrafından;

yıllar sonra çocukluk arkadaşım oktay bana kardeşimin evden neden kaçmış olabileceğini söylüyor:

''kendisini değersiz hissetmiştir. ''
kim değersiz hissetmez ki kendisini! bir soyadının önünde toplanmış duruyoruz:ailemiz. bir soyadının önünde tek tek isimler...bir sabah kardeşim ürpererek arkasına bakıyor ve '' anne ben ingiltere'ye gidiyorum! '' diyor evden çıkarken. '' iyi yavrum, güle güle git! '' diye yanıtlıyor onu annem. arkasından ekliyor; '' fazla gecikme! '' her şey bu kadar gülünç. neden kendisini değersiz hissetmiş olabileceği üzerine kafa yoruyorum.

bakkala gidip gelirken yakalanır insan belki bu duyguya; bir çiftlik yoğurdu, iki ekmek, bir paket maltepe alırken...

her şey bununla da bitmiyor.

çünkü hiçbir şey göründüğü gibi, hatta yaşandığı gibi değil.
her şey hatırlandığı gibi.
taştozu taştozu
barış bıçakçı'nın ilk okuduğum kitabı. tam çocukluğuna özlem duyanlar için bir kitap. ilk öyküsü olan, "camı kapatır mısınız lütfen" adlı öyküsünü daha bir sevdim.
ne mi var bu kitapta;
kuşu, evin camından uçup giden bir çocuğun hüznü var. doğum yapmış annesinin kucağındaki minik kardeşini kuşa benzeterek, o da kuşlar gibi camdan uçup gitmesin diye taksi şoförüne "camı kapatır mısınız lütfen?" diyen bir çocuk var.
gittiği lunaparkta kaybolan bir çocuğun endişesi var korkusu var.
ninesinin verdiği bayram harçlığıyla bir kutu meltem sakızı alıp, caddedeki kırmızı minibüse binen yolculara satma umuduyla saatlerce bekleyip öğle yemeği yemek için eve gideceği sırada piç arkadaşının "sakız kutusunu neden götürüyorsun ki nasıl olsa yine geleceksin arabanın altına saklasana" sözüne kanan çocuğun saflığı var.
pul biriktiren çocuğun doyumsuzluğu var.
babası işten çıkartılan ve ailesinin geçimine katkı olsun diye boza satan ve sonunu uzatarak "bozaaaa" diye bağıran çocuğun sesi var.
"anneannem ve ben... biz... biz ölüme karşıyız" diyen bir çocuk var
"babam annemin yanına gitti iki elini omuzlarına koydu. sonra başını kendisine bastırdı. onlara baktım. onlara baktım ve ilk kez ikisinin de bir gün öleceğini düşündüm" diyen bir çocuğun kederi var.

velhasıl kelam çocukluğa dair birçok şey var.
1 /