aşka ve terke dair

manuelayar manuelayar
bir can dündar şiiridir.

öyle bir ilişkiye tutulursunuz ki ne sevebilir ne terk edebilirsiniz.
kör kütük bağlanmışınızdır aslında.
en güzel yıllarınızın, acı tatlı hatıralarınızın ortağıdır.
iç çekişmelerinizin nedeni, yazılarınızın ilhamı, sohbetlerinizin konusudur.
göz yaşlarınız da, bilinçaltınızda, kahkahanızdadır.
korkunca saklandığınız bir sığınak, coşunca öptüğünüz bir bayrak...
sevdanız riyasız, çıkarsız, karşılıksızdır.
sınırsız ve nihayetsizdir.
ölmek var dönmek yoktur.
gün gelir anlarsınız, içten içe bir şeylerin kanadığını.
tutkulu sevdaların gizli hançeri başlar parıldamaya...
orasından burasından eleştirmeye koyulursunuz,
şöyle görünse, öyle demese, değişse biraz ya da eskisi gibi olsa...
başkalarını örnek göstermeye, "bak onlar nasıl yaşıyor" demeye başlarsınız.
hem birlikte yaşayıp, hem özgür olmanın yollarını ararsınız.
aşkınızın gözü kör değildir artık.
yanlışını görür düzeltmek istersiniz.
"eskiden böyle miydi ya...."diye başlayan sohbetlerde açılır eleştirinin kapısı.
açıldıkça bastırılmış itirazlar yükselir bilinçaltınızdan.
böyle sürmeyeceğini bilirsiniz, değişsin istersiniz.
o, sevgisizliğe yorar bunu... ihanete sayar...
tutkulu ilişkilerde ihanetin bedeli ölümdür.
"ya sev böyle ya da terk et" diye gürler.
bir zamanlar bir gülücüğüyle, alacakaranlığı ısıtan o rüya,
bir kabusa dönüşür birden...
kapatır gönlünün kapılarını, yasaklar kendini size...
hoyrattır bakmaz yüzünüze, zehir akar dilinden, konuşturmaz.
suçlar, yargılar, mahkum eder. mühürler dudaklarınızı. siler sizi defterden...
"iyiliğin içindi hepsi, seni sevdiğim için..." dersiniz dinletemezsiniz.
ayrılırsanız yaşayamayacağınızı bilirsiniz ama böyle de sevemezsiniz.
ihanetten kırılmıştır kaleminiz, severek terk edersiniz....
"madem öyle"nin çağı başlar ondan sonra.
madem ki siz böylesine tutkun iken o hep başkalarını seçmiştir,
madem ki kıymetinizi bilmemiştir, o halde günah sizden gitmiştir.
lanet ederek bu karşılıksız aşka, çekip gitmeleri denersiniz.
aşkın göçmenlik çağı başlar böylece....
daha özgür olacağınız limanlara demirlersiniz bir süre.
ne var ki unutamaz, uzaktan uzağa izlersiniz olup biteni...
ansızın kulağınıza çalınan bir şarkı ya da kapı aralığından,
süzülüp gelen bir korku hatırlatır onu yeniden.
yaban ellerde, başka kollarda ondan bahseder, ağlarsınız.
kokusunu özlersiniz, türküsünü söylemeyi, şarkısını dinlemeyi,
yemeğini yemeyi, elinden bir kadeh şarap içmeyi...
karşı nehrin kenarından hasret şiirleri haykırırsınız...
sular kulağına fısıldasın diye..
dönüp, "seni hala seviyorum" diye bağırmak gelir içinizden....
dönemezsiniz.
görmedikçe bağlanır, uzaklaştıkça yakınlaşırsınız.
anlarsınız ki bir çaresiz aşktır bu.
ne onunla olur, ne onsuz...
hem kollarında ölmek, kucağına gömülmek arzusu,
hem "ne olacak sonunda" kuşkusu.
böyle sevemezsiniz,
terk de edemezsiniz.
sürünür gidersiniz!...
ohannesburger menu ohannesburger menu
biliyorum bu yara hiç kapanmayacak

telefonlarıma cevap vermeyeceksin…cevap versen bile, öyle yorgun öyle
isteksiz çıkacak ki sesin, bir küfür gibi…

sevmeyeceksin beni…biliyorum bu şehri bana dar edeceksin…
çünkü anladın; sevgimden tanıdın beni.o yanık, o hasta bakışımdan…uçuruma
atlar gibi sevdalanışımdan…
sevmek deyince, hemen ardından, ölüm, dememden anladın…
anladın ve kardeşini bir kabustan uyandırır gibi çırılçıplak gerçeğe
uyandırdın beni; uyandırdın ve kaçtın…
çünkü sen de benim gibiydin; sen de benim gibi seni sevmeyeni sevdin hep.sana
acı çektireni…seni aramayanı, telefonlarına çıkmayanı, çıkınca seninle bir küfür
gibi konuşanı sevdin…sen de benim gibi seni incitip üzeni sevdin hep.
bakışından hissettim bunu, kokundan, dokunuşundan…
beni sevmeyecektin biliyorum ama…ama, öyle susamıştımki kendim gibi birini
sevmeye…öylesine muhtaçtımki gercekten incitilmeye, gercekten acı
çekmeye, kendim gibi birini özlemeye öylesine muhtaçtım ki, seni tanır tanımaz
çözüldüm…
sana da olmuştur…öylesine susamışsındır ki sevilmeye, kendin gibi birini
bulunca tutamaz kendini, herşeyi, belkide söylenmiycek her şeyi o an, garip bir
telaşla söylersin…
hatta söylerken anlarsın, söylememen gereken şeyleri söylediğini
hissedersin, battığını, giderek çıkmaza girdiğini…ama yine de engelleyemezsin
kendini tutamazsın.
aleyhinde olabilecek herşeyi söylersin…üstelik bunu anladıkca daha da
batırmak istersin kendini…biraz daha zor duruma düşürmek…
daha da kaybetmek, daha da dibe batmak istersin…sanki bile isteye kendi
mutlulugunu kendi elinle bozmak istersin…kendinden gizli bir öç alır gibi.
sanki hiç mutlu olmak istemiyormuş gibi…sanki hiç sevilmek istemiyormuş
gibi…
bir tür gurur muydu bu?
birgün nasılsa ve hiç olmadık bir anda alınıp kopartılmadan, kendi
ellerimizle onu yok etmek, bizim gibilerin mutluluğuna tahammül edemeyen bu
hayatta, bu hayatın zorba kurallarına bir tür başkaldırmak mıydı?
bir şizofren çocuk tanımıştım bir gün.tam karşımda
oturuyordu.gencecik, yakışıklı bir çocuktu.şizofren olduğunu
biliyordu.biliyordu iyileşemiyeceğini…iki de bir, önce kolunu uzatıp, sonra
avucunu açıyor; mutluluk avuçlarımdaydı, yakalamıştım ama kaçtı
diyor, kaçtı, derken avuçlarını boşluğa kapatıyordu…
hiç unutmuyorum, bu hareketi defalarca yapmıştı…
yine hiç unutmuyorum; burjuvalara özenen bir ailede büyüdüm ben.görgü kitabı
masanın üstünde dururdu hep.
annem o kitabı defalarca ezberletirdi bize.yemeğe nasıl oturulacak..çorba
nasıl içilir? kaşık nerede, çatal nerede durmalı…balık nasıl yenir? peçete nasıl
katlanır…sinemada nasıl oturulur…
ben de eskiden senin gibi saftım.inanırdım bu dünyada bile şölenler
olacağına…bu dünyada anne, baba, kardeşler, bir sofrada lekesiz bir mutluluk
yaşayabilirler diye inanırdım…o kasvetli görgü kuralları kitabına rağmen
inanırdım…
önce dilediğim gibi başlardı herşey.herkes bir arada, sonsuz mutlu gibi…sonra
birden hiç beklenmedik bişey olur, biri ağlayarak odaya kaçardı…içerden, arka
odadan, ağlamaklı, sonsuz küskün sesler gelirdi; bıktım artık, bıktım, usandım
hepinizden, gideceğim buralardan, yetti artık! …
ben de senin gibi saftım o zamanlar…gidilecek neresi var dı ki derdim…işte
hep birlikteyiz…alemi var mı bu mutluluğu bozmanın? …
sonraları çok sonraları anladım.meğer biz, bizim aile, herkes, tesadüfen bir
araya gelmişiz tesadüften de öte…biz…bizim aile, herkes, aslında hiç
istemeden, nedeni bilinmeyen bir zorunluluk sonucu bir araya gelmişiz…
aslında biz bir araya gelmemek için yaratılmışız.
hayatın en büyük yanlışıymış bizim bir arada olmamız! …
evet cok geç anladım…
bıraktım lekesiz mutlulukları; ben kavgasız, üzüntüsüz bir pazar sofrası
özlerken, aslında herkes…annem, babam, kardeşim o evden uzaklara, hiç dönmemek
üzere çok uzaklara gitmek istiyormuş…
dünyanın en mutsuz otogarı…dünyanın en imkansız istasyonuydu bizim
evimiz…yıllarca uzaklara, cok uzaklara gitmek isteyip, bir türlü gidemeyenlerin
sonsuz bekleme durağıydı bizim evimiz…
işte bu yüzden sevmek benim için bir tutsaklıktı, tuzaktı böylesi sevip
bağlanmak.uzaklara cok uzaklara gitmek isteyenleri engellemekti.
sevgi yüzünden bizim ailedeki hiç kimse istediği yere
gidemiyordu…birbirimize duyduğumuz sevgi, aynı zamanda bizi birbirimize düşman
ediyordu…
hem biz, bizim aile…güneşli bir günde ansızın başlayan sağanak yağmurlar
gibiydik…
bu yüzden hep hırçın, hüzünlü, kırgındık…
bu yüzdendi, her şeyi, çok iyi gidiyor sanırken, içimizde yükselmesine bir türlü
engel olamadığımız o felaket duygusu…
anlamıştım senin ailen de böyleydi…
üstelik öyle severlerdi ki sizi, birgün hiç olmadık bir anda, aslında
istenmeyen çocuklar olduğunuzu söylerlerdi size! …
sana ya da kardeşine…tesadüfen dünyaya geldiğinizi…beklenmedik bir misafir
olduğunuzu! …aksi gibi, istikbaliniz için hiçbir şeyi esirgemediklerini
söyledikten sonra söylerlerdi böyle sıradan şeyleri! …
sizin için…senin için hiçbir fedakarlıktan kaçınmadıklarını söyledikten
sonra…
senin de ailen benimki gibiydi…güneşli bir günde ansızın başlayan sağanak
yağmurlar gibiydi…bu yüzden sen de benim gibi böyle hırçın, hüzünlü, kırgınsın
her şeye…
yıllar önce tanıdığım o şizofren çocuk gibi; tam mutluluğu yakalamışken
kaybetmiş gibisin hep…
ben beni istediğim gibi sevmemiş olan annemin hayaletini arıyorum imkansız
kadınlarda…
sen, seni istediğin gibi sevmemiş olan babanın hayaletini arıyorsun imkansız
erkeklerde…
biliyorum ne ben o kadını bulacağım ne de sen o erkeği bulacaksın…
ve ne acı ki, hep bizi sevmemiş olanları seveceğiz ikimizde…ne acıki, hep bizi
incitip üzenlere bağlanacağız…telefonlarımıza çıkmayanlara… çıksa bile küfür
gibi konuşanlara sevdalanacağız…
bizden bir çift güzel laf esirgeyenleri özleyecegiz…
ölesiye, amansız seveceğiz onları…
biliyorum, bu yüzden odan böyle…güncelerin ortalık yerde…kitapların
orada, burada…anıların saçılmış ortalık yere…her şeyin darmadağın…
biliyorum bu yüzden düzenden, adı düzen olan her şeyden nefret ediyorsun…sen
de benim gibi; toparlayıp da ne yapacağım, düzenli olunca ne olacak; sonunda bir
gün biri gelip her şeyi, biriktirdiğim, düzenlediğim, üzerine özenle titrediğim
her şeyi daha önce hep olduğu gibi hiç beklemediğim bir anda savurup, bozup
gitmeyecek mi, diye düşünüyorsun…
biliyorum, sen benim için hiç bir zaman ulaşamayacağım annemin
hayaletisin…ailemdeki insanlar gibisin çok duygusal çok güçlü, çok yaralı…
onlar da senin gibi seninkiler gibiydi…aklı başında, mazbut insan rolünü
oynamaktan ve ertelenmiş düşleri yüzünden yorgun düşmüş, yarı çılgınlardı…hepsi
yanlış evde ve yanlış bir yerde yaşadıklarını söylerlerdi…düşleri çok
garipti…en kısa yolculuk bile onları yorduğu halde; okyanusları aşmayı ve başka
kıtalara gitmeyi düşlerlerdi…
yine aradım seni, yoksun…bulsam, benimle küfür gibi konuşacaksın…
bir kere çözüldüm sana…bir kere sana senin gibi olduğumu hissettirdim…
oysa baştan beri biliyordum; sen.seni sevmeyenleri seversin.tıpkı benim
gibi…
ama öyle özledim ki benim gibi birini sevmeyi…öyle özledimki kendim gibi
biri tarafından incitilmeyi, üzülmeyi…
yine aradım seni yoksun…beni de birileri arıyor…beni de kendi gibi birini
sevmeyi özleyenler arıyor…kendi gibi biri tarafından incitilmeyi, üzülmeyi
özleyen birileri arıyor.
hiç cevap vermiyorum…ben seni istiyorum, seni ariyorum…
kayıtsızlığınla beni yok ediyorsun, geride sen kalıyorsun.ama seni de biri
yok ediyor…
aslında bu oyunda herkes birbirini yok ediyor…
ben birilerini, o birileri başkalarını.sen beni…seni bir başkası…
hem çok iyi biliyorum; beni sevsen bile hiç kapanmayacak bu yaram…seni biri
sevse de hiç kapanmayacak bu yaran…
hiç kapanmayacak! …avuçların hep boşluğa kapanacak.tıpkı o şizofren genç
gibi…

cezmi ersöz
ohannesburger menu ohannesburger menu
bir gün belki yeniden

mektubunu aldım güzel gülüşlüm
hayır sende kalan kazağımı istemiyorum
sormamışsın ama söyleyeyim
hayır seni hala unutmadım
hala merak ediyorsundur seni ne kadar sevdiğimi
seni terkedecek kadar çoktu sevdam
ve eğer hala merak ediyorsan devam ediyor mu sevdam
hasret büyütürmüş sevdayı
ve hasretim sana
büyümüş sevdam ben farkında olmadan
sormak zor geliyordur sana
şimdi sen soramazsın da bana
dönecek misin diye
dönemem güzel gülüşlüm
çok sevdiğim için dönemem
yanımda iken sana dokunamadığım için dönemem
severken sevdiğimi söyleyemediğim için dönemem
benimken sen, seni alamadığım için dönemem
iki kara sevdalı iken
sevgili olamadık diye dönemem
beni severken sen ,
sevdama ulaşamadığın için yüreğin acır
yüreğin acıdığı için dönemem
benim değilsin diye seni suçlayamadığım için
ve senin değilim diye beni suçlayamadığın için dönemem
mektubunda yazmışsın
hayır istemiyorum sana yazdığım şiirleri yakmanı
fotoğraflar da sen de kalsın
bilirim başkadır soruların senin
aşka sevdalı yüreğimdeki ateşi merak edersin sen şimdi
başka sevdalar var yüreğimde
bilirsin aşka tutkunum ben
gelgitler var yüreğimde
ama hiç bir sevda yetmiyor bana senden sonra
aşkları yaşıyorum birden parlayan
ve birden biten
aşklar yaşıyorum sevdalı şiirler yazdıran
ve hemen unutulan
aşklar yaşıyorum tenimde ürpertiler yaşatan
ve ruhuma asla dokunamayan
evet bugün de aşığım birine
ama sen yine de üzülme
senin yerine başka bir şey koyamadığım için bu aşklar
sensizliği dolduramadığım için bu denli gelgitler var
beni bilirsin hava kadar muhtacım aşka ben
gülümsüyorsun sen şimdi
sevilmeye olan düşkünlüğümü bilirsin
ama yine de merak etme
beni senin gibi seveni bulamadım
dedim ya kimse dokunamadı ruhuma
bir sen vardın bendeki beni gören
bir sen vardın uykularımdaki gizemi çözen
saydım mektubunda yedi kere sormuşsun
nasılsın diye
suçlamıyorum seni bilesin
budur senin merak ettiğin değil mi
belki haklıydın sen
belki haksız
ama suçlamıyorum seni
bırakıp giden bendim zaten değil mi
ya da bırakıp gitmemi isteyen sen
ne farkeder ki simdi
ayrıldık işte
dün bir şiir yazdım
adını "sorgular büyütmezmiş aşkı" koydum
bilirsin sorgulamam ben aşkı
yaşamak daha kolay çünkü
sorgular öldürür çünkü aşkı
ya sen
sen sorguladın mı aşkı güzel gülüşlüm
sorguladın mı bu gidişleri
evet mi diyorsun
o zaman hüzünlüsündür sen şimdi
içinde bir yerde bir acı vardır o zaman
üzme kendini be canımın öteki yarısı
bak sebepsiz ayrılışların
ve yaşanamayan bir sevdanın arkasından
sitemsiz sohbetler var aramızda
bak aynı sevdaların koynundayız hala
ve bak hala bir umut yaşatır içimizde bu sevda
ki umut aşkın en güzel yaratımıdır
üzülme sen ne olur
bilirsin dayanamam üzülmelerine
benim de canım acır senin hüzünlenmelerine
yine de sevinçliyim hala
mektubunda aşkımıza dair bir umut okudum çünkü
ki o umut yüreğimde yaşar benim de
mektubunu bitirememişsin bu yüzden
çünkü sen de benim gibi düşünüyorsun
ki hep böyleydik
bir gün belki
bir gün belki yeniden diyoruz hala . . .

gassan satar
ohannesburger menu ohannesburger menu
bir sabah uyanıyorsunuz ve yoksunuz. aynaya bakıyorsunuz, yüzünüz aynı yüz, elleriniz aynı eller...
bedeninizi yokluyorsunuz, orada duruyor... ama siz hükümsüzleştirilmişsiniz, yoksunuz... tapındığınız allah'ın kitabı da dahil olmak üzere herşey, herkes değişmiş, tanımıyorsunuz...
işte bana böyle oldu...
lordofthething lordofthething
bazen öyle bir ilişkiye tutulursunuz ki, ne sevebilir, ne terk edebilirsiniz.

kör kütük bağlanmışsınızdır aslında...

en güzel yıllarınızın, acı tatlı hatıralarınızın ortağıdır; iç çekişmelerinizin nedeni, yazılarınızın ilhamı, sohbetlerinizin konusudur.

gözyaşlarınızda, bilinçaltınızda, kahkahanızdadır. korkunca saklandığınız bir sığınak, coşunca öptüğünüz bir bayrak...

sevdanız riyasız, çıkarsız, karşılıksızdır. sınırsız ve nihayetsiz;

"ölmek var, dönmek yok"tur.

* * *

gün gelir anlarsınız; içten içe bir şeylerin kanadığını...

tutkulu sevdaların gizli hançerleri başlar parıldamaya... şurasından, burasından eleştirmeye koyulursunuz:
"şöyle görünse, öyle demese, değişse biraz ya da eskisi gibi olsa..."

başkalarını örnek göstermeye, "bak onlar nasıl yaşıyor" demeye başlarsınız.

hem birlikte yaşayıp, hem özgür olmanın yollarını ararsınız.

aşkınızın gözü kör değildir artık, yanlışını görür düzeltmek istersiniz.

"eskiden böyle miydi ya.." diye başlayan sohbetlerde açılır eleştirinin kapısı;
açıldıkça, bastırılmış itirazlar yükselir bilinçaltından...

böyle süremeyeceğini bilirsiniz. değişsin istersiniz.

o, sevgisizliğinize yorar bunu...
ihanete sayar.