bir aşk hikayesi

1 /
te5ir te5ir
bizimkisi bir aşk hikayesi
siyah beyaz film gibi biraz
gözyaşı umut ve ihtiras
bizimkisi alev gibi biraz

bizimkisi bir aşk hikayesi
siyah beyaz film gibi biraz
ateşle su dikenle gül gibi
bizimkisi roman gibi biraz

bu güller senin için
bu gönül bizim için
hiç üzülme ağlama
sen gülümse daima

bizimkisi bir aşk hikayesi
siyah beyaz film gibi biraz
hüzünlü sonbahar kapısından
çıkmak gibi aydınlığa biraz

ne güzeldi değil mi yaşadıklarımız
ne güzeldi
artık ne sen ne de ben
bulamayız o günleri
bazen düşünüyorum da
bende yanlış bir şeyler vardı diyorum
ikimizde kıymetini bilemedik bir şeylerin
hatırlarmısın akşam olur
mumlarımızı yakardık
sen kokunu sürerdin
oda sen kokardı
olmadık şeylere güler
durup dururken ağlardık
güzel havalarda sokaklara çıkardık
bir de kar yağınca kar topu oynardık seninle
sen iskambil kağıtlarından fal bakardın
isteğin çıkmayınca
kağıtları bir daha karardın
çok kızardın sigara içtiğime
ve içkime karışırdın
uzun uzun zararlarını anlatırdın bana
arasıra rejim yapardın
tartı bir doğru tartsa
bir yanlış tartardı
yani onunla da anlaşamazdın
komşunun çocukları vardı
bizim kızla oynardı
çocuk bahcesine giderdiniz
ben televizyonda maça bakardım
arasıra arkadaşlar gelir
sohbet ederdik
şurdan burdan konuşurduk işte
benim askerlik hatıralarım
senin doğum hikayen bitmezdi
ilk tanıştığımız günü hatırlar gülerdik
sen bana üstümde ne vardı diye sorardın
bende her seferinde hatırlamazdım
şimdi hatırlıyorum
kırmızı bir kazak, siyah bir etek
siyah çoraplar,kırmızı pabuçların
ve bir perşembe günü saat 2'yi 4 geçiyordu
ikimizde önümüze bakmamıştık çarpıştık önce
sen pardon dedin sonra ben
yere düşen kitaplarını topladım
gözgöze geldik ve başladık
film gibi yani
son mektubunu dün aldım
teşekkür ederim
ben sana yazmıştım grip salgını var demiştim
bak yine gribe yakalanmışsın
neyse geçmiş olsun
buralarda da hava soğuk ama hasta falan değilim
bu gözlüklerle başım dertte
hayat işte yuvarlanıp gidiyoruz
hepinizi çok özledim


kayahan
satılan ferrarisini geri alan bilge satılan ferrarisini geri alan bilge
üniversiteli delikanlı kolejli kıza bir voleybol maçında rastladı. okul
salonundaydı maç. tribünsüz,minik bir salon.. seyircilerle, oyuncular
arasında, sahanın çizgisi vardı sadece..o kadar yakındılar..
delikanlı, bu tatlı, bu güzel, bu dünyalar şirini kızı ilk defa
görüyordu takımda.. hoşlandığını, fena halde hoşlandığını hissetti. az sonra
bir şeyi daha hissetti. uzun zamandan beri maçı değil, o güzel kızı
izlediğini.. kız servis atarken hemen önünden geçti. göz göze geldiler..
kız gülümsedi..
delikanlı, çok popülerdi o yıllarda.. kız onu tanımış olmalıydı. kim
bilir, belki kız da ondan hoşlanmıştı.. belki de delikanlı öyle olmasını
istediği için ona öyle gelmişti.. set değişip, takım karşıya gidince,
delikanlı da yerini değiştirdi, o da karşıya gitti.. üçüncü sette tekrar
eski yerine döndü.. kız da gidiş gelişleri fark etmişti galiba.. bir
defa daha gülümsedi. manidar.."anladım" der gibi bir gülümseyişti bu...
delikanlı o hafta boyu hep bu dünyalar şirini kızı düşündü.. pazar
günü, sabahın köründe kalktı, erkenden oynanacak maçı, ne maçı canım, o
dünyalar şirini kızı görmek için..
delikanlı artık kızın hiçbir maçını kaçırmıyordu.. dahası.. ankara
koleji'nin her dağılış saatinde, okul civarında oluyordu, onu bir kez daha
görmek için.. karşılaştıklarında, hafif çok hafif bir gülümseme, çok
minik bir baş eğmesi ile selamlaşır olmuşlardı.. bir defasında, yaptığına
sonra kendisi de günlerce güldü.. o gün gene tesadüfmüş gibi, okul
dağılışı kızın karşısına çıkmış, gülümseyerek selamlamış, sonra arka
sokaklara dalıp, yıldırım gibi koşarak, bir blok ötede gene karşısına
çıkmıştı. kız bu defa, iyice gülmüştü.. karşısında, sözüm ona ağır ağır
yürüyen, ama nefes nefese delikanlıyı görünce..
delikanlı, voleybol takımının kaptanını iyi tanıyordu. arkadaştılar.
sonunda bütün cesaretini topladı, kaptana açıldı.. o kızdan fena halde
hoşlanıyordu. galiba kız da ona karşı boş değildi. bir yerde, bir şekilde
tanışmaları gerekiyordu.. o zamanlar, bu işler böyle oluyordu çünkü..
kaptan "tabi" dedi.. "bu hafta sonu güzel bir konser var. biz onunla
gitmeye karar vermiştik zaten. sen de gel. hem konseri birlikte izleriz,
hem de tanışırsınız.."

"mutluluk işte bu olmalı" diye düşündü delikanlı.. "mutluluk işte
bu!.."

ve konser gününe kadar geceleri hiç uyuyamadı.. konser gününü de hiç
ama hiç unutmadı.. o ne heyecandı öyle.. konserin verildiği sinemanın
kapısında tanıştılar.. el sıkıştılar.. o güzel ele dokunduğu anı da hiç
unutmadı delikanlı.. kaptan, salona girdiklerinde, ustaca bir manevra
daha yaptı. delikanlı ile dünyalar şirini kız yanyana
düştüler.inanamıyordu delikanlı.. onunla nihayet yanyana oturduğuna, onun sıcaklığını
hissettiğine, onun nefesini duyduğuna inanamıyordu.. biraz önce tanışırken
tuttuğu el, bir karış ötesinde öylesine duruyor, delikanlı, sahnede
dünyanın en romantik şarkısı söylenirken -o an dünyanın bütün şarkıları
dünyanın en romantik şarkısıydı ya- o eli tutmak için öylesine büyük bir
arzu duyuyordu ki içinde.. ama uzatamıyordu işte elini.. her şey böyle
iyi giderken, yanlış bir hareketle, onu ürkütebileceğinden,
incitebileceğinden öylesine korkuyordu ki..
sonunda dayanamadı, sanki kolu uyuşmuş gibi, uzandı..kolunu kızın
koltuğunun arkasına koydu.. kızın omzuna değil.. koltuğun üzerine.. sonra
kız arkaya yaslandı.. bir kaç saç teli, delikanlının elinin üzerine
dokundu.. kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu artık genç adamın..
dünyalar şirini kızın saçları eline dokunuyordu çünkü.. konserden çıkarken,
kız, şakalaştı.. "sizi her maçımızda görüyoruz. alıştık nerdeyse.. yarın
adana'da da maçımız var.. gözlerimiz sizi arayacak.."
hayır, aramayacaktı. delikanlı o anda kararını vermişti çünkü.. cebinde
onu otobüsle adana'ya götürüp getirecek, hatta öğle yemeğinde bir de
adana kebap yedirecek kadar para vardı.. gece yarısı kalkan otobüse
bindi.. sabah erkenden adana'ya indi. maç saatine kadar başı boş dolaştı.
salona erkenden girdi, en ön sıraya tam servis köşesine en yakın yere
oturdu.. takımlar sahaya çıkarken, salondaki en heyecanlı seyirci oydu.
maç falan değildi sebep tabii.. ilk sette kız farkında bile değildi
onun.. nerden olsundu ki.. ikinci sette öbür tarafa gittiler..
döndüklerinde, ügüncü sette kız fark etti delikanlıyı..yüzünde çok ama çok şaşkın
bir ifade, biraz mutluluk, biraz da gurur vardı sanki.. ankara'nın hele
kolejde çok popüler bu delikanlısının onun için ta oralara geldiğini
bilmenin gururu..
maç bitti. kız soyunma odasına, delikanlı garaja gitti. tek kelime
konuşmadan.. konuşmaya gelmemişti ki.. kız "keşke orada olsaydın" demişti.
o da olmuştu işte.. hepsi o.. ona o kadar çok şey söylemek istiyordu ki
aslında..
bir gün üniversite kantininde gazete okurken, iç sayfalarda bir şiire
rastladı. daha doğrusu bir şiirden alınmış bir dörtlüğe.. söylemek
istediği her şey bu dört satırda vardı sanki.. bembeyaz bir karta yazdı o
dört satırı.. öğleden sonrayı zor etti, kolejin önüne gitmek için.. kızın
karşıdan geldiğini gördü. koşarak yanına gitti. "bu sana" diye kartı
eline tutuşturdu ve kayboldu ortadan.. kız, necip fazıl'ın dört satırını
okurken..
"ne hasta bekler sabahı
ne taze ölüyü mezar...
ne de şeytan bir günahı
seni beklediğim kadar!.."
ertesi gün öğleden sonra, tarif edilemez heyecanlar içinde kolejin
önündeydi gene.. kız karşıdan geliyordu.. bu defa yanında arkadaşları
yoktu. yalnızdı.. yaklaştığında işaret etti delikanlıya.. gözlerine
inanamadı genç adam.. onu yanına mı çağırıyordu yoksa.. evet, çağırıyordu
işte.. kalbinin duracağını sandı yaklaşırken.. "sana bir şeyler söylemek
istiyorum" dedi kız.. o da heyecanlıydı, belli.. "bak iyi dinle.. dünkü
satırlar için çok teşekkürler.. herhalde hissettin, ben de senden
hoşlanıyorum. ama senden evvel tanıdığım birisi daha var. ondan da
hoşlanıyorum ve henüz karar veremedim, hanginizden daha çok hoşlandığıma.. ve de
şu anda, onu terk etmem için bir sebep yok.."
"o zaman karar verdiğinde ve de eğer seçtiğin ben olursam, hayatında
başka kimse olmazsa, ara beni!" dedi, delikanlı ikiletmeden.. ayrıldı
kızın yanından.. bir daha voleybol maçına gitmeden, bir daha okul yolunda
önüne çıkmadan.. bir daha onu hiç görmeden..
yıllarca sonra levent yüksel'in söyleyeceği şarkıdaki sezen aksu'nun
sözlerini o zaman biliyordu sanki. aşk "onurlu" olmalıydı.. günlerce,
haftalarca, aylarca bekledi.. tıpkı, kıza verdiği o dörtlükteki gibi
bekledi.. hastanın sabahı, şeytanın günahı beklediği gibi bekledi..
heyecanla bekledi. hırsla, arzuyla bekledi. umutla, umutsuzlukla bekledi. bazen
öfkeyle bekledi.. ama bekledi.. başka hiç kimseye bakmadan, başka hiç
kimseyi bulmadan bekledi. bir gün bir şiir antolojisinde şiirin tamamını
buldu.. iki dörtlüktü şiir.. ilki kıza verdiğiydi.. bir ikinci dörtlük
daha vardı orada.. o dörtlüğü de bir kartın arkasına dikkatle yazdı..
cebine koydu..
bekleyiş sürüyor, sürüyordu.. okullar kapandı, açıldı.. aylar, aylar
geçti..bir gün delikanlı kızı aniden karşısında gördü.. "günlerdir seni
arıyorum" dedi kız. "günlerdir seni arıyorum. işte sana haber.. artık
hayatımda hiç kimse yok!.."
"yaa" dedi delikanlı.. "yaa" dedi sadece.. kalbi heyecandan ölesiye
çarparken, aylardır ölesiye beklediği an gelip çatmışken, ağzından sadece
bu ses çıkmıştı: "yaaa!.."
cebindeki artık iyice eskimiş kartı uzattı kıza.. "sana bir şiirin ilk
dörtlüğünü vermiştim ya bir gün.." dedi. "bu da sonu onun..."
sonra yürüdü gitti, arkasına bile bakmadan.. kız ikinci dörtlüğü
oracıkta okurken..
"geçti istemem gelmeni
yokluğunda buldum seni.
bırak vehmimde gölgeni
gelme artık neye yarar!.."
aradan yıllar, çok ama çok uzun yıllar geçti. delikanlı bugün hala
düşünüyor.. o uzun, çok uzun bekleyiş mi öldürmüştü aşkını? ya da
beklerken, ölesiye beklerken hayalinde öylesine bir sevgili yaratmıştı ki, artık
yaşayan hiç kimse bu hayali dolduramazdı.. o sevgilinin kendisi bile..
hayalindekini canlı tutmak için mi, canlısını silmişti yani?.. ya da..
ya da.. bir şiirin romantizmine mi kapılmış, bir delikanlılık jesti
uğruna, mutluluğunun üzerinden öylece yürüyüp mü gitmişti acaba?
delikanlı bu soruların cevabını bugün hala bilmiyor.. bilmediğini de en
iyi ben biliyorum..
çünkü, o delikanlı, bendim!...
enfes enfes
lisedeki ilk gününde, tanıdığı bir kaç arkadaşının yanında laflarken gördü onu. uzun boylu, yakışıklı, gülünce sağ yanağındaki derin gamzesi beliren bir oğlandı. kızın kalbi onu ilk gördüğü anda, sanki yerinden fırlayıp gitmek istercesine atmaya başlamıştı. saat dokuzu yirmisekiz geçiyordu. okula geleli yirmi dakika bile olmamıştı. kulakları uğuldamaya başlamıştı, gözünü ondan alamıyordu.
dört yıl boyunca okula her gün onu görmenin heyecanıyla geldi, yaz tatilleri onu görmediği zamanlar birer işkence gibiydi. teneffüsü, bahçede kuytu köşelerde sigara içerken ya da arkadaşlarıyla basketbol oynarken onu görsem diye sabırsızca beklerdi. bazen kızlarla flört ederdi onun gözü önünde, çok üzülürdü kız. onu haketmeyen, onu kendisi gibi tutkuyla sevmeyen bu kızların onunla böyle teklifsizce konuşmasına, kendisinin ise sadece uzaktan seyretmekle yetinmek zorunda kalmasına içerlerdi. bazen bir kızla elele görürdü onu çam ağacının altındaki banklarda ya da kantinde. ama yine de çocuğa değil, o kızlara kızardı. sonra neden çocuğun kendisine böyle yaklaşmadığını düşünürdü. daha mı çirkindi o kızlardan ya da daha mı aptaldı? aksine, kendisini beğenen pek çok erkek vardı etrafında. fakat o, kimseleri istemez, beğenmezdi. çünkü onu gördüğü andan itibaren, çevresindeki bütün yüzler ifadesizleşmiş, hepsi anlamını yitirmişti. kimseler yoktu gözünde, bir o vardı.
ama olmadı. dört koca yıl, her gün onu gördüğünde attı kalbi deliler gibi, elleri terledi, yüzü kızardı. ama olmadı. farketti çocuk kızı ama ciddiye almadı. nasılsa etrafında böyle bir sürü kız vardı. kendisine hayran hayran bakan, etrafında dolanan bir sürü kız!
onu en son, bir haziran gecesinde, saat onikiyi yirmibeş geçerken, kep törenlerinin yapıldığı bahçede gördü. arkadaşlarıyla konuşuyordu. kız, son kez aşık olduğu ama hiç sarılamadığı, öpemediği, koluna giremediği çocuğa baktı bahçe kapısından. elleri hala terliyor, kalbi hala deli gibi çarpıyordu ona bakarken. oğlansa farketmemişti bile kızın gittiğini. bir haziran gecesi, saat onikiyi yirmisekiz geçerken döndü kız arkasını, yürüdü arabaya doğru. gözünden bir damla yaş düştü siyah topuklu ayakkabılarının ucuna. bir haziran gecesinde, veda etti aşkına.

edit: ve facebook'tan öğrendiğim kadarıyla, bu hikayenin kahramanları yıllar sonra sevgili olmuş. vay anasını be!
rosenrot rosenrot
mükemmel insan ayhan sicimoğlu nun friends & family albümündeki en güzel parçalarından biri.sözleri de şöyle;

hani beni ölesiye sevmiştin
terk etmem de, yaşlansam da demiştin
oysa ne ala mutluyken
alemi kıskadırırken çekip gittin şimdi sen

seni artık sevemem ki bir tanem
başkasının kadınısın artık sen
ben de en güzelini, hem de en fıstığını
nerde olsa bulurum

rüyalarım oldu gerçek işte bir anda
hayat toz pembeymiş meğer ilk çıtırında
ihtiyarım diye takma, cebinde paran da varsa
vur patlasın çal oynasın
işte aşk hikayesi

artık benimle olmasan da sevgilim
yalnızlık tek sırdaşımsa yanımda
dileğim tanrıdan bir daha
o güzel günler hatrına
fırsat vermesi bana

yaşanmış ama yarım kalmışsa
anlatılmaz duygular anılarda
hissetiğim kollarında, fısıltılar arasında
sevgiydi inan bana

masallardaki eşsiz aşk hikayesi bu
sevincin ve hüznün tek ortak paydası bu
ışıltı kattın hayata, hiç ummadığım anda
karardı her şey sonra
sensiz yaşam haram bana

fizy yerli ve yabancı milyonlarca şarkıyı tek tıkla fizy'de dinle. ister web'de, ister mobilde. fizy
kızılcık şerbeti kızılcık şerbeti
14 şubat;

sevgiliyi son kez göreceğiniz ilk sevgililer günü onu görmek için haftalarca beklemeye tahammülünüz zorlanırken, onu son kez göreceğiniz günlerde yanınıza yalnız gelmemesi; sadece sizinle olmaması; üstelik dedim ya hani en başta, ilk 14 şubatta.

geldi. mideme kramplar girerek, yüreğim bir kelebeğin kanatlarının çırpışı gibi atarken üstelik dört günlük bir gezinin yol yorgunuyken sabaha kadar onu görmeyi beklemek için uyumadım.

liseli aşıklar gibi hep aynı yerde buluşmayı hayal ederken, yağmur bir ayrılık habercisi gibi yağmaya başlayınca buluşup gideceğimiz yerde, yani ortaköyde, yağmurdan saçak altına sığınan kediler gibi bir dükkan saçağında elimde şemsiye ile bekledim onu. tüm vücudum yağmur ve rüzgardan buz gibi olmuştu ama onu beklemenin sıcaklığı her şeye değerdi.

karşı kaldırımda birden göründü. elinde şemsiyesi, bana gülümseyerek, hızlı adımlarla yaklaşıyordu. o kadar özlemiştim ki donup kaldım olduğum yerde. ne bir adım atabildim, ne de bir tepki vererek mutluluğumu gösterebildim. o saçak altında öylece bana gelmesini ve sarılmasını bekledim. beni sıkıca kucakladı, kafamı omzuna dayadım. ikimiz de yağmurdan sırılsıklam olmuştuk. kendimizi ısıtmak, bir şeyler yemek ve güne güzel başlamak için her geldiğinde gittiğimiz yere kahvaltıya gittik. her zaman gittiğimiz kahvaltı mekanına aslında son kez beraber gidiyorduk, bilmeden. kahvaltımızı yaptık, ona aldığım hediyeleri teker teker açtı. ona her hediye alışımda karşılaştığım donuk teşekkür ederim. cümlesinden sonra biraz daha sohbet ettik, kalktık. kaldığı yere gidip, ona aldığım hediyeleri bıraktık.

sahilde biraz yürüyüş yaptık. yağmur dinmiş, ıslak bulutların arasından çıkan güneş içimi daha da ısıtmıştı. onu değişik bir yere götürmek istiyordum. emirgan korusuna gidip gitmediğini sorduğumda aldığım yanıt beni şaşırtmadı. gitmemişti. gitmek isteyip istemeyeceğini sordum. gidelim dedi. yokuş yukarı yürümeye başladık. köşklere yaklaşınca ona seçim sundum. seç bakalım; pembe, beyaz, sarı. hangisi? sarı dedi, ve bu cevabı da beni şaşırtmadı. sarı hüzün, özlem ve ayrılığın rengiydi. bilinçaltı mı seçmişti acaba sarı köşkü? sarı köşke doğru yürümeye başladık. bu sırada yukarıdan aşağıya doğru akan suyu konuşuyorduk. boru mu patlamıştı?

içimde o denli bir sıkıntı vardı ki bir şey olacağına emindim. sarı köşke vardık. alt kata, kafe kısmına geçip yiyecek bir şeyler istedik. yemeklerimiz geldi, bu esnada sohbet ediyorduk ve o bana beraber olduğumuz süre boyunca ilk defa kalabalık bir mekanda bağırmış ve insanların bakışlarının bana çevrilmesine neden olmuştu. hiç böyle yapmazdı ve ben o hareketi hiç mi hiç hak etmemiştim. apar topar dışarı çıktım. yaklaşık 2 saat boyunca tartıştık. o güne kadar aklımda ne kadar soru işareti, ne kadar olumsuz düşünce varsa hepsini söyledim. çekip gitmek istedim, izin vermedi. o gün orada o aşk bitmeliydi. ayrılmayarak hata yaptığımızı günler sonra anlamak üzere, birbirimizden özür diledik.

sarı köşkten çıkıp 2 saatten fazla süren tartışmamızın ardından aşağıya inip taksiye binmeye ve taksime gitmeye karar verdik. akşam galata kulesinde yemek rezervasyonu yaptırmıştı. oraya gidecektik. ayaklarım geri geri gidiyordu. taksiye bindiğimizde dakikalarca döktüğüm gözyaşlarımdan yanan gözlerimi kapayıp, onun omzuna koydum başımı. gözlerimi açtığımda yolu yarılamıştık ve o taksi şöförü ile sohbet ediyordu. yol bitti. ancak içimdeki sıkıntı hala geçmemişti. akmnin önünde indik, sadece zaman geçsin ve ilk tanıştığımız yer ile aynı adı taşıyor diye, gloria'da oturup birer kahve içtik. oradan kalkıp galata kulesine yürümeye başladık. kuleye vardığımızda altında oturup alaca karanlık havayı izledik. belki de ben, ilk buluşmamızda gittiğimiz yerde bir kez daha oturmak istemiştim bilmiyorum.

o gece yeryüzünde onun dışında herhangi bir adamla asla ve asla beraber olamayacağımı düşündüm. çok uzun süredir ilk defa çok güldüm, çok eğlendim. ve gecenin sonunda beni evime bıraktı ve o da kaldığı yere döndü.

o akşam, o an, aslında onu kaybettim ben. o benden gitti. uzanıp tutmak istedim ama kafasını ardına çevirip bakmadı bile. ben ise yatağıma yatıp o an için nedenini bilmediğim ama şu an anladığım şekliyle onun beni sevmesine rağmen benden uzaklaşmasını hazmedemediğim için ağladım.

ertesi gün o ve ailesiyle, kahvaltıda buluştum. içimdeki sıkıntı daha da büyüdü. kalbim sanki bir balondu ve içeride biri o balonu her an daha da şişiriyordu. ailesinin yanından ayrıldık. sahilde bir hayli yürüdük. akreple yelkovan birbiriyle yarış edecek, akrep yelkovanı geçecek ve ben onu yine uzaklara gönderecektim.

zaman gelmişti. ikimizde aynı saatte almıştık biletlerimizi. o şehrine, bense başka yerlere gidiyordum. son kez öptük birbirimizi. servislerimize bindik bir yolun iki farklı tarafından. yolun karşısında servisin içinden bana bakıyor ve hüzünlü bir ifade ile el sallıyordu. aynı anda servislerimiz hareket etti ve arkamıza bakarak birbirimizi bir karınca kadar görene dek el salladık. önüme döndüğümde o artık çok uzaktaydı.

ve tam bir ay sonra,

14 mart...

bana öyle şeyler söyledi ki beni ondan ayrılmak zorunda bıraktı. beni sevdiğini, ondan ayrılmamam gerektiğini söylese bile artık daha fazla uzatmam anlamsız olurdu.

ayrıldım.

benden sonra hayatımın en önemli kişisini 2. tekilden 3. tekile çeviren yegane insandı o.

sonra ne bir arayan oldu telefonumu, ne de bir soran oldu nette halimi hatırımı. benim o gün bittiğini düşündüğüm ilişkim, peşimden ne kadar seniseviyorum. cümleleri edildiyse bile, aslında daha önceleri bitmişti. hayatımın sonuna kadar da beklesem, ben de ayrılmış olsam aramayacaktı. ben bu sessizliği hak etmemiştim. içimde yaşıyorum ben duygularımı, kalbim savaş alanı demesi bana tepkisiz kalmasını gerektirmiyordu. o tepkisiz kaldıkça ne kadar yanıldığımı anladım ve hala da anlıyorum. canı bile yanmamıştı, yansaydı bu denli sessiz kalıp, bu denli sen kimsin ki anlayışını hissettirmezdi eminim.

hiçbir sevgiliye güvenmemeye, benim sevdiğim değil, beni seven bir insanla beraber olmaya ve ailesi ile sevdiği insan arasında köprü olmayan biriyle olmamaya yemin ettim ben o gün.

"yazıklar olsun" demiştim son kez.

"yazıklarolsun." gerçekten.
benjolover benjolover
hatırlanamayan bir telefon numarasının asla unutulmayan bir telefon numarasına dönüşmesini anlatan bir hikayedir benimkisi.bundan yaklaşık 2sene önce yurtdışında üniversite eğitimimi görmekle meşguldum.günlerden cumaydı,canım epeyce sıkkındı çünkü iki önemli finalimden ff almıştım.yemek yapmak,çamaşır yıkamaktan da sıkılmıştım.başka bir dünyanın içine girmek istiyordum,kendi sıkıcı ve anlamsız dünyamdan uzaklaşmak.oda arkadaşımın gazıyla kendimi bir salsa barda buldum.hiç dans etme havamda değildim halbuki.elif ise koptukça kopuyor mekandaki latinolarla eğlencenin dibine vuruyordu.ben neden eğlenemiyorum diye kızdım kendime.o bara gitmek için verdiğim taksi parasına,yaptığım makyaja,özenerek fön çektiğim saçlarıma yazık olurdu böyle davranırsam.hem eğlenmeyeceksem neden gitmiştim ki oraya.bu endişelerin üzerine,bara gidip hiç tanımadığım portekizli bir erkekle tam 8 tequila shot attım.alkol beni o dünyaya götürecekti biliyordum.elif kendini öyle dansa kaptırmıştı ki yokluğumu farketmedi.portekizli elemanın bana yazdığını anladığım an elifi aramaya koyuldum.sahnenin tam ortasında hırkasını sallaya sallaya zencileri eğlendiriyordu.tequila shotlarda gerçekten işe yaramaya başlamıştı.keyfim yerine gelmişti ve içim inanılmaz bir dans etme istediğiye dolmuştu.tam o sırada tarkanın şıkıdım şıkıdım şarkısı çıkınca kendimi sahneye attım.yetmezmiş gibi milletide sahneye çıkardım.esmer yüzlü bir çocuk yaklaşıp korkunç fransız aksanlı ingilizcesiyle'çok güzel dans ediyorsun'dedi.umursamadım.ardından telefon numaramı istedi.'neden sana telefon numaramı verecekmişim ki'dedim.barlarda tanıştığım erkeklere telefon numaramı vermek pek adetim değildi.'çünkü eminim,biz muhteşem bir ikili olacağız'dedi.o an durdum ve düşündüm'amerikan filmlerinde çiftler ilk görüşte aşık olurlardı birbirlerine.çok romantik ,şahane bir ilişkileri olurdu.birbirleri için okullarını,evlerini ,eski hayatlarını bile geride bırakırlardı.ben aşk için bir piyango bileti almaktan bile çekiniyordum halbuki.hem ölürmüydüm numara mı versem?beni bir daha aramamasını söylerdim olur biterdi.tequilalar gittikçe etkisini gösteriyor,başım durmaksızın dönüyordu.elifin beni taksiye bindirişini hatırlıyorum ve yurt odamızdaki banyoya yetişemediğim için üzerine kustuğum kilimi.ertesi gün saat akşam 5e geliyordu.elif mışıl mışıl uyuyordu.telefonum çaldı.kalın bir erkek sesi'derya ben simon.sizin yurdun önündeyim.yarım saate kadar aşağıya inebilir misin'dedi.'siz kimsiniz,ben sizi tanımıyorum,numaranızda bende kayıtlı değil.nerelisiniz'dememle sesi kalın kişinin aslında dün gece telefon numaramı verdiğim erkek olduğunu anladım.'ben uyuyorum ya hemde başım korkunç derecede ağırıyor sen kimsin allahtan belanı mı arıyorsun'demek yerine nedense'peki tamam yarım saate gelirim'dedim.macera kokuları geliyordu burnuma,söz vermiştim bu kez çılgın kız olacaktım.bu simon denilen çocuk nereliydi bu arada.hem benim nerede kaldığımı da nerden biliyordu.yoksa anlatmışmıydım ona daha fazlasını.hemen elifi uyandırdım,arayanın kim olduğunu söyledim.oda epeyce heyecanlanmış olsa gerek ki kalktı ,kendine ve bana kahve hazırladı.aynadaki ben saçlarının arasına kusmuk girmiş,rimelleri akmış,allığı dağılmış bendim.hızlı bir duş,temiz saçlar ve sade bir makyajla kendimi yurt girişinde buldum.kalbim pır pır atıyordu.ilk defa bu kadar çılgın ve kontrolsuz,olabilecekleri düşünmeden yaşamanın vermiş olduğu keyifle gülümsüyordum .evet ordaydı,dün gece gördüğüm o esmer çocuk tam oradaydı.gülen gözlerle gözlerimin tam içine baktı ve önceki gecenin ,sigara dumanlarının,sarhoş insanların,yüksek sesli müziğin tersine güneşin battığı,etrafın mis gibi çicek koktuğu,bisiklet süren insanların mutlu gözüktüğü keyifli bir cumartesi gününde yeniden tanıştık.yepyeni bir dünyanın içindeydim artık.başka bir ülkede başka bir ırktan başka bir dinden bir sevgili ile ders çalışıyor,yemek yapıyor,tenis oynuyor,bulaşık yıkıyordum.sokaklar gözüme hiç olmadıkları kadar güzel gözüküyordu.akşam olunca ışıkları yanan evler,kafelerde şaraplarını yudumlayan aileler.hayat ne kadar güzeldi.okuduğum şehir gerçekten dünyanın en güzel şehriydi sanki.turistik faaliyetler yapmak hiç bu kadar keyifli olmamıştı.yürümekten nefret eden ben,onunla tüm şehri yürümeye bile razıydım.sabahları onun mesajlarıyla uyanmak ne kadarda güzeldi.onunla dans etmek,salaş bir kafede oturup yıldızları seyretmek hayatın en keyifli anları sayılabilirdi.evet,amerikan filmleri nin içindeydim.benim içinde olduğum film en romantik olanlarındandı belkide.
sonra ne mi oldu?2 sene süren bir aşkın ardından,okullarımız bittikten sonra ikimizde ülkelerimize
geri döndük.hala beraber değiliz.olmamalıydız da.çünkü her güzel şey sonsuza dek sürmüyor ve bazı şeyleri tadında bitirmek gerek.şimdi yazarken olduğu gibi bazen onu gerçekten çok özlüyorum.herşeyin başladığı o salsa bara gitmek,ordaki şarkıları dinlemek,onu hayal etmek.ancak mutluyum çünkü çekmecemde ondan öğrendiğim fransızca kelimelerin ve yemek tariflerinin olduğu defterlerim,bana yazdığı aşk mektupları,çekildiğimiz yüzlerce resim ve gittiğimiz yerlerden topladığımız onlarca peçete,bilet ve kart var.yaşadıklarımız bana bir çekmece kadar yakın.ayrıldığımız için üzgün değilim,aksine hiç aşık olmamış biri olarak ölmeyeceğim için çok mutluyum.ve evet,tanımadığım o numara hala aklımda ve sanırım aklımın bir köşesinden hiç silinmeyecek...
1 /