boya

ilim ilim
tarih öncesi çağlardan beri bilinen fakat 1880,2lerden itibaren sanayi dalı haline gelerek günlük kullanıma girmiş maddelerin bir örneği de boyalardır. inebolu, safranbolu'da daha çok gördüğümüz aşı boyası, doğal mineral pigmentidir. hidratlı demir oksidin, hidratlı alüminyum oksit ve silisle etkimesinden oluşur. ham veya kireç halindesarı veya kırmızı renkte bulunur ve demir oksidin oranına göre manganez oksidin karıştırılmasıyla kahverengi ve daha koyu tonlar elde edilir. atmosfer etkilerine karşı çok dayanıklı olduğu gibi, başka renkeleri örtücü gücü de yüksektir. kırmızı renk, sarı pigmentlerin250 dereceye kadar ısıtılmasıyla hazırlanır. boya, inceliğine göre 6 sınıfa ayrılarak su ve tutkalla uygulanır.
eski çağlarda aşı boyasının merkezlerinden biri sinop'tu ve buranın ihraç ürünleri şehrin adıyla damgalandığından, sinopia ve sinoper avrupa'da kırmızı aşı boyasının adı olmuştu.
1870'te henry alden sherwin ortaklarına hazır boya üretimine geçmeyi önerdi fakat destek görmedi. edward williams ile yeni bir ortaklık kurdu ve uzun uğraşlar sonucu 1880'de piyasa hazır boyayı sürebildi.
türkiye'de ise yaşar holding 1945'te kuruldu. dyo 1954'te üretime başladı. 1954'te marshall, 1956'da polisan, 1969'da çbs faaliyete geçti.
geçmiş zaman yolcusu geçmiş zaman yolcusu
"yedionbeş vapuruna yetişmek için koştum. bana vapuru kaçırmak için koşuyorum gibi geliyordu. taşlara çarpa çarpa yolunu bulmaya çalışan su gibi… bu fikri hemen attım zihnimden. içim boş muydu neydi. belki nerden gelip nereye gittiğimi bulmaya çalışıyordum. iskeleye geldim. ortalıkta kimsecikler yoktu. vapura çıkarken ürperdim. kalın halatı elinde tutan aceleci iskele görevlisi tuhaf tuhaf yüzüme baktı. oldum olası sevmem bu bakışları… şimdi geri dönüp… denizi boydan boya geçerken en çok kimi sevdiğimi düşündüm. kendimi değildi tabii. bazı zorunluluklar vardı. bazılarını sevmek gerekirdi mesela. bunun ölçüsü neydi ki? mesela denizi sevmek mi lazımdı? hani şu kulakları sağır eden korkunç gürültüler pahasına üzerinden –şükür ki– geçebildiğimiz denizi mi? yaramaz bir çocuğun eline düşmüş bir hacıyatmaz gibi vapuru sallayan deniz… sevsem neydi ki? öğleyin yediğim yemeğin acısı midemi kemiriyordu. muhtaç olmayacaksın… mesela insanı ben yaratsaydım… tövbe tövbe… kötü yemeğin yarattığı günah halesi… elimi farkında olmadan yanımdaki adamın dizine koymuşum. yüzüme bakmadan dizini çekti. dokunmak çok anlamlı bir davranış mı? mesela denize dokunsam onu sevdiğim anlamına mı gelir bu?

vapur iskeleye yanaştı. karaya çıkarken henüz hiçbir sorunu çözememiştim. biraz sonra karşıma çıkacaktı halbuki: sarsak sarsak yürüyerek karşıma dikilecekti. ben, diyecekti, susacaktı. onunla en son ne zaman karşılaştığımı unutmuştum. caddenin karşısına geçerken uğultulu bir kalabalık sökün etti. denizi yaran vapurun uğultusunu andırıyordu. bu kalabalığa herkes küfrediyor. bundan böyle kimse deniz… allah belasını versin, gene söyledim. en sevdiğim kuş, yalıçapkını… birisi sorsa, "insan yalıçapkınlarını sevmek zorundadır." derim. bunu gazeteye yazacağım. biraz sonra onunla karşılaşacaktım, ama henüz zihnim bulanıktı. her şeyim bulanıktı. uzuvlarım eriyip yağlı boyaya dönüşüyor, sonra da tuhaf bir renk karışımı oluşturuyordu sanki. kendimi yağlı boya gibi hissediyordum, evet. insan olsun da ömrü boyunca bir defa böyle hissetmesin. mesela ben… deniz mavisinin, eriyen serçe parmağımdan süzülmüş olduğuna yemin edebilirdim o anda.

aniden karşıma çıktı. hiç hazırlıksız bir ânımdı. ben, dedi, sustu. onu sahildeki parka doğru sürükleyip kucağıma yatırdım. yüzünü okşadıkça tuhaf, sert bir yüzeye dönüşüyordu. biraz yoklayınca, bunun bir resim defteri olduğunu anladım. evet, iyice bakınca bunun bir resim defteri olduğu anlaşılıyordu. gün gibi ortadaydı. ona çizeceğim resmi tasarlamam lazımdı şimdi de. bu bir resim defteriydi, ama benimle konuşmaya çalışıyordu. ona cevap vermeye çalıştıkça ağzımdan renkli baloncukların çıktığını görüyordum. beyaz sayfaya ulaşıp patlıyor, sonunda tuhaf şekiller oluşturuyorlardı. bu halde nasıl konuşacaktım? sonunda buraya gelirken bindiğim vapurun resmini çizmeye karar verdim. birden bu vapurun yedionbeşte hareket edeceği geldi aklıma. yetişmek için acele etmek gerekiyordu."*