brief einer unbekannten

yesilcuppelipenguen yesilcuppelipenguen
stefan zweig'ın neden gelmiş geçmiş en iyi novella yazarlarından biri olduğunun en güzel kanıtıdır "bilinmeyen bir kadının mektubu".

küçücük boyutuna rağmen ağırlığı ton çeker. bir solukta okunur ama hazmetmesi zaman alır. insanın içine işler bu güzellik ve hep orda kalır...

tadımlık:

"(...) şimdi artık benim için yalnız sen varsın dünyada, yalnızca sen, benimle ilgili hiçbir şey bilmeyen sen, bu arada hiçbir şeyden haberi olmayanı oynayan veya her şeyi ve herkesi alaya alan sen. evet, yalnızca sen, beni asla tanımamış olan ve hep sevdiğim sen."


"insanların arasında yalnız olmaktan daha korkunç bir şey yoktur."
sade bir sessizlik sade bir sessizlik
kadın, adamı gördüğü ilk andan itibaren ağladı. bu ağlayışı en büyük nimet bildi.
adam ise kördü kadına.
baktı, dokundu, kokladı, tattı.
ama... ama körce.
demek ki ışık gideremez bütün karanlıkları.
bazı pencerelerin görünmez, göstermez perdeleri varmış demek.
ölüm, hususî bir parıldayış; ölüm, perdeleri biraz olsun aralayanmış.
hogwartstan kaçan kız hogwartstan kaçan kız
stefan zweig'ın harika bir eseri.
sevginin saflığını,yüceliğini ve sonsuzluğunu harika bir üslupla ve kurguyla anlatıyor.

eser upuzun bir mektubu içermekte,genç bir kadının mektubunu.tutkusunu,sevgisini,özlemini,umutsuzlukla savaşını her bir satırda hissedebiliyorsunuz.
karyatid karyatid
kaybedilen bir masumiyetin ardında hiç unutulmayan , hep yaşatılan ve sadece bir kadının büyüttüğü bir aşkın mektuplaştırılmış halidir.

çocukluk masumiyetiyle başlanılıp ergen ateşiyle yanıp kadın halleriyle büyüyüp yine kadını yakan bir platonik aşk.

bir solukta okunabilinecek, karşılıksız sevmeleriniz varsa canınızı acıtabilecek eserlerden, okuyunuz.
merabadünyalı merabadünyalı
aşkın en tutkulu ve en uç halini isimsiz bir kadının ağzından anlatan psikolojik bir stefan zweig öyküsü.
bazı yönlerden tartışmaya açık olsa da kadın-erkek hakkında cesur tespitler içerir.

''...bir kadının yüzü bir erkek açısından heralde alışılmadık ölçüde değişkendir, çünkü böyle bir yüz çoğunlukla tutkunun, bazen bir çocuksuluğun, bazen bir yorgunluğun sadece aynasıdır ve aynadan yansıyan görüntü kadar çabuk akıp gider, yani bir erkek açısından bir kadının çehresini yitirmek çok daha kolaydır, zira geçen yılların o çehrede yarattığı değişiklikler ışık ve gölge oyunu gibidir, giysiler ise her defasında çehreleri farklı çerçeveler içinde gösterir. ....''
yuki onna yuki onna
stefan zweig'in 1922 yılında kaleme aldığı düşünülen, isimsiz bir kadının karşılıksız aşkına yazmış olduğu mektupları içeren kitabıdır.

etkileyici anlatımı ile bu kısacık kitaba sonsuz duygu ve koca bir yaşam sıkıştırmış yazar, "mutlak aşk" kavramını derinlemesine sorgulatır...




***

beni teselli edecekler ve birtakım sözcükler söyleyecekler, sözcükler, sözcükler; fakat ne yardımı dokunabilir ki sözcüklerin bana? biliyorum, ondan sonra yine yalnız olacağım. ve insanların arasında yalnız olmaktan daha korkunç bir şey yoktur.

tabarin'de bulduğun bir orospuydum senin için, yalnızca o kadar -ödemiştin, evet ödeme yapmıştın bana! senin tarafından unutulmuş olmak yeterli değildi, bir de aşağılanmak zorundaydım.

sen, beni asla, asla tanımayan, bir su birikintisinin yanından geçercesine yanımdan geçip giden, bir taşa basarcasına üstüme basan, hep, ama hep yoluna devam eden ve beni sonsuz bir bekleyiş içerisinde bırakan sen, kimsin ki benim için?

***
digital militia digital militia
iki hafta önce toplu bir kitap siparişi verdim, 20-25 kitap vardı sanırım. bu kitap sepete eklediğim son kitaptı, küsüratlı olmasın dedim bakiye, sağdaki önerilen kitaplar kısmında gördüm bu kitabı. yazarın satranç kitabını okumuştum, hem içerik, hem üslûp olarak beni bi' hâyli tatmin eden bir kitap olmuştu. neden olmasın ki dedim kendi kendime, ekledim sepete, ne tanıtımına baktım, ne kapağına, ne iç sayfalarına. sipariş verildi, uzun süren bir bekleyişten sonra kitaplar geldi. başta birkaç kitabı okudum, sonra gözüme çarptı bu kitap. aldım, şöyle bi' arkasını okudum, hafiften bir duraksadım. arka kapağında tam olarak şöyle yazıyordu kitabın:

"bilinmeyen bir kadının mektubu'nun kadın kahramanını sadece uzun bir mektubun yazarı olarak tanıyoruz. kadının hayatı boyunca sevmiş olduğu erkek için kaleme aldığı bu mektubun "gönderen"inin adı yoktur. mektubun başında tek bir hitap vardır: "sana, beni asla tanımamış olan sana." kadın büyük tutkusunu hep bir "bilinmeyen" olarak, tek başına yaşamaya razıdır, bu aşk öyküsünde "taraflar" değil, sadece tek bir "taraf" vardır. böylesine, gerçek anlamda aşk denilebilir mi?

zweig, okurunu bir kez daha insan psikolojisinde eşine pek rastlanmayan bir yolculuğa davet ediyor. bu yeni yolculuğun sonunda "mutlak aşk" kavramının şimdiye kadar bilinmeyen kıyılarına varmayı amaçlamış olması da bir ihtimal."

kitaba başlamakla başlamamak arasında kararsız kaldım kısa bir süre, 50-60 sayfa bir kitap dedim kendi kendime sonra, okumaya başladım. muhtemelen hayatımda okuduğum en uzun kitaptı.

bu eserde stefan zweig, elle tutulamayan, gözle görülemeyen "soyut" bir kavramı son derece somut bir şekilde ortaya koyuyor. naçizane edebiyat geçmişimde bu seviyeye gelebilen çok yazar görmedim açıkçası. her ne kadar niyetim "kısa bir okuma" olsa da son derece uzun bir okuma oldu bu benim için. aldığım notlar, işaretlediğim noktalar, altı çizilen satırlar ve daha niceleri. bu giride de o noktaları paylaşacağım şahsî görüşlerim ve yorumlarımla.

tahmin edeceğiniz gibi bu noktadan sonra spoiler içerecektir giri, bilginize.

"sana, beni asla tanımamış olan sana,"

mektubu yazan kadının mektubu yazdığı adama hitap şekli bu.

"ama sevgilim, kendimi ne zaman sende bütünüyle ve sonrasız olarak yitirdiğimi hâlâ gününe ve saatine kadar hatırlıyorum. okuldaki bir kız arkadaşımla gezintiye çıkmıştık, sonra binanın kapısında durmuş çene çalıyorduk. o sırada bir otomobil geldi, durdu ve sen, çekiciliği benim için bugün bile süren o sabırsız ve esnek tarzınla hemen arabanın eşiğinden atlayıp kapıya gitmek istedin. elimde olmaksızın sana kapıyı açmak zorunluluğunu duydum ve böylece yoluna çıktım, neredeyse çarpışacaktık. sen, bir sevecenlik gibi olan o yumuşak ve insanı sarıp sarmalayan bakışınla bana baktın -evet, başka türlü anlatamam, sevecenlikle gülümsedin ve çok kısık, neredeyse mahremiyet ifadesi taşıyan bir sesle konuştun: "çok teşekkür ederim fraulein."

kadın, adama âşık olduğu ilk anı yazıyor burada. gerçekten de böyle değil mi? âşık olduğunuz ortamı, tarihi, günü, havayı, bulunduğunuz mekânı, her şeyi ama her şeyi en ince detayına kadar hatırlamıyor musunuz? özellikle âşık olduğunuz insanı, saçını, gözlerini, bakışını, sesi, konuşmaları?

"o andan başlayarak seni sevdim. biliyorum, kadınlar bu kelimeyi sana, senin gibi hep şımartılan bir erkeğe çok sık söylemişlerdir. fakat inan bana, seni kimse o kız kadar, yani benim kadar, olduğum ve senin için hep öyle kalan ben kadar köle gibi ve bir köpeğin sadakatiyle kendini adayarak sevmedi, çünkü yeryüzünde hiçbir şey kuytuluklardaki bir çocuğun fark edilmeyen sevgisiyle karşılaştırılamaz; çünkü bu sevgi, yetişkin bir kadının tutkulu ve bilinçaltında hep talep eden aşkının hiçbir zaman olamayacağı kadar umarsız, kendini karşısındakine hizmet etmeye adayan, boyun eğen, hep pusuda yatan ve tutkuyla yoğrulmuş bir sevgidir. sadece yalnızlık çeken çocuklar tutkularını bütünüyle, dağılmaksızın koruyabilirler, ötekiler, duygularını başkalarıyla beraberlik atmosferinde gevezeliklerle harcarlar, yakınlıklarla köreltirler, aşk hakkında çok şey okumuşlardır, duymuşlardır ve aşkın ortak bir kader olduğunu bilirler. onunla bir oyuncakmışçasına oynarlar, tıpkı ilk sigaralarını içen erkek çocukları gibi, onunla böbürlenirler. oysa bana gelince, benim içimi dökebileceğim kimsem yoktu, kimse bana bir şey öğretmiş ve beni uyarmış değildi, deneyimsizdim ve her şeyden habersizdim: kendimi kaderime bir uçuruma atlarcasına teslim ettim."

kadın içinde bulunduğu yalnızlığı anlatıyor adama. sahip olduğu aşkın derinliğiyle ilgili ufak ipuçları veriyor aslında. fark eden bir şey yok aslında, zira kendi sözcükleriyle söylediği gibi; tutkulu ve bilinçaltında hep talep eden aşkının hiçbir zaman olamayacağı kadar umarsız, kendini karşısındakine hizmet etmeye adayan, boyun eğen, hep pusuda yatan ve tutkuyla yoğrulmuş bir sevgidir. bütünüyle teslimiyet, mutlak bağlılık ve kesinlik.

"sen, benim için –sana nasıl söyleyebilirim? bu konuda her girişim yetersiz kalır–, evet, çünkü sen benim için her şeydin, bütün hayatımdın. benim için her şey, ancak seninle ilintili olduğu ölçüde vardı, hayatımdakilerin hepsi ancak seninle bağıntılı olduğu ölçüde anlamlıydı. bütün hayatımı değiştirmiştin. o güne kadar okulda kayıtsız ve sıradan bir öğrenci iken, ansızın birinci oldum, gecenin geç saatlerine kadar pek çok kitap okuyordum, zira senin kitapları sevdiğini biliyordum, senin müziği sevdiğine inandığım için birdenbire, neredeyse inatçı bir ısrarla ve annemi hayretler içerisinde bırakarak piyano çalışmaya başladım. hoşuna gidebilmek ve sana layık görünebilmek için giysilerimi temiz tutuyor ve söküklerini dikiyordum, ve eski okul önlüğümle –annemin eski bir ev elbisesinden bozmaydı– sol tarafındaki eski ve dört köşe lekeden dolayı kendimi korkunç hissediyordum. onu fark edip beni aşağı görmenden korkuyordum; bu yüzden ne zaman korkudan titreyerek merdivenlerden yukarıya koşsam okul çantamı lekenin üstüne bastırıyordum. oysa bu, son derece aptalcaydı: çünkü sen beni asla, neredeyse hiçbir zaman görmedin."

kadın bu cümleleriyle aşkının hayatını ne oranda değiştirdiğini, hayatında nasıl bir etki yarattığını anlatıyor. sahiden de bu şekilde; âşık olunan insan için yer yer alçalıyorsunuz, yer yer yükseliyorsunuz, duruma göre değişiyor. yaptığınız hiçbir şeyden gocunmuyorsunuz, hiçbir şey anlamsız gelmiyor, zira her şey onunla anlam kazanıyor. kadının âşık olduğu adam kitapları seviyor, kız da kitap okumaya başlıyor. bir şekilde dikkatini çekebilme umuduyla piyano çalmaya çalışıyor, estetik görünme kaygısıyla kıyafetlerine daha çok özen gösteriyor, derslerinde daha başarılı oluyor, yaptığı her şeyde bir itkiye sahip oluyor. fakat çabalarının hepsi beyhude, zira hiçbir zaman fark edilmiyor.

"senin hakkında her şeyi biliyordum, her alışkanlığını, her kravatını ve her elbiseni tanıyordum, tanıdıklarının kimler olduğunu kısa zamanda öğrenmiş ve aralarında ayrım yapmaya başlamıştım, onları hoşlandıklarım ve bana itici gelenler diye sınıflandırıyordum: on üç yaşımdan on altı yaşıma kadar her saat sende yaşadım."

burada şu anki adıyla "stalking" müessesesi ele alınıyor. âşık olunan insan, çevresindekiler, çevresindeki o insanların sınıflandırılması, potansiyle tehditler, sevilen insanlar, sevilmeyen insanlar, zararsızlar ve arch-nemesis olan karakter. görünen o ki zamanın değiştirmediği bazı şeyler var ve âşık bir insanın âşığına duyduğu bu takıntılı duygu ve durumlar bütünü de onlardan biri.

"bir gün annem beni biraz resmi bir ifadeyle odasına çağırdı; ciddi bir şey konuşmak istediğini söylemişti. bunun üzerine rengim soldu ve kalbim ansızın deli gibi atmaya başladı; bir şeyler sezmiş, anlamış olabilir miydi? ilk düşündüğüm sendin, beni dünyaya bağlayan sırdı. fakat annem de sıkılgan görünüyordu, beni bir iki kere sevgiyle öptü (bu, normalde asla yapmadığı bir şeydi), kanepede yanına çekti, sonra çekingen ve utangaç bir ifadeyle anlatmaya başladı; kendisi de dul olan akrabası, ona evlenme teklif etmişti ve annem de, her şeyden önce beni düşünerek, bu teklifi kabul etmekte kararlıydı. kanım, yüreğime daha bir sıcak dolmaya başlamıştı: içimden cevap olarak yalnızca tek bir düşünce, sana ait düşüncem yükseliyordu. ancak, "ama burada kalıyoruz değil mi?" diye kekeleyebildim. "hayır, innsbruck'a taşınıyoruz, orada ferdinand'ın güzel bir villası var." ondan sonrasını duymadım. gözlerim kararmıştı. sonradan bayılmış olduğumu öğrendim; annem kapının arkasında beklemiş olan üvey babama anlatırken duydum, ellerimi açarak geri gitmiş, sonra da kurşun gibi yere yığılmışım. sonraki günlerde neler olduğunu, kendimi güçsüz bir çocuk gibi onların aşırı güçlü iradeleri karşısında nasıl savunmaya çalıştığımı sana anlatamam: şimdi bütün bunları düşünürken, kalem tutan elim hâlâ titriyor. gerçek sırrımı ele veremezdim, bu yüzden karşı koyuşum sadece inatçılık ve kötülük diye algılandı."

burası kitabın kırılma noktalarından biri, zira kızın hayatında önemli bir değişime sebep oluyor. annesi evleniyor ve bunun sonucunda kızıyla birlikte başka bir şehre gidecek. neresi olduğunun hiçbir önemi yok, karşı komşusunun âşık olduğu insan olmadığı bir yer, ondan uzak bir yer. ve eli hâlâ titriyor, yaşadığı bu olay bütünüyle bir travma onun için. o denli gerçek, o denli vurucu.

"sana yemin ederim ki, bunun içinde şehveti çağrıştıran bir düşünce yoktu, senden başka hiçbir şey düşünmediğim için bu konuda hâlâ bilgisizdim: yalnızca seni görmekti istediğim, bir defa daha görmek, sana sarılmaktı. sonra, sevgilim, bütün gece, bütün o korkunç ve uzun gece boyunca seni bekledim."

kadın burada adama duyduğu aşkın saflığından bahsediyor. hiçbir şekilde tâlep etmeyen, bir şehvet barındırmayan aşkıyla nasıl yetinebildiğini, bundan nasıl memnun olduğunu anlatıyor. adamı görmek için beklediği sürenin sonsuzluk kadar uzun gelmesi de son derece olağan o durumdaki bir insan için.

"kimi zaman saatler boyu bekledim ve sen sonunda tanıdıklarının eşliğinde evinden çıkıp gittin, iki defa seni kadınlarla birlikte de gördüm; artık bir yetişkin olduğumu, sana olan duygumun farklılığını, seni kendinden çok emin bir ifadeyle koluna girmiş yabancı bir kadınla yürüyüp gittiğini gördüğümde ansızın geliveren ve ruhumu parçalayan yürek çarpıntısından da anlayabiliyordum. gerçi arkası hiç kesilmeyen kadın ziyaretçilerini çocukluk günlerimden biliyordum, oysa şimdi bundan bedensel bir acı duymaya başlamıştım, bir başka kadınla olan bu apaçık ve tensel yakınlık bende bir gerginlik yaratıyordu, bu gerginlik sözünü ettiğim yakınlığa yönelik olarak düşmanca ve aynı zamanda o yakınlığı paylaşma talebini içeren bir duyguydu. bir gün, o zamanlar içimde taşıdığım ve belki varlığını şimdi de sürdüren çocukça bir gururun etkisiyle, evinden uzak kalmayı denedim; ama direnmeyle ve başkaldırıyla geçen o bomboş akşam korkunçtu. hemen ertesi akşam yine kaderime boyun eğmiş olarak evinin önünde beklemedeydim, uzun süren kaderim boyunca bana kapalı kalan hayatının önünde hep yaptığım gibi yine bekliyordum."

bu noktada kadın, sahip olduğu aşkın kendisine fiziksel acı vermesinden bahsediyor, zira artık küçük bir kız çocuğu değil. bu sebepten ötürü istekleri, düşünceleri, hayâlleri, her şey, ama her şey daha talepkâr. âşık olduğu argo tabirle tam bir zampara, womanizer bir adam yani. bunu gören kadın da kıskançlığına engel olamıyor, önceleri onu görmekle, onun için bir şeyler yapmakla yetinebilen kadın, içinde büyüyen bu kıskançlığa engel olamıyor. fakat bütün bunlar onu durduran bir şey değil. durdurmak bir yana, yavaşlatmıyor bile hiçbir şeyi.

"düşün ki –biliyorum, kulağa çok sıradan geliyor, ama başka nasıl söylenir bilmiyorum–, kapına kadar uzanan her şey bütün bir hayat boyunca sadece gerçeklikti, bulanık bir günlük dünyaydı, kapından sonra ise çocuğun büyülü dünyası, alâeddin'in ülkesi başlıyordu, düşün ki, şimdi sendeleyerek geçtiğim bu kapıya daha önce belki bin defa yanan gözlerle bakmıştım ve işte ancak o zaman çökmekte olan o dakikanın hayatımdan neleri alıp götürdüğünü sezebilirsin –ama, dediğim gibi, yalnızca sezebilirsin, fakat asla bütünüyle bilemezsin, sevgilim."

kitabın en can alıcı noktalarından birisi. kadın âşık olduğu adamın evine giriyor, küçük bir kız olarak değil, bir kadın olarak, her şeyden bağımsız bir birey olarak. bunlardan daha önemlisi, hiçbir zaman anlaşılamayacağını bilmesi. çünkü gerçekten, sadece sezebilirsin.

"şimdi kalkıp kendimi sana bir bakire olarak verdiğimi söylersem, yalvarırım beni yanlış anlama! çünkü seni suçlamıyorum, sen beni ne kendine çektin, ne yalanlarla aldattın ne de baştan çıkardın –ben, evet ben kendimi sana zorladım, kucağına attım, kaderime attım. seni asla, ama asla suçlamayacağım, hayır, yalnızca sana hep teşekkür edeceğim, çünkü o gece benim için inanılmaz ölçüde zengin, hazzın parıltılarıyla dolu ve mutluluktan uçurucuydu. karanlıkta gözlerimi açtığımda ve seni yanımda hissettiğimde, yıldızların üzerimde olmadığına hayret ettim, gökyüzü öylesine yakınımdaydı –hayır, asla pişman olmadım sevgilim, o saatlerden ötürü asla pişmanlık duymadım. hâlâ hatırlıyorum: sen uyuduğunda, senin nefesini duyduğumda, bedenini hissettiğimde ve kendimi sana onca yakın bulduğumda, mutluluktan karanlıkta ağladım."

kadının burada anlattığı ilk cinsel ilişkisi, âşık olduğu adamla. burada (veya bundan kısa bir süre sonra yaşanan ilişkilerde) hamile kalıyor. bu satırları yazarken çocuğunun ölü bedeni odada mevcut, buz gibi, ruhsuz bir şekilde orada duruyor. bundan önce yaşadıkları zorluklar, katlanmak zorunda kaldığı hisler, sonsuzluktan hâllice geceler, kısacası aşkından sebep yaşadığı acıların hiçbiri, ama hiçbiri umrunda değil. bu sebepten ötürü ona yalnız teşekkür ediyor, çünkü mutluluktan uçuyor. ve pişman olmuyor. yaşadığı hiçbir şey için bahane bulup suçlamıyor, sadece teşekkür ediyor.

"iki ay boyunca her gün sordum... fakat hayır, bekleyişlerden, çaresizlikten kaynaklanan bu cehennem azabını sana anlatmamın bir anlamı yok. seni suçlamıyorum. seni sen kim isen o olarak seviyorum, sıcakkanlı ve çabuk unutan, kendini veren ve sadık kalmayan, seni yalnızca her zaman kim idiysen ve şimdi de hâlâ kimsen o halinle seviyorum. çoktandır dönmüştün, bunu aydınlanmış pencerelerini görünce anlamıştım ve bana yazmamıştın. senden elimde tek bir satır yok şu son saatlerimde, hayatımı vermiş olduğum insandan tek bir satır bile yok. bekledim, çaresizlik içinde kalmış biri gibi bekledim. ama sen beni çağırmadın, tek bir satır yazmadın ... bir tek satır bile..."

yani... pek bir şeyi açıklamaya gerek yok sanırım. belirteceğim tek şey şu; kadın hiçbir şekilde hiçbir şeye bahane bulmuyor, hiçbir zaman kendini kandırmıyor aşkıyla ilgili. ne neyse o şekilde kabul ediyor ve emin adımlarla yoluna devam ediyor.

"sen herkese yardım edersin, istediği takdirde sana en yabancı olana bile. ama çok tuhaf bir iyilik seninkisi, herkese açık olan, böylece de isteyenin ellerine sığdırabileceği kadarını alabileceği bir iyilik; büyük, sonsuz büyük senin iyiliğin, fakat aynı zamanda da –affına sığınarak söylüyorum– tembel bir iyilik. uyarılmak istiyor, gelip alsınlar istiyor. sen, ancak yardıma çağrıldığında, senden istendiğinde yardım ediyorsun, hoşlandığın, zevk aldığın için değil fakat utancından, zayıflığından ötürü yardım ediyorsun. sen –izin ver de açıkça söyleyeyim bunu– sıkıntı ve acı içindeki insanı mutlu olan kardeşlerine yeğlemiyorsun. ve senin gibi insanlardan, hatta onların en iyilerinden bile bir şey istemek zordur."

çocuğu neden kendisine haber vermediğinden bahsediyor. öfke kusmuyor bu satırları yazan kadın, en ama en ufak bir kırgınlığının dahi olduğunu sanmıyorum. zira bir önceki alıntının altına yazdığım gibi, âşık olduğu insanı tanıyor, o şekilde kabul ediyor ve ona âşık.

"fakat sen değilsin suçladığım, yalnızca tanrı'yı, yalnızca bu acıyı onca anlamsız kılmış olan tanrı'yı suçluyorum, sana yemin ederim ve öfkelendiğim için sana karşı dikleştiğim asla olmadı. bedenimin sancılar içinde kıvrandığı, tıp öğrencilerinin insanı delen bakışlarının altında utançtan yandığı saatlerde bile, hatta acının ruhumu paramparça ettiği anda bile seni tanrı'nın önünde suçlamadım; o gecelerden dolayı asla pişmanlık duymadım ve sana olan aşkımı asla azarlamadım, seni hep sevdim ve benimle karşılaştığın anı hep kutsadım. ve bir defa daha o saatlerin cehennemini yaşamak zorunda kalsaydım, ve beni neyin beklediğini önceden bilseydim de, yapmış olduklarımın hepsini yine yapardım, sevgilim, bir defa daha, binlerce defa yapardım."

muhtemelen kitap dahilinde kişisel ilk üçüme sokacağım paragraflardan biri. kadın bunları yazmanın öncesinde hamileliğini anlatıyor. ve ne zor şartlarda, ne kadar iğrenç bir yerde doğum yapmak zorunda kaldığını, ne büyük utançlar yaşadığını ve çektiği fiziksel acıları. ama yine hiçbir pişmanlığı yok, başı ve sırtı dimdik bir şekilde hiçbir tereddüt yaşamadan yine olsa yine yapardım diyor. aşkından sebepli yaşadığı hiçbir şeyden pişmanlık duymadığını belirtiyor.

"işte bu yüzden, sadece bu yüzden, sevgilim, kendimi sattım. bu, benim için bir fedakârlık değildi, çünkü insanların genellikle onur ve ayıp diye adlandırdıkları, benim gözümde önem taşımıyordu; sen, yani bedenimle ait olduğum tek insan olan sen, beni sevmiyordun, o yüzden bedenime ne olacağı artık umurumda değildi."

kadın burada çocuğu için yaptıklarından bahsediyor. bir orospuluk felsefesi ve doğrulaması değil bu, zira orospuluk yapmıyor kadın. herhangi bir şekilde duygusal bağ kurmasının mümkün olmadığı insanlarla ilişkiye girdiğinden bahsediyor. ilişkiden kasıt cinsel ilişki değil, belirtmek gerek. zira her ne kadar âşık olduğu adam tarafından fark edilmese de çok güzel bir kadın ve bu sebepten ötürü talipleri son derece varlıklı insanlar. bu sayede çocuğuna iyi bir hayat sunabiliyor. bütün bunları kendisi için yapmadığı ortada, zira rahata bir düşkünlüğü olsa annesinin yanından tekrardan viyana'ya dönüp köpek gibi çalışmaz. unutmadan altını çizmekte fayda var, insanların onur ve ayıp diye adlandırdıklarına çektiği siktir tek kelimeyle mükemmel.

"ah, evet, dürüst bir erkek arkadaşa karşı yaptığım alçaklığın, vefasızlığın, utanmazlığın bütünüyle bilincindeydim, gülünç davrandığımı ve iyi bir insanı bundan böyle kalıcı biçimde ölesiye kırmış olduğumu hissediyordum, hayatımı tam ortasından kesip ikiye ayırıverdiğimi hissediyordum, fakat bir defa daha dudaklarını hissedebilmenin, bana söyleyeceğin o ısıtıcı sözcükleri duyabilmenin karşısında arkadaşlığın ve kendi hayatımın hiçbir değeri yoktu. işte seni böyle sevdim, şimdi bunu sana söyleyebilirim, çünkü artık her şey bitti ve geçmişe karıştı. ve öyle sanıyorum ki, beni ölüm döşeğimden çağırsaydın bile, yataktan kalkıp seninle gitme gücünü toplardım."

hiçbir şekilde pişmanlık yaşamayan kadının bu konuyla ilgili başka satırları. ne olursa olsun seninle gitme gücünü toplardım diyebiliyor. yaptığı eylemlerin farkında, herhangi bir şekilde bunları bir kılıfa, yağlı bir "erdem" sosuna bandırmıyor. açık ve net bir şekilde ne denli âşık olduğunu söylüyor.

"içim rahat ölüyorum, çünkü sen o ölümü uzaktan hissedemezsin. ölmem sana acı verecek olsaydı eğer, o zaman ölemezdim."

sözün bittiği yerdeyiz.

bütün bu uzun alıntılara ek olarak şunu da ekleyeyim de eksik kalmasın:

"çünkü sen, yalnızca kolay, oyun gibi ve ağırlıktan yoksun olanı seversin, bir kadere müdahale etmekten korkarsın."

kadın bu cümlesinde bütün kitapta olduğu gibi âşık olduğu insandan bahsediyor. ne bir öfke, ne bir kızgınlık, hiçbir şey yok. ama açık açık onun nasıl bir korkak olduğunu söylemekten de çekinmiyor.

60 sayfaya sığan bu hayatta kadın hiçbir zaman adama aşkından bahsetmiyor. yıllardır süren, bir kez bile aşağı doğru inmeyen, sürekli artan aşkını hep gizliyor. aynı şekilde çocuğu da... çünkü sahip olduğu aşkın kendisiyle eşdeğer olduğunun farkında, bütünüyle teslim olmuş durumda buna. bunu karşısındaki insana söylerse onun omuzlarına muazzam bir yük koyacağını biliyor ve ona âşık olması hasebiyle bunu istemiyor. buna ek olarak, adamın kendisini hiçbir zaman anlamayacağını, bu sebepten sahip olduğu aşkın hiçbir zaman "karşılıklı aşk" olmayacağını biliyor ve bununla yetiniyor. bu yüzden sahip olduğu tutku tek bir insan tarafından paylaşılıyor. mutlak aşka sahip kadın, bu savaşın tek tarafı.

stefan zweig, aşk gibi bir kavramı bu denli somut bir şekilde tasvir edebilecek seviyeye nasıl geldi, buraya gelene kadar nelerden geçti, ne yaşadı, hiçbir fikrim yok. kitabı hâli hazırda hatırılı sayılır bir süredir âşık olduğum için mi sevdim? belki de, sonuçta içinde bulunduğunuz ve hiçbir şekilde sözcüklerle belirtemediğiniz durumun yıllar önce yazılan bir eserde neredeyse %100 yakınlıkta anlatılması hoşunuza gidiyor, ama tek sebep bu değil. giri dahilinde defalarca belirttiğim gibi; insan, bizzat kendisinin içinde bulunduğu bu durumu kelimelerle ifade edemezken, yazar bir kadının perspektifinden belirtmiş. aşkın fanatik doğası daha iyi yazılamazdı sanırım.
pencere önü kaktüsü pencere önü kaktüsü
zweig'in okuduğum üçüncü kitabı. üçü de benzer şekilde başladı. benzer şekilde ilerledi ve benzer şekilde bitti. bir erkeğin gözüyle (saplantılı bir) kadının platonik aşkını başarılı şekilde yansıtmış. r'nin yaşamını da merak ediyor insan çünkü romanda bir aşkın iki tarafı var gibi görünse de okudukça öyle olmadığını anlıyoruz. zweig dürbününü bu kez çocuk ve kadın psikolojisine çevirmiş ve çok da iyi etmiş.
sakil sakil
platonik aşklar, sadece erkekler tarafından yaşanır gibi geliyor bize. kitaplar, diziler, filmler hep bunu söyler çünkü. "1 kadını 10 erkek ister, 1'i alır" hesabı. bu kitapta tersi bir durum var. aslında çok sıradışı bir şey yok ama edebiyatın ve beyaz perdenin tercih etmediği taraf olduğu için tuhaf geliyor insana. tek oturuşta kolayca okunabilecek 55 sayfalık bir öykü çıkmış sonuç olarak ortaya. bir öykü de r'nin yaşamından çıkarmış rahatlıkla. ama uğraşmamış stef reis.
mafa mafa
bilinmeyen kadından gelen mektup "sana, beni asla tanımamış olan sana," diyerek başlar. alelade insanlarla yüzeysel ilişki yaşamaya alışmış ve bundan şikayetçi olmayan biri, gözünün önündekini görmeyecek, burnunun dibindekini fark etmeyecektir.

stefan zweig'in bu etkileyici kitabından bir alıntı yapmak isterim:
"hayır, beni hiç tanımamıştın, o zaman tanımadın, asla, asla beni tanımadın. sana o anın hayal kırıklığını nasıl anlatabilirim bilmiyorum, bilmiyorum sevgilim çünkü o zaman böyle bir kaderi, senin tarafından tanınmamak gibi ömrüm boyunca mahkum olacağım bir kaderin acısını ilk defa yaşıyordum ve şimdi de o kaderle ölüyorum: senin tarafından hiçbir zaman tanınmamış olarak. sana nasıl tasvir edebilirim ki bu hayal kırıklığını?"

velhasıl bazı mektuplara cevap verme imkanına sahip olamıyorsunuz.