can dündar

1 /
clarinet clarinet
geleceğe ilişkin politik yorumları kesinlikle tutan başarılı gazeteci, yazar...politikaya atılması için gelen teklifleri inatla geri çevirmektedir...
anosias anosias
saate bakmaksızın kapısını çalabileceği
bir dostu olmalı insanın...
'nereden çıktın bu vakitte' dememeli,
bir gece yarısı telaşla yataktan fırladığında;
gözünün dilini bilmeli;
dinlemeli sormadan, söylemeden anlamalı...
arka bahçede varlığını sezdirmeden,
mütemadiyen dikilen vefalı bir ağaç gibi
köklenmeli hayatında;
sen, her daim onun orada durduğunu hissetmelisin.
ihtiyaç duyduğunda gidip
müşfik gövdesine yaslanabilmeli,
kovuklarına saklanabilmelisin.
kucaklamalı seni güvenli kolları,
dalları bitkin başına omuz,
yaprakları kanayan ruhuna merhem olmalı...
en mahrem sırlarinı verebilmeli,
en derin yaralarını açıp gösterebilmelisin;
gölgesinde serinlemelisin sorgusuz sualsiz...
onca dalkavuk arasında bir tek o,
sözünü eğip bükmeden söylemeli,
yanlış anlaşılmayacağını bilmeli.
alkışlandığında değil sadece,
asıl yuhalandığında yanında durup koluna girebilmeli.
övmeli alem içinde, başbaşayken sövmeli
ve sen öyle güvenmelisin ki ona,
övdüğünde de sövdüğünde de bunun iyilikten olduğunu bilmelisin.
teklifsiz kefili olmalı hatalarının; günahlarının yegane şahidi...
seni senden iyi bilen, sana senden çok güvenen bir sırdaş..
gözbebekleri bulutlandığında,
yaklaşan fırtınayı sezebilmelisin.
ve sen ağladığında onun gözlerinden gelmeli yaş...
yıllarca aynı ip üstünde çalışmış,
cesaretle ihanet arasında gidip gelen
bir salıncağın sınavında birbiriyle kaynaşmış
iki trapezci gibi güvenle kenetlenmeli elleri...
'parkurun bütün zorluklarına rağmen dostluğumuzu koruyabildik,
acıları birlikte göğüsleyebildik ya;
yenildik sayılmayız'
diyebilmeli...
issızlığın, yalnızlığın en koyulastığı anda,
küçücük bir kağıda yazdığımız
kısa ama ümitvar bir yazıyı
yüreğe benzer bir taşa bağlayıp
birbirimizin camından içeri atabilmeliyiz:
'bunu da aşacağız!

dizelerinin sahibi
anosias anosias
her seçim bir kaybediştir

her seçim bir kaybediştir. her tercih bir vazgeçiştir çünkü...
sabah ise gitmekle, yatakta nefis bir miskinlik fırsatından vazgeçmiş
olursunuz. kalkar kalkmaz hayat bin bir seçeneği dayar burnunuzun
ucuna...
'ne giysem' telaşından, öğle yemeğinde 'ne alırdınız? ' diye
başucunuzda biten garsona, 'hangi kanaldaki filmi izlesem' kararsızlığından, 'bize oy verin' diye bağrışan partilere kadar her şey, herkes, her an sizi ısrarla bir tercihe zorlar. yastığınıza teslim olmuşsanız, belki dışarıda ışıl ışıl bir günden vazgeçmiş olursunuz.
bahar esintileri taşıyan bir elbise belki o gün yaşamınızı ışıldatabilecekken, ağırbaşlı bir sadeliğe karar vermekle muhtemel bir tanışıklığı tepersiniz. belki yemediğiniz musakka, ısmarladığınız izmir köfteden daha lezzetlidir. ya da öbür kanaldaki film, o anki ruh halinize daha uygundur. ama yasam, vazgeçtiğiniz şeye ilişkin ipucu vermez. geri dönüp, o günü gökkuşağı desenli bir elbiseyle yeniden yasama şansınız yoktur. bu seçim oyununda vazgeçtiğiniz şey, seçtiğinizden daha değerliyse pişmanlık kaçınılmazdır. ama neyin değerli olduğunun kararı da yine size aittir.
ve vazgeçtiğiniz şey bazen bir saray, bazen şöhret sahnesinin parıltılı
neonları da olsa, çoğu zaman gözünüz hiç arkada kalmaz. çünkü duvarlarına sevdiğinizin kokusu sinmiş bir ev ya da sevdiğiniz kadınla
paylaşamadığınız bir saray sizin borsada kolay feda edilebilir değerlerdendir. hayata bir başka gözle bakmayı öğrendiyseniz, bu seçimde kazandıklarını sananlara yalnızca acıyarak gülümsersiniz. her şeyin sıradanlaştığı bir dünyada bazen kaybetmek en doğru seçimdir.
ve o dünyada en yerinde tercih, vazgeçiştir.
esdora esdora
aşka ve terke dair...

bazen öyle bir ilişkiye tutulursunuz ki, ne sevebilir, ne terk edebilirsiniz. kör kütük bağlanmışsınızdır aslında... en güzel yıllarınızın, acı tatlı hatıralarınızın ortağıdır; iç çekişmelerinizin müsebbibi, yazılarınızın ilhamı, sohbetlerinizin konusudur. gözyaşlarınızda, bilinçaltınızda, kahkahanızdadır. korkunca saklandığınız bir sığınak, coşunca öptüğünüz bir bayrak... sevdanız riyasız, çıkarsız, karşılıksızdır. sınırsız ve nihayetsiz;
"ölmek var dönmek yok"tur.
lakin gün gelir anlarsınız; içten içe bir şeylerin kanadığını... tutkulu sevdaların gizli hançerleri başlar parıldamaya... şurasından, burasından eleştirmeye koyulursunuz:
"şöyle görünse, öyle demese, değişse biraz ya da eskisi gibi olsa..."
başkalarını örnek göstermeye, "bak onlar nasıl yaşıyor" demeye başlarsınız. hem birlikte yaşayıp, hem özgür olmanın yollarını ararsınız. aşkınızın gözü kör değildir artık, yanlışını görür düzeltmek istersiniz. "eskiden böyle miydi ya..." diye başlayan sohbetlerde açılır eleştirinin kapısı; açıldıkça, bastırılmış itirazlar yükselir bilinçaltından... böyle süremeyeceğini bilirsiniz. değişsin istersiniz.
o, sevgisizliğinize yorar bunu... ihanete sayar. tutkulu ilişkilerde ihanetin bedeli ölümdür. "ya sev böyle ya da terk et" diye gürler...
bir zamanlar bir gülücüğüyle alacakaranlığı ısıtan o rüya, bir kâbusa dönüşür birden... kapatır gönlünün kapılarını, yasaklar kendini size... hoyrattır, bakmaz yüzünüze... zehir akar dilinden, konuşturmaz, suçlar, yargılar mahkûm eder. mühürler dudaklarınızı, yırtar atar yazdıklarınızı, siler sizi defterden...
"iyiliğin içindi hepsi, seni sevdiğim için..." dersiniz, dinletemezsiniz.
ayrılırsanız yaşamayacağınızı bilirsiniz, lakin böyle de sevemezsiniz. ihanetten kırılmıştır kaleminiz; severek, terk edersiniz...
"madem öyle..." nin çağı başlar ondan sonra...
mademki siz böylesine tutkunken, o hep başkalarını seçmiştir, mademki kıymetinizi bilmemiştir, o halde "günah sizden gitmiştir". lanet ederek bu karşılıksız aşka, çekip gitmeleri denersiniz.
aşkın göçmenlik çağı başlar böylece... daha özgür olacağınız limanlara demirlersiniz bir süre... ne var ki unutamaz, uzaktan uzağa izlersiniz olup biteni... etrafı bir sürü uğursuzla dolmuş, kurda kuşa yem olmuştur. deli kanlılar, eli kanlılar, uğruna ölenler, sırtına binenler sarmıştır çevresini... gurur duyar onlarla, koynunda besler, gözünü oysunlar diye...
uğruna kan dökenleri sever, yoluna gül dökenlerden fazla... "bana ne... kendi seçimi" diye omuz silkmeye çabalarsınız bir süre... ama sonra... ansızın kulağınıza çalınan bir şarkı ya da kapı aralığından süzülüp gelen bir koku, hatırlatır onu yeniden... yaban ellerde, başka kollarda ondan bahseder ağlarsınız. kokusunu özlersiniz; türküsünü söylemeyi, şarkısını dinlemeyi, yemeğini yemeyi, elinden bir kadeh rakı içmeyi... karşı nehrin kenarından hasret şiirleri haykırırsınız, sular kulağına fısıldasın diye...
dönüp "seni hala seviyorum" diye bağırmak geçer içinizden...
dönemezsiniz.
göremedikçe bağlanır, uzaklaştıkça yakınlaşırsınız.
anlarsınız ki çaresiz bir aşktır bu, ne onunla olur, ne onsuz... hem kollarında ölmek, kucağına gömülmek arzusu, hem "ne olacak sonunda" kuşkusu...
böyle sevemezsiniz, terk de edemezsiniz.
sürünür gidersiniz...

can dündar
gblack gblack
hayatın havaya attığımız 5 topla oynanan bir oyun olduğunu düşünelim.
bu toplar;
1. işimiz,
2. sevdiğimiz,
3. sağlığımız,
4. dostluklarımız ve
5. benliğimizdir.

bu 5 top içinde bir tek "işimiz" lastik bir toptur. düşürürsek zıplatabiliriz. ancak diğer 4 top camdan yapılmıştır. düşerse kırılır, yerine konulamazlar. bunu fark etmeli ve hayatımızı bu dengeye göre kurmalıyız. oysa hepimiz o ilk lastik topu tutabilmek uğruna diğerlerini kırıp dökmüyor muyuz?

dizelerinin sahibi kaliteli yazar.
esdora esdora
tam göğsünün ortasında bir yerin acıyacak. evinin seni içine sığdıramayacak kadar dar olduğunu fark edeceksin. sokağa fırlayacaksın. sokaklar da dar gelecek, tıpkı vücudunun yüreğine dar geldiği gibi. ne denizin mavisi açacak içini, ne pırıl pırıl gökyüzü. kendini taşıyamayacak kadar çok büyüyecek, bir yandan da kaybolacak kadar küçüleceksin. birileri sana bir şeyler anlatacak durmadan. "önemli olan sağlık..." "yaşamak güzel." "boş ver, her şey unutulur." sen hiçbirini duymayacaksın. gözyaşlarından etrafı göremez hale geleceksin. `ondan ölmesini isteyecek kadar nefret edecek, az sonra kollarında ölmek isteyecek kadar çok seveceksin`. hep ondan bahsetmek isteyeceksin. "ölüme çare bulundu" ya da "yarın kıyamet kopacakmış” deseler başını kaldırıp ”ne dedin?" diye sormayacaksın. yalnız kalmak isteyeceksin. hem de kalabalıkların arasında kaybolmak. ikisi de yetmeyecek. geçmişi düşüneceksin. neredeyse dakika dakika... ama kötüleri atlayarak… onunla geçtiğin yerlerden geçmek isteyeceksin. gittiğin yerlere gitmek… bu sana hiç iyi gelmeyecek. ama bile bile yapacaksın. biri sana içindeki acıyı söküp atabileceğini söylese, kaçacaksın. aslında kurtulmak istediğin halde, o acıyı yaşamak için direneceksin. hayatının geri kalanını onu düşünerek geçirmek isteyeceksin. aksini iddia edenlerden nefret edeceksin. herkesi ona benzetip, kimseyi onun yerine koyamayacaksın. hiçbir şey oyalamayacak seni. ilaçlara sığınacaksın. birkaç saat kafanı bulandıran ama asla onu unutturmayan... sadece bir müddet buzlu camın arkasından seyrettiren… bütün şarkılar sizin için yazılmış gibi gelecek. boğazın düğümlenecek, dinleyemeyeceksin. uyumak zor, uyanmak kolay olacak. sabahı iple çekeceksin. bazen de "hiç güneş doğmasa" diyeceksin. ne geceler rahatlatacak seni ne gündüzler. ölmeyi isteyip, ölemeyeceksin. belki çivi çiviyi söker diye can havliyle önüne çıkana sarılmak isteyeceksin. nafile... düşüncesi bile tahammül edilmez gelecek. rüyalar göreceksin, gerçek olmasını istediğin. her sıçrayarak uyandığında onun adını söylediğini fark edeceksin. `telefonun çalmasını bekleyeceksin aramayacağını bile bile`. her çaldığında yüreğin ağzına gelecek. ağlamaklı konuşacaksın arayanlarla. yüreğin burkulacak. canın yanacak. bir daha sevmemeye yemin edeceksin. hayata dair hiçbir şey yapmak gelmeyecek içinden. onun sesini bir kez daha duymak için yanıp tutuşacaksın. defalarca aradığı günlerin kıymetini bilmediğin için kendinden nefret edeceksin. yaşadığın şehri terk etmek isteyeceksin, onunla hiçbir anının olmadığı bir yerlere gidip yerleşmek. ama bir umut... onunla bir gün bir yerde karşılaşma umudu... bu umut seni gitmekten alıkoyacak. gel gitler içinde yaşayacaksın. buna yaşamak denirse. razı mısın bütün bunlara? hazır mısın sonunda ölüp ölüp dirilmeye? o halde âşık olabilirsin.

can dündar
balta balta
bıkkınlık veren fw maillarından* ötürü bir web sitesi açmayı düşünüyormuş kendisi. sadece bu maillar yüzünden bu tür yazılarını da azalttığını söylüyor. bugünkü turkuaz'da yayınlanan röportajından ilgili bölüm:

(`...)

-yazıları en çok forward edilen yazarlardansınız. forward’ların melankolik efendisi olmak ve kadınlar tarafından okunmak nasıl bir duygu verir insana?

+(gülümsüyor) sonuçta insanlarda duygudaşlık yaratmak için yazıyoruz. sanal tarikata dönüşmemesi kaydıyla insanların bunu başkalarıyla paylaşmasında sorun yok. ama bunu sadece kadınlar yapar yaklaşımını yazarlık açısından sınırlayıcı bulurum. maço olmamaya çalışan bir yazarım, maçolardan da hiç hazzetmem. çünkü kadınlar içinde büyüdüm. aile, halalar, teyzeler, hala-teyze kızları... gezmeler, içmeler, kaplıcalar filan... (gülüşmeler) dolayısıyla kadın tabiatına yatkın olduğumu düşünüyorum.

-e-postamıza neredeyse her gün bir yazınız düşünce, imzanızın ‘fwd can dündar’ olduğunu düşünüyor insan. her gün birinin yazısının size gelmesi bir gıcıklığa yol açmaz mı?

+buna hak vermemek mümkün mü? bana da kalpli, çiçekli yazılar geldiği zaman siliyorum. son dönemde bu nedenle az yazdığımı fark ettim. bir süre sonra internette aşk yazıları dolaşan bir adam oluyorsunuz. ama sizin yeniden yazmamanız bunu etkilemiyor, eski yazılar dolaşıyor. (gülüşmeler) internet ile başım dertte. sinir bozucu, tehlikeli bir şey, o kaos ortamında yazılarım çarpıtılmış, kısaltılmış olarak ya da başkasının imzası ile geziyor. yayılan bir yalanı toparlamanın imkanı yok. bu yüzden şimdi web sitesi yaptırıyorum.

-arkadaşına can dündar yazılarıyla birlikte kedi, kalp resimleri göndermeye başlayan biri orta yaşı geçmiş midir?

+(gülüyor) bizim gençliğimizde hazır şablon aşk mektubu vardı. ben de bazen onu hissediyorum, bir tür hislere tercüman olma hali. ama başka tercüme bürolarının da olduğunu düşünüyorum. (gülüşmeler) tek bir dile tercüme edilmek rahatsızlık verici.

-eşiniz de yazılarınızı forward eder mi?

+yok öyle bir şey yapmaz. o tür yazılarımı sevdiği kanısında değilim, çok takdir ettiğini düşünmüyorum. eşim daha ciddi şeyler okur. (gülüşmeler) onun okudukları ile kendi yazdıklarımı kıyaslayınca mahcup oluyorum.

(`...)
beyaz beyaz
bavulları hep toplu durmalı insanın
bir gün telefonların hiç çalmayabileceği hesaplanmalı
tül perde arkasından misafir yolu gözlemekten vazgeçmeli..
ihanetlere,terk edilmelere,bir başına bırakılmalara hazırlıklı olmalı
yalnızlığa alışmalı
çünkü omuz omuza günlerin vakti geçti.
dayanışma,günümüzün borsasının değer kaybeden hisse senetlerinden biri artık..
bireyin keşif çağı,geride kırık dökük yalnızlıklar bıraktı.
terörün bile bireyselleştiği çağdayız.
zaman,birlikten kuvvet dogurma zamanı değil;
zaman,tek başına dimdik ayakta kalabilmeyi becerme zamanıdır..
işte o yüzden alışmalı yalnızlığa..
sokaklar dolusu ıssızlıkla baş başa yaşamayı göze almalı insan..
güvendiği dağlardaki karlara bakıp ders çıkarmalı
hüzünlü bir şarkıyla paylaşılan gecelerde başını dayayacak bir omuz arama huylarından vazgeçmeli..
sofrada tek tabağa,tabakta az yemeğe alışmalı..
romanlardan,yalnızlığı yücelten paragraflar asmalı evin en görünür duvarlarına..
yalnızlık paylaşılmaz,paylaşılırsa yalnızlık olmaz dizeleriyle başlamalı güne
telesekretere şu anda size cevap verebilecek kimse yok! denmeli,
belki de hiç olmayacak.. cevapsızlığa,sessizliğe ısınmalı..
oysa sessizlik haksızlığa alkıştır.
haklılığın onuru yaşatır insanı
susmanın utancı öldürür
o yüzden en sessiz gecelerde doğruydu,yaptımla teselli bulmalı insan.
feryada komşuların yetişmemesine,
soğuk duvar diplerinde sessizce ağlaşmaya alışmalı..
kendiyle hesaplaşmaya çalışmalı..
gece yastıkla ağlaşmaya,sabah aynayla gülüşmeye,
kendiyle hüzünlenip,kendiyle keyiflenmeye hazır olmalı..
hep başını alıp gidebilecek kadar cesur,
ama hep kalıp savaşacak kadar gözüpek olabilmeli..
sessizliği,sese dönüştürebilmeli
ve sırt çantasını her daim hazır tutmalı insan..
yollarla barışmalı
yalnızlığa alışmalı

can dündar
1 /