can dündar

2 /
mualla mualla
bir ayrılığın anatomisi

insanların birbirini tanıması için en iyi zaman, ayrılmalarına en yakın zamandır" der dostoyevski...
veda acısı, kabuğunu soyar insanın; yaldızını kazıyıp çırılçıplak ortaya serer.
birlikteliğin örttüğü tüm kusurları, ayrılık sergiler.
sanırım troyka ile derviş için de öyle oldu.
bir ayrılık arifesinde helalleştiler ve o an hakiki tabiatlarıyla yüzleştiler.
o mağrur "birimiz hepimiz için" kan kardeşliğinin çatlaklarından, mahrem yaralar, saklı kuşkular, gemlenmez hırslar köpürdü.
***
bu siyasal boşanmada, bir ayrılık sürecinin bütün heyelanı, hüsranı, hicranı gizliydi.
gündelik hayatta da öyle değil midir?
"ölene kadar" diye söz verilmiştir, ama "ölüm yolunda" başka tercihler belirmiştir.
kararsız prensesin vicdanı azap çekerken 7 cücelerin somurtkanı "aklını başına al" diye fısıldar kulağına; haytası ise "kalbinin sesini dinle" diye çekiştirir eteğinden...
hep hayran bakan gözlere, hatalar takılmaya başlar.
"ama"yla biter alelade iltifat cümleleri:
"sen iyi bir insansın, ama arkadaşların kötü", "seni seviyorum, ama bu ilişkide mutlu değilim", "ben başka türlü bir beraberlik düşlemiştim" vs.. vs...
sonra gelsin uykusuz geceler...
bir türlü karar verememeler...
ruhen gidip gelmeler...
"hele biraz daha zaman geçsin" diye nikah ertelemeler...
birlikteymiş gibi yaparken, sevecek başka yüzler, yüzecek başka denizler kollamalar...
"aslında bütün bunlar bizim iyiliğimiz için"e kendini inandırmalar...
***
sonrası hep aynı:
bekleyenin "hani sonbaharda buluşacaktık. hazan geldi geçti, sen gelmez oldun" sızlanmaları...
bekletenin "geliyorum az kaldı" oyalamaları...
bittiğini bile bile işi uzatmalar; söyleyemedikçe hepten batağa saplanmalar...
terke makul bir gerekçe ararken hepten çarşafa dolanmalar...
veda konuşmasında süslü iltifat cümlelerinin arasına, o cümleleri hiçleştiren mayınlar serpiştirmeler...
üzgün görünmeler... bağış dilenmeler... "...ama kaçınılmazdı" demeler...
"sözünden caydın" yakınmalarını "sen de eski sen değilsin. değişmişsin" diye göğüslemeler...
... asıl kendinin değiştiğini bilmezden gelmeler...
ve son sahne:
terk edenin o mahcup "gönlüm başkasında" itirafına karşılık terk edilenin kırık çalımı:
"uğurlar olsun! ben yoluma devam ediyorum".
***
ecevit’ten de aynı şekilde ayrılmamış mıydı derviş?
ihanetler böyledir:
ilki, bir yenisine gebedir; ikincisi daha az acı verir.
ondan sonra dur durak yoktur:
güvenilmez aşık, sevdikçe kıran, gezdikçe ardında bir kırık kalpler mezarlığı bırakan biçare dervişe döner.
artık acılara hapsolmuştur:
buluşmak istedikçe ayrılacak, birleşmeye çalıştıkça parçalanacak, sonunda terk ettiklerinin "ah"ı tutup terk edildiğinde mukadder yalnızlığına kapanacaktır.
digitallart digitallart
türk belgeselciğinin en iyi temsilcisi.ayrıca çok mütevazı bir bünyeye sahiptir.henüz hazırlıktayken ytü yılın enleri isimli bir ödül törenine katılmıştır.program iyidir fakat organizasyonda tecrübesizlikten kaynaklanan aksaklıklar sonucu rezaletler silsilesi yaşanmıştır.can dündarın yılın gazetecesi seçilmesine rağmen ekranda"yılın mankeni" yazmaı gibi.ancak çıkışta tanışmak için yanına gittiğimiz can abi(hemen kurduk samimiyeti) yaşananların azmimizi kırmaması gerektiğini söyledi ve "bizde geçtik bu yollardan" diyerek etrafta çarpan gönüllere su serpti.bütün görüşlerine katıldığım söylenemez ama dopdolu ve faydalı bir ömür yaşadığı kesindir.
la mer la mer
abdi ipekçi'nin öldürülmesi ardından, evlerinin balkonundan bakarken cenazeyi görüp, "susma sustukça sıra sana gelecek" sloganlarını duyup bunun manasını soran ilkokul çağındaki çocuğuna: "şimdi biri arkdaşının oyuncağını alıp kırsa, sen de hiç ses çıkarmasan yerın öbür gün gelip senin de oyuncağını kırarlar. işte onun için!" gibi akıllara zarar bir açıklama yapan insan.
kendisinin web sitesi vardır. o da şudur: can dündar - hoş geldiniz ilk başta mütevazı siteme gelenlere yazılarımı ikram ettim; hepsini sıraya sokup yoruma açtım. kitaplarımı listeledim. belgesellerimin bazısını yay... candundar
(bkz: ağaç yaş iken eğilir), (bkz: o sadece bir çocuk)
skin skin
asırlardır aynı mekanda buluştuğu herkesle selamlaşıp konuşmaya alışmış insanoğlunun çağımızda kendi soyuna yabancılaşmasının ve külliyen suskunlaşmasının en sembolik mekanıdır asansör diyerek her asansöre binmemde aklıma bu sözü getiren kişi...
dreams2 dreams2
harika yazıları olan ve yazdıklarıyla insanın başka alemlere akmasına vesile olan muhteşem yazar.

atları da vururlar!


"ilk televizyon şehidimiz"i verdik.
"şehit"tir; çünkü dağda nöbet tutan asker kadar ağır bir iş yaptı.
"şöhret çağının ata türk'ü", kitleleri oyalamak misyonuyla ekranda doğdu.
orada kısa ama renkli bir ömür sürdü.
nöbette değilse de görevini hakkıyla yapmış olarak öldü.
al bayrağa sarılarak gömüldü.
bütün katiller gibi, onun cenazesine de geldi katili...
kameralar eşliğinde toprağa verildi.
tabutu başındaki "son gösteri"de "merhumu nasıl bilirdiniz?" diye sorunca imam; hep bir ağızdan haykırdı "medyatik ata"nın ahfadı:
"şöhreti severdi, o yüzden cep kameralarımızla geldik. ata'mızı son bir kez doyasıya görüntüledik."
* * *
"gazilerimiz" yok mu?
modern alışveriş merkezimizin orta yerinde 64 saattir uyumadan, oturmadan tek parmağıyla bir arabaya dokunan o kadını hatırlasanıza...
"araba, en son yıkılanın olacak" demişlerdi.
o da oğlunun karnını doyurabilmek için ölümcül yarışa girmişti.
canlı yayında harabe halinde çökünce "o paraya çok ihtiyacımız vardı" diye inlemişti.
büyük ödülü alabilmek için çocuklarının karşısında şaklabanlık yapmaya çalışan fukara babayı düşünsenize...
ya da taklit ettikleri popstarın kılığında gece yarısı bir yarış podyumunda dans etmeye çalışan makyajlı çocukları?..
ata'dan daha mı az zavallılardı?
* * *
şimdi utanmadan "milli anne"yi ya da meftun seyirciyi suçluyor televizyonun prensleri...
kolay hedef!..
üstelik sektörü ayakta tutan zihniyeti sorgulamaktan daha risksiz...
reyting-reklam geliri-telefon hasılatı-albüm satışı diye açtığı kollarıyla seyirciyi kuşatan ahtapotun, son 5 yılda insanların çaresizliğinden ne kadar servet yaptığından söz etsek ya...
"zavallı kurbanlar şimdi nerede?" diye araştırırken, onları kurban edenleri, bu saçmalığın mucitlerini, onlar gözyaşı döktükçe ekran başında el ovuşturup şükredenleri, sistemin gönüllü tetikçilerini, o küstah jüri üyelerini, tiyatro, müzik kariyerlerini bu bataklığa gömenleri hatırlatsak ya?
ata'nın cenazesini onlar kaldırsa daha yakışık almaz mıydı?
* * *
o filmi hatırlıyor musunuz?
kriz dönemiydi.
açlığın, sefaletin kavurduğu amerika'da dans yarışmaları düzenleniyordu.
hiç oturmadan dans edebilen çiftlere ödül vaat ediliyordu.
ayakta kalabilen son finalistlerden biri genç bir çiftti.
yarışmanın organizatörü, yorgunluktan çökmek üzere olan gençleri çağırmış "pistte evlenin, daha çok ilgi çekersiniz" demişti.
genç kız "ya kazanırsak" diye sorunca şu yanıtı almıştı:
"bunca yıldır bu işin içindeyim, hiç kazananı görmedim."
sefil halde yarışmayı terk ettiklerinde, delikanlı "yardım et" diye inleyen genç kızın beynine sıkmıştı kurşunu...
polis sorduğunda nedenini şöyle açıklamıştı:
"atları vururlar değil mi?"
dışarıda gösteri hâlâ sürüyordu.
* * *
ata, keyif verici bir hapla vurdu yaralı bedenini...
cenazesinin reytingi iyiydi.
demek sürüyordu gösteri...
rahat uyu ata'm, sen ölsen de neferi olduğun gösteri toplumu ilelebet payidar kalacaktır.
ardından ağlayan kitlelere, "hele bir düşünelim bu rezilliğin kaymağını yiyenleri" dedirtebilirsen, yerin asıl o zaman şehadet mertebesi olacaktır.
can dündar
ksanikse ksanikse
neden adlı tartışma programıyla tekrar gecelerimizi şenlendirmeye başlamıştır;ancak,çok sevdiğim ve fikirlerini,işindeki istikrarını da desteklediğim bu sevgili beyfendi,programa hakimiyetini pek de koyamamış gözüktü bu gece...naifliğine,nezaketine bağlıyorum mizacını yine de...

sesinize hasretimizden prangalar eskitmiştik sayın dündar!
2 /