christopher mccandless

fortis et liber fortis et liber
bana sorarsanız bu kişi içindeki erdemi ortaya çıkarmak için vahşi yaşamı bir tema olarak kullanmıştır. belki bu vahşi yaşam değil doğu ülkelerinde farklı yaşamların farklı kültürlerini kendine aşılayarakta olabilirdi. fakat amerikan maddeciliği ile artık insanın(fakına varan kişinin) doğanın özüne inme çabasını olumlu karşılamak gerekir diye düşünmekteyim.
bir nick seçmeniz gerekiyor bir nick seçmeniz gerekiyor
bizim yaptığımız şey, yapamadığımızı yapan adamları sevmek. daha fazla sevmek. büyütmek, yüceltmektir. christopher mccandless de benim gözümde büyüttüğüm, yücelttiğim; yaşamak istediğim hayatı yaşamış bir adamdır.

hayatı, jon krakauer adlı amerikalı dağcı tarafından -büyük araştırmalar sonucu- into the wild adlı (türkçe: `yabana doğru) kitaba konu oldu. ardından bilindiği gibi `sean penn tarafından into the wild` (türkçe: özgürlük yolu) adıyla sinemaya aktarıldı. film ve kitap hakkındaki yorumlarımı başlıkların altına yazacağım. hani filmi olan kitapların ya da kitabı olan filmlerin mutlaka biri daha iyi olur. ancak bu sefer öyle değil. dilerseniz önce filmini izleyin; daha sonra kitabını okuyun. filmi daha iyi anlayacak, kitabı okurken birçok sahneyi tekrar yaşayacaksınız. film kitabın özeti de diyebilirim.

christopher mccandless'ın bu kadar ilgimi çekmesinin asıl sebebi, chris'ta kendimden bir şeyler bulmam. izlerken/okurken yaptığı bazı şeyleri neden yaptığını biliyorum. chris'in yolcuğun büyük bir kısmını arabayla yapmak istediğine de eminim. zaten yolcuğa da arabayla başladı. arabası arızalandıktan sonra büyük pişmanlık yaşadığına eminim. arabayla yolculuk yapmayacak olsa, tahminimce yanına gitarını ve mızıkasını almazdı. (kurumuş nehir yatağındaki taşkında kaybetmesinin ardından, birçok kişinin hemfikir olduğu o an yayan olarak yola devam etmesiydi. zaten daha önce de arabayla uzun süre yolculuk yapıp ailesinden uzaklaşmıştı. tahminimce, aracının arızalandığı çöle daha önce de gelmişti. çöle gitme fikri de muhtemelen paul shepard'ın şu sözleriyle alakalıydı: peygamberler ve münzeviler çöle gider; hacılar çölü aşar. çöl ifşa evrenidir. çöldeki şekiller manalıdır, dikkat çekicidir. çölde gökyüzü daha büyüktür. gökyüzünün büyüklüğü insanın ufkuna etki eder. gökyüzü, çölde sınırsızdır. büyük din liderleri, gerçekleri çölde bulmuştur. )

tolstoy, gogol ve bilhassa kendini öldüren (daha doğrusu muammalı bir bölüme sahip) jack london gibi yazarlardan çok fazla etkilenen bu zeki adam, okul ortalamasına da bakıldığında anladığım kadarıyla okulda sadece ders çalışıp kimseyle konuşmayan sönük tiplerdendi. okumaktan büyük zevk alıyordu; fakat okuldan muhtemelen hoşlanmıyordu. ani kararlar alıyor ve genelde çabuk fikir değişikliğine gittiği için aklına ilk geleni yapma peşindeydi. kitaplara büyük değer vermem ve çok kararsız olmam sebebiyle, chris'ın kitaplara nasıl yaklaştığını tahmin edebiliyorum. ayrıca, kitapların bir de sinsiliği var. iyi bir kitap, birkaç arkadaştan daha iyi. siz hiç farkında olmadan, kitaplar sizi yalnızlığa iter. chris'ta, kendimden bulduğum şey de buydu. kitaplar, kendisi ve etrafında zekası olmayan şeyler. yani rüzgar. ağaçlar. yani gökyüzü. yağmur. yani, doğa...

chris'ın yazarlardan bu kadar etkilenmesinin sebebi de buydu. kişi için iyi kitap, kişiyle konuşur. üstelik okurken de kendi sesinizi duyar gibi okursunuz. fakat chris'ın anlayamadığı, bu yazarların kafasında canlandırdığından çok daha farklı olması. okuduğum jack london kitaplarından london'ı anladığım kadarıyla, ilkel yaşamı doğada yaşayacak adam değil. içi zengin bir dağ evi belki onun için en iyi şey. ya da chris, london'ın kitaplarını ticari gayeyi çok üstte tutarak yazdığını bilmiyordu.

chris, asosyal değildi. sadece sosyallikten çok yalnızlığı tercih ediyordu. tam olarak, yaptığım şeyi yapıyordu. aynı şeyi paylaştığım için, bugüne kadar hiç sormadığım şeyi kendime sormak istedim. neden biri, yalnızlığı tercih eder? bunun cevabını ararken içinde çünküler olarak saçma sapan -edebi değeri yüksek- cümleler kurmaktan başka bir şey bulamadım. chris'ın, doğayla yalnız kaldığı dakikalarda bu sorunun cevabını bulduğuna eminim.

öte yandan da, chris'ın evine dönmek için can attığına eminim. yolda konuştuğu kişilere eve dönüp maceralarını anlatan kitap yazmak istediğini söylüyordu. kamp alanı olarak kullandığı yerler de genelde yerleşim yerlerinin biraz ötesinde (10km, 20 km vs) oluyordu. alaska macerası hariç, aslında yerel yaşamdan hiçbir zaman tamamen kopmak istemiyordu.

alaska'ya onu çeken şey, muhtemelen alaska'yı tercih eden diğer berduşların - maceraperestlerinkiyle aynıydı. edward hoagland, alaska'nın inzivaya çekilmek için dünyanın en uygun yer olmadığını yazmıştı. ilk kez yabana doğru kitabında okuduğum ve bana garip gelen bir hikaye de şu: bir vietnam gazisi, toplumdan uzakta yaşamak amacıyla alaska'da bir nehrin yanına kamp kuruyor. bir süre sonra yiyeceği tükeniyor ve açlıktan ölüyor. oysa kamp alanının 5 km yakınında içi yiyecek dolu bir et ambarı bulunuyordu. edward hoaglan'ın alaska ile ilgili bahsettiği şey, burada sanki kendini tescilliyor. alaska, birçok maceraperestin sonu oluyor. üstelik genelde garip ölümlerle.

chris, magic bus'ı bulduktan sonra kamp alanının yakınlarını tarayıp, yüksek yerlere çıkarak alanın bir haritasını çıkarttığı biliniyor. zaten, ölümünden sonra bu belgeler de çantasında bulundu. ancak, geri dönüş için yürüyecek yeterli enerjiyi bulamadığını tahmin ediyorum. burada yaptığı ahmaklık, kendine fazla güvenmesiydi. zira, yanına aldığı şeyler gerçekten azdı. aylar öncesi, nehirde kanoyla ilerlerken aniden -planında olmayan- meksika'ya geçmesi de buna benzer bir şey.

ölüm şekli, en başta beni üzdü. (filmde gördüğüm ilk an) ancak daha sonra düşündüğümde, böyle bir adama böyle bir sonun yakıştığını düşündüm. kurtuluş için çok çırpınmış; fakat kaderi de aslında ona bunu yakıştırmıştı. mutlu bir yaşam sürdüğünden bahsediyor otobüse yazdığı yazıda. ölümün de mutluluk duyması gerekiyor o halde.

jack london kraldır, diyip durmuş. kendinden yaşça çok çok büyük kişilere bile -ukalalık edip- hayatlarını değiştirmelerini söylemiş chris. fakat, öyle etki bırakmış ki tanıştığı kişiler üzerinde, yaşadığı hayatı değiştirmiş birçok insan. chris, kralsın.
zd99 zd99
''into the wild'' ile somutlaşan müthiş hikayenin ana aktörü, güzel insan.

bazen bisikletle yaptığım yolculuklarda hep düşündüğüm adamdır/olaydır bu mccandles'in hikayesi/kendi.

''paraya ihtiyacım yok. insanı ihtiyatlı olmaya zorluyor.'' repliği bir nebzede olsa bir şeylerin çağrışımını yapıyor.

zaman zaman(esasen sıklıkla) şehir hayatının lanet sıkıcılığından, iki yüzlülüklerden ve yüzsüzlüklerden uzaklaşmak istediğimiz, ama o cesareti bir türlü bulamadığımız anlarda tebessüm yaratan adamdır mccandles...

bir çeşit ''deli''. peki ya her delilik kötü ? -asla
geldim gördüm yerdim geldim gördüm yerdim
etrafta harıl harıl notlarını aradığım amerikalı gezgin.yapılan film ve kitap ne kadar gerçeği yansıtıyor bilmiyorum ama bu adam 20. yüzyılda her şeyi elinin tersiyle itip doğaya çekilebilen bir adam.ben de onun gibi olmak istiyorum.
mad men mad men
christopher johnson mccandless (12 şubat 1968 – 18 ağustos 1992)

alaska'da vahşi doğada 6 ay yanında harita, pusula gibi ekipmanlar dahi olmadan, çok az malzemeyle yaşayan daha sonra zehirlenerek ölen dahi gezgin.

1996'da jon krakauer, mccandless'ın yaşamını ınto the wild adıyla kitaplaştırdı. 2007'de sean penn aynı adla filmini çekti.

krakauer'in kitabı 'ınto the wild', washington dc'den hali vakti yerinde bir ailenin oğlu olan 24 yaşındaki christopher mccandless'in hikâyesini anlatır.

hayat hikayesi

1990 yılında üniversiteden mezun olduktan sonra bankasındaki 24.000 doları hayır kurumlarına bağışlayıp, ailesine ve arkadaşlarına haber vermeden, otostop ile amerika'yı dolaşmaya başlayan, hatta kano ile kaçak olarak meksika'ya giriş ve çıkış yapan ve en sonunda uzun süredir düşlediği büyük alaska macerası sırasında hayatını 1992 yılında kaybeden maceraperest düşünür genç. ölüm sebebi aldığı kitaptaki bilgileri yanlış okuyarak yediği bitkinin zehirli olmasıdır.
kendisi öldüğünde 24 yaşındaydı.

mccandless kapitalist dünyaya hiçbir zaman taviz vermezken, para ile kolayca elde edilen şeylerin hayatın gerçek zevklerini ve anlamını korelttigini düşünüyordu.

hiçbir zaman iyi anlaşamadığı ailesinin beklentilerini gerçekleştirmek için üniversite okumuş ve mezun olur olmaz da ailesini bir daha aramaksızın sırra kadem basmıştır.

ismini bile değiştirmiş ve yolculukları sırasında tanıştığı insanlara kendini alexander supertramp olarak tanıtmıştır.

çıkacağı yolculuğa bir sürü kitap okuyarak ilham almıştır. bu kitaplarda onun hayat felsefesini etkilemiştir.

mccandless alaska'ya vardığında bırakın böylesine vahşi ve soğuk bir ortam için tam teşekküllü olmayı, yanına aldığı botları bile kendisini alaska'ya getiren bir şoförün son anda eline tutuşturmustur.

yaklaşık 5 kilo pirinç, patates tohumları ve avlanmak için taşıdığı ufak kalibre tüfeği kendisinin tek besin kaynağı olacaktır.

mccandless, nisan'da alaska'nın vahşi ortamına daldığında ortam hala karlar ile kaplı, nehirler dağdaki buzullar daha erimedigi için alçak seviyedeydiler.

bir iki hafta sonra, vahşi tabiatın ortasında terk edilmiş, fairbanks belediyesine ait çok eski bir belediye otobüsü görür ve burayı hemen evi olarak benimser.
mccandless burada neredeyse 6 ay kalır, bu dönemde en önemli besin kaynakları pirinç, yakaladığı sincaplar ve etraftaki bitkilerden topladığı yemişlerdi.
bu dönemde sadece bir tane geyik avlamayı becerebilir ve onun da etlerini iyi muhafaza edemediği için fazla faydalanamaz bu avının etlerinden. 4 ay geçtikten ve yeterince kilo kaybettikten sonra mccandless bu macerasını noktalamaya karar verir ve dönüş yolculuğuna başlar fakat dönüşte kendisini tatsız bir sürpriz beklemektedir, daha önce geçtiği nehir, buzullar eridikten sonra oldukça derinleşmiş ve buz gibi suyu da oldukça hızlı bir şekilde akmaktadır.

kendisinin bu nehri yüzerek geçme şansı yoktur. yanına harita bile almayan mccandless, çaresizce nehirdeki suların biraz daha çekilmesini beklemek için bir ay daha geçirmek üzere kaldığı otobüse döner.

bu durumu çok da problem olarak görmez, ne de olsa kendisi bu ortamda 4 ay geçirmeyi başarmıştır.

fakat bu dönemde mccandless ciddi bir hata yapar, açlığın da getirdiği çaresizlikle yanında getirdiği patates tohumlarını yemeye başlar ve bu tohumların zehirli açlık etkisi ortaya çıkınca zehirlenerek ölür.

cesedi, ölümünden 18 gün sonra kaldığı otobüsün yanından geçen iki avcı tarafından bulunur.

cesedi vasiyeti üzerine yakılarak külleri kız kardeşi tarafından bir uçaktan alaskanın dört bir yanına savrulur. (bkz: christopher mccandless)