çocukluk anıları

1 /
gülümsün gülümsün
üzerinden yıllar geçse de unutulmayacak hatıralardır.

ben şanslıydım, benim mahalle arkadaşlarım olmuştu. çocukluk anılarımın baş rol oyuncularıydı onlar. okuldan eve dönünce zar zor kopartılan izinler, yazın gelmesiyle izinsiz, kahvaltıyı yapar yapmaz kapıya doğru hareketlenmeler, kapıdan anneye verilen sözler; “tamam anne, uzaklara gitmem, fazla seste yapmayız biz, sen çağırdın mı hemen eve gelirim, üstümü de kirletmem zaten”… verilen sözlerin hepsi arkadaşlarla buluşuncaya kadardır. onlarla birlik olunca çocukluk başlar.

gün boyu bir sürü oyun oynarsınız, oyunda anlaşmazlıklar çıkar küsersiniz birbirinize, sonra etraf gerginleşir. çok değil on, on beş dakika sessizliğe bürünen etraf tekrar coşar. etraftan izleyenler bu çocuklar hiç acıkmaz mı diye merak ederler. acıkırlar elbet ama bilirler ki eve yemek yemeye gidilince dönüşü olmaz bunun. akşam oldu bahanesiyle anneler çocuklarını zorla alıkoyarlar. direnir çocuklar, dayanabildikleri kadar dayanırlar.

aradan yıllar geçer, mahalle arkadaşları farklı şehirlere giderler ama bir gün dönerler kendi sokaklarına. tesadüfen karşılaşırlar zile basarken. akıllarına basıp kaçtıkları ziller gelir.
posforanj posforanj
zar zor hatırlanan lojmanların eve uzak yerinde mavi demirler diye isimlendirilen bölümde köşe kapmaca oynamak, hunharca demirlerin üzerinde dolaşmak, hanımeli sarılmış çatal kapının altından geçmeyi tercih etmemek ve inatla demirlere tırmanıp şortun t-shirt ün bir yerlerini parçalamak... girilmeyeceği bilindiği halde ki ilk bakışta da anlaşıldığı üzere pislikten girilmeyek bi havuza yine itinayla kıyafetleri de çıkarmadan hangi akla hizmet olduğu tartışılarak girmek... oynayacak lojman içi güzel alanların bulunmasına rağmen kömür deposunun oralarda oynamak her tarafını is yapmaktan kaçınmamak... çağla toplamak yine üstünü başını yırtma pahasına... ağaçların üzerindeki sümük görünümlü şeyleri "bal bunlar bal" diyerek yemekten kaçmamak ve yerken de içinden küfretmek :" kim keşfetti oğlum bunu iğrenç bir şey" diyerekten... kurbağaları seyretmek için su birikintilerine yığılmak ve şaka maksadı içeren aptalca itişmeler... eve ağlayarak dönmek tabi... korkudan mıdıdr bilinmez ayrıca... korkuyorsan ne yaklaşıyorsun.. çocukluk işte.. merdiven kenarlarındaki bölümü kaymak için kullanmak ama taşın üzerinde kayılamadığı için inatla kendini iteklemek ve genelde üzerimizde bulunan etek kafamıza çıkıyorken iç çamaşırımız paramparça olurdu.. sonra anneden işitilen azar.. çocukluk ama hepsi de masum...
cinephile cinephile
hiç olmayacak bir anda hatırlanan, insanı derin düşüncelere sürükleyen anılardır. olaylar, yaşananlar hayal meyal hatırlansa da, renkler unutulmaz asla. daha parlaktır. şekerler, rengarenk giysiler, atari oyunları, çizgifilmler, susam sokağı, 18'lik mon ami pastel boyalar. büyüdükçe daha bir siyah beyaz oluyor sanki herşey.
hristov ciklipaf hristov ciklipaf
annenin evin en karanlık odası olan yatak odasında uyumasından bıkmış küçük bünye bodrum katlarındaki evlerinin sadece insanların ayaklarının ve bazen de kedilerin gözüktüğü penceresinden gözlerini "dışarı"ya dikmiştir. ilk fırsatta evden kaçılır. hedef eve gelen komşu teyzelerin, sokaktaki arkadaşların sürekli bahsettiği, içinde kocamaan dönen bir şey olan ve hatta çarpışan arabalar da olan panayırdır.
ayağa 5 numara büyük gelen ters giyilmiş anne terliği, beyaz aklet ve neredeyse koltuk altına kadar çekilmiş mavi beyaz çizgili pijaması ile kasabanın ıssız sokaklarına renk katan bu küçük çocuğu çok geçmeden farkeder polisler. akabinde hemen karakola gidilir. ağlamaya başlayan çocuğa avunması için önce çokoprens verilir ve ardından sorgu sual başlar:

polis: baban ne iş yapıyor senin bakalım?
çokoprensiyle hayli meşgul küçük çocuk: boyacı.
polis: peki annen çalışıyor mu?
çocuk: evet.
polis: peki ne iş yapıyor?
çocuk: evi süpürüyor.
!?!

çok geçmeden gözyaşları çizgi filmlerdeki gibi iki yanında fışkırarak ağlayan anne ve babaanne karakola gelir. ne kadar babaanne tarafından korunmaya çalışılmışsa da anneden bir kaç tokat darbesi yiyerek ve polis amcalardan yüzlerce tembih alarak evin yolu tutulur. fakat hedefe ulaşılamamıştır. dönen şey hala oralarda biyerlerdedir. sonraki birkaç kaçma girişimi yine aynı hedef üzerine olmuş fakat daha sonra karakolda verilen çokoprens daha cazip gelmiş ve evden çıkma fırsatı bulunduğunda direk karakolun yolu tutulmuştur.

(bkz: bu da böyle bir anımdır)
biyolojiksaat biyolojiksaat
yaşantımızın en ilginç, değişik, eğlenceli tanımlamasını hakeden anılardır.

hala çözümleyemediğim-kesin olarak- ve kimseyle de paylaşmadığım çocukluk dönemimin uzun bir dönemini kaplamış ayrı ayrı anılar yumağına sebep bir durum.
günlük yaşantımızın içinde azdan çoktan herkeste aynı yankılanmalara neden kelimeler cümleler vardır.ki sorunda, olay döngüsüde bendeki bu kopuşla kendini göstermişti; herkes de aynı anlama gelen kelimeler bende ,beynimde aynı anlamlarda ifadesini bulmuyordu,benim bambaşka bir alfabem, sözlüğüm vardı...durum ilerledikçe de, acayip olaylara gark oldukça da içime kapanmama sebep olmuştu.
delilikle normallik arasındaki sınırda mı yaşadım, yoksa başka bir şey miydi?! hala bilmiyorum, belki de biliyorum da kabul etmek istemiyorumdur.
minik kurbaga minik kurbaga
9 yaşımda "yerden yüksek" oyunu oynarken karşı kaldırıma yüksek diye çıkayım dedim. adımımı atmamla beraber bana bisiklet çarptı. o hızla uçmuşum, kendimi bir atın kucağında buldum. at arabasını altından çıkarttılar beni. birkaç dikişle kurtuldum ama atın yaşattığı tarvma bambaşlaydı:)

(bkz: at altında kalan kurbağa)
varolmanın dayanılmaz hafifliği varolmanın dayanılmaz hafifliği
anne ve baba çalışmakta, kardeş kreşe gitmekte, o sıralarda yedi yaşında olan kahramanımız yaz tatillerinde pek bir başıboş kalmaktadır.

üstelik herkesin annesi evdedir. kahramanımız sabah erken kalkar. her çocuk gibi böyle lüzumsuz bir alışkanlığı vardır. annenin masada bıraktığı kahvaltıya şöyle bir bakar ve dışarı çıkar. kimse dışarda değildir tabi. anneleri bırakmaz ki böyle erken. derken vakit ilerler, bir arkadaşı çıkar dışarı. oyunlar oynanır. çocuğu annesi eve çağırır. o gider, başkası gelir. kahramanımız dışarda devriye görevi görmektedir, ara elemandır.

yine böyle bir yaz günü diğer çocuklar evlerindeyken bizim çocuk etrafı gözlemlemekte ve kim bilir çocuk aklıyla neler düşünmektedir... birden bacağında bir acı hisseder. siyah bir terrier gelip yapışmıştır zavallının bacağına. çocuk bacağını sallar, sallar, nihayetinde köpek ağzında çocuğun pantolonundan bir parçayla fırlar ileri. çocuğun çığlıkları sokağı doldurur. karşıdan bir amca gelmektedir. ağlayan çocuğa "korkma kuduz değildir." der ve gider. çocuk daha çok ağlamaya başlar. "bir de kuduz olucam" diye. neyse birileri gelip kahramanımızı hastaneye götürür.

olay on yedi yıl önce yaşandığı için karnına kocaman bir aşı yaparlar. bu arada baba da hastaneye gelmiştir. hayvan hastanesine gidilir teşhis için. yoktur tabi köpek. eve gidince tüm bu eziyetin üstüne bir de baba kızar çocuğa. sanki çocuk "köpeğe gel beni ısır" demiş gibi... neyse ki diğer aşılar koldan yapılır ve o anlar çocuğun belleğine kazınır altın harflerle.

"küçük emrah etkisi" yaratabildiysem bünyelerde ne mutlu bana!
heroine heroine
heroine miniminicikken evlerine yemeğe çat kapı misafir gelmiştir.babanın restoran sahibi arkadaşından zeytinyağlılar börekler sipariş edilir.misafirimiz de yemekleri çok beğenir ve aman efendim ellerinize sağlık ne zahmet ettiniz çok güzel olmuş gibi iltifatlar yağdırır.bunun üzerine
küçük heroine-annem yapmadı kiii restorandan aldııııkkk. der

tabi olay üzerine anne ufaklığı mutfağa çeker ve azıcık azarlar.dersini alan heroine bir dahaki sefere aynı hataya düşmeyecektir.

bir süre sonra yine bir gün misafir gelir.bu sefer yine aynı restoran sahibinden balık sipariş edilir mangalda pişirmek üzere.
heroine annesini mutfağa çeker ve sorar

-sorarlarsa balıkları babam tuttu mu diyim?
1 /