englar alheimsins

desmodus rotundus desmodus rotundus
2000 yılında çekilmiş izlanda yapımı film.. einar gudmundsson romanından uyarlama olmakla beraber yönetmeni fridrik fridriksson'dır. genel bilgiler bölümü bu kadar. şimdi geçelim filme.. izlanda'ya sempatimin olduğu gerçeğini arkama alarak başladım filmi izlemeye. bu tabii bir miktar artı sağlıyor. yine de tarafsız gözlem yaptığım gerçeği de ortama hakim.

film kaba anlatımıyla zaman içerisinde deliren şizofren genç páll ve onun bu süreçteki yaşamını, ilişkilerini, düşüncelerini anlatmakta.. yönetmen bazı kapıları oldukça sıkılı tutmuş. mesela gencin aşık olduğu kız yüzünden mi yoksa ondan öncesinde süregelen belli bir takım olgulardan mı bu hale geldiğini izleyiciye vermemiş. belki de romanda anlatılandan daha silik çekilmiştir, bunu bilemeyiz..

dramatik bir yapıtmış gibi gözükse de filmde izlanda'nın soğuk hava ve kasvetinin getirdiği durgunluğu görüyoruz. tam istenildiği gibi. fazla gözyaşı yok, keder yok. zıt düşüncelerin birbiri içinde bu denli harmanlanması kusursuzmuşçasına bir duygu uyandırmakta. noi albinoi'deki soğukluğa benzer şekilde.. sonra ince ayrıntılar. her filmde izleyicinin gözüne çarpan o belli başlı noktalar. üç arkadaşın şehrin en ünlü lokantasında yemek yedikleri sahne bu kısıma en güzel örneği oluşturmakta. hemen ardından süregelen intiharlar. ve dahası. neyse..

kısacası şu ana kadar izlemiş olduğum en güzel filmlerden biriydi. páll'un düşünceleri, sonra viktor, resimler ve tabii ki sigur ros'a ait olan müzikler.. güzeldi. kesinlikle çok güzeldi.. bunları yazarken arka fonda olafur arnalds'ın çalması kadar güzel..

ilgilenenler için: angels of the universe (2000) directed by friðrik þór friðriksson. with ıngvar eggert sigurðsson, baltasar kormákur, hilmir snær guðnason, björn jörundur friðbjörnsson. páll is ... ımdb
neerd neerd
bu filmi aşık olduğum kadının izlemesini istiyorum. filmin adını kendisine söyledim. yarın belki bakabilirim dedi.
bugün ayın 28'i ve hiçbir özelliği yok. kendi yakamızdan ayrılmayan ve ayrılmayacak tonlarca soruna sahibiz.
ve her gece uyumadan önce veya uyuyamıyor olduğumda bazen páll'ı hatırlıyorum ve orda kalıyor. ama geneli düşündüğümde ağlayacak gibi hissediyorum kendimi. bütün akıl hastanesini düşündüğümde ömrümden ömür gidiyor.
nihayetinde karar veremedim: çok çok iyi bir film mi yalnızca, yoksa sadece kötü bir günümüzde izlediğimiz için mi çok abartmaya başlıyoruz.
son olarak: efsanevi bir film. melekler uçamıyor ama suyun üzerinde bârî yürüyebiliyor.
jules jules
azıcık spoiler içerebilir:

müziklerini sigur ros'un yaptığını duyunca filmi izleme listeme alıp almamaya karar vermek için sözlükleri kurcaladım biraz. yorumlar oldukça iyiydi. temanın ayrılık sonrası depresyon üzerine kurulmuş olması da beni heyecanlandırdı ve gecenin bi vakti filmi izlemeye başladım.

itiraf etmeliyim ki film muhteşem bir giriş ve açılıma sahip. fakat zaman ilerledikçe bu durum sıkkınlığa dönüşüyor. açıkçası filmin ne vermek istediğini anlayamadım. tam olarak neyi işledik, ne anlatıldı çözemedim.

her ne kadar farklı filmler olsa da kaybediş sonrasını anlattığı için bu filmle aynı kulvarda reign over me'yi görüyorum. orda elemanın kaybediş sonrası travması ile baş edemeyip kendisine seçtiği yolu ve bu yoldaki zorlukları görüyorduk. ayrıca iki farklı hayatı karşılaştırma imkanı buluyor ve nihayetinde charlie'nin asla toparlayamayacağını anlıyor, kendisine yeni bir hayat kuruşunun başlangıcına şahit oluyorduk. verilmek istenen bir sürü şey ve işlenen birçok konu vardı. ne var ki bu filmin anlatımının neye dair olduğuna dair en ufak bir fikrim yok. yan karakterlerin ve misal, o upuzun yemek sahnesinin ne vermek istediğini bir türlü çözemedim.

eğer film sadece ekranda gördüklerimizden ibaretse ve arka plan çok dolu değilse neden bu kadar övülmüş anlamak zor. belki de gece geç saat izlediğim için böyle oldu. neyse... anlayan varsa beri gelsin.