gidiş

te5ir te5ir
bir bitişin resmini çizmeye başladı ellerim.
parmaklarımdan çıkan her harf
yıkık bi kenti diriltmeye niyetlenmiş bir vicdanın pes edişidir.
sıradanlığıyla yarışamadığım insanlar gibi olamadım.
dönüp gidemedim, gidişlerimde yarım kaldı çünkü.
ne yıkabildim duvarlarımı ne de kapılarımı zorladı gülümsemeler...
elime renk renk ölümler aldım geçenlerde,
biliyordum nasıl ulaşırım bilinçsizliğe...
denemek istedim birkez daha,
o sıralar gidesim vardı herkesin hayatından,
gidişlerimi anlamak istemeyenleriniz vardı.
her renk birbirinden daha güçlü elimde bana bakıp durdu.
renkleri bana işlesinler diye canlandıracak bir ruh da masamdaydı.
toprağın ateşte beden buluşuyla kazandığı kıyafeti
sarı ışıkta parlamaya devam etti sabaha kadar.
acıydı, tek başına çekilir gibi değildi cama hapsedilen ruh
ve dışarı çıkarmak için okşamak gerekmiyordu şişeyi.
renklerle barışamadıkca ruhlandım günlerce.
yerleri sevdim çünkü yüzler görünmüyordu.
renkler uzaklaştı ben yakınlaştıkca,
attım hepsini bir dahaki pes edişime kadar.
sevgiliye azap çektirir oldu sesim ben kaçamadıkca.
yine kendim açtım ışıkları kimse olmadan,
kalktım ayağa ama etrafta kimse kalmamış ne yazık.
sevgili, duvar, masa, yer, gök hepsi bir.
mental retardasyon mental retardasyon
(...)

bişey için uğraşılır, avuç sıkılır tekrar, yumruk bir kez daha havaya kaldırılır…ama…
tırnaklarım sıktığım yumrukta avuçlarımı çoktan parçaladı benim… ne gelen var ne giden… dilenmeden de “sevgisini ya da dostluğunu” yaşayabilmeli insan… kendi için yaşayabilmeli… hayat çok acı tanıtıyor bazı kavramları bu taraftakilere…oyunun dışındakilere… oyunun dışına çıkınca hepbirlikte severek izleyeceğin, hikaye…
ama en azından biliyorsun yaşayacaklarını…sen şanslısın bir nebze…sözün kısası…laf dolandırmadan..içimden geldiği gibi…

yalanmış…her şey yalanmış… en afilisinden…

neyse…

bir bilye ya da gazoz kapağı tadında olmak isterdim.hani şu küçükken vardı ya…oynardık deli gibi…sonra çocuk aklımızla yenilerini bulunca fıcıttığımız, ya da aklımıza gelmeyen… ama atamadığımız,ertelediğimiz, büyük ihtimalle yatağın altında kalan şeyler…hani taso çıktı, daha yenisi, daha güzeli, daha aşşalığı aynı zamnada parayla aldık onları…. sonra bilyelerin daha parlağı, en yenisi çıktı onları aldık…ama “büyüdük” sonra bigün…sadece bilyeyi ve gazoz kapağını andık… büyüdük…bide baktık ki o tasolar kırıldı, yeni cam bileyler kırıldı parçalandı….ama gazoz kapağı ve eski bileyeler hiç kırılmadı sadece “aşındı”… ama biz artık “büyüdük”… sadece sohbetlerde kaldı o eski oyunlar….hala var bak etrafta dandik cam bilyeler ve plastik tasolar… ama ne çare insan eskisini özlüyor…

gazoz kapaklarınıza iyi bakın…ne yazık ki onlardan bile sayamıyorum kendimi…çünkü ben çocukken bile bu kadar kolay fıcıtmadım onları… ben olsam olsam çitostan çıkan taso olurum…

(...)

tuhaf bir gidiş.