göğü delen adam

1 /
dünya koca bir yalandı gördüm dünya koca bir yalandı gördüm
ayrıntı yayınları'ndan çıkan bir yerli(tuiavii)'nin ağzından modern insanı ve onun hayatını anlatan kitap.halkının lideri olan tuiavii,bir çok ülke geziyor,hiç alışık olmadığı bir çok hayat görüyor.ve hemen hemen her şeyi yadırgıyor.bize normal gelen bir çok şeye onun bakış açısından bakmak ilginç oluyor gerçekten okuyucu için.

tuiavii'nin halkı için tuttuğu notları kitap haline getiren ise erich scheurmann.

kitapta beyazlar için papalagi terimini kullanıyor yerli lider.ve neden göğü delen adam manasına gelen bu kelimeyi seçtiği ise şöyle açıklanıyor:samoa(tuiavii'nin yaşadığı yerler)’ya ilk misyoner bir yelkenliyle gelmişti.
yerliler bu beyaz yelkenliyi ufukta bir delik olarak gördüler, beyaz adamın içinden çıkıp kendilerine geldiği bir delik.

o, göğü delip geçmişti
papalagi papalagi
okuyan bünyede papalagi olmaktansa, samoa’lı herhangi bir kimse olma isteğine sebep olan kitaptır. dimağı temiz, ruhu temiz.
ayrıca '' papalagi denince beyazlar ya da yabancılar anlaşılır.''
dedi ve aldı sazı eline dedi ve aldı sazı eline
ilkel (!) bir batı samoa yerlisinin, çağdaş uygarlık diye yutturulan kepazeliği, daha doğrusu zavallılığı, ucuzluğu, hadi daha açık olalım orospu çocukluğunu, kabak gibi ortaya koyduğu kitap. kutsal kitaplardan daha insancıl ve gerçek...
dedi ve aldı sazı eline dedi ve aldı sazı eline
beyaz adamdır, yani papalagi.

kitaptan bir kaç alıntı:

"papalagi, yuvarlak metali ve ağır kağıdı sever. katledilmiş meyvelerin suyunu, domuz, sığır gibi korkunç hayvanların etini midesine indirmeyi sever. ama hepsinden çok sevdiği bir şey vardır ki bunu kavramak mümkün değil: zaman! onun uğruna dünyanın patırtısını kopartır, saçma sapan konuşur durur. güneşin doğuşuyla batışı arasındakinden başka bir zaman olmamasına rağmen yetmez papalagi’ye yine de.

zaman papalagi’yi hep mutsuz eder. büyük ruh’a yakınır da yakınır, daha fazlasını vermedi diye. hem de her yeni günü belli bir plana göre bölüp parçalayarak büyük ruh’a ve onun hikmetine etmediği hakareti bırakmaz. çalı bıçağıyla yumuşak bir hindistancevizini boydan boya keser gibi böler günü. her bir bölümün ayrı adı vardır. saniye, dakika, saat. saniye dakikadan küçüktür, dakika da saatten.

hepsi birden bir saat eder. bir saate varmak için altmış tane dakika, bir sürü de saniye gerekir.

bir hastalık olduğunu düşünmeme rağmen yine de bir türlü kavrayamadım bu işi. ‘zaman hiç yetmiyor!’ ‘zaman dört nala kalkmış kırat gibi koşuyor!’, ‘biraz daha zamanım olsa!’ böyle sızlanır durur beyaz adam.
hep söylüyorum, bunun bir hastalık olması lazım. çünkü, diyelim ki beyaz adamın içinden bir şey yapmak geçiyor. yürekten istiyor hem de. belki güneşlenmek, belki de ırmakta kanoyla dolaşmak istiyor. ya da canı sevdiği kızı çekiyor. hemen her seferinde aynı düşünceye kapılıp, bastırır bu isteğini: ‘keyiflenmeye zamanım yok’

oysa zaman orada öylece durur. o ise en iyi niyetle bile görmez onu. zaman alan binlerce şey sıralayıp, yakına yakına işinin başına çöker. ne zevk, ne de eğlence verir işi ona. üstelik kendinden başka zorlayan da yoktur onu.

…

sanıyorum ki çok sıkı tuttukları için zaman, ıslak elden kayan yılan gibi akıp gidiyor ellerinden. zamanın kendisine gelmesini beklemez. kollarını açıp, yakalamak için peşinden koşar. zamanın huzur içinde güneşin altına serilmesini kıskanır. ister ki hep yakınında olsun, şarkı söylesin, iki laf etsin. oysa zaman sessiz ve uysaldır, huzur ister, güneşin altında döşeğine uzanıp yatmak ister. papalagi zamanı tanıyamadı, anlayamadı. bu yüzden kaba gelenekleriyle hor kullanıyor onu.


ah sevgili kardeşlerim! biz zaman için hiç dertlenmedik. onu olduğu gibi sevdik. siz hiç peşinden koşmadınız zamanın. ne dertop etmeye ne sonra parçalamaya çalıştınız. zaman bize ne az geldi ne de bıkkınlık getirdi. hepimizin istediği kadar zamanı var, biz de onunla yetiniyoruz."
kizgin kumlardan serin sulara atlamak kizgin kumlardan serin sulara atlamak
marlo morgan'ın, carlos castaneda'nın kitapları gibi, bu kitabında tamamen hayal ürünü olduğu söylenir. öyle olması neyi değiştirir? bu kitaplar bizim kim olduğumuza,nasıl yaşadığımıza, hayatımızı nasıl değersizleştirdiğimize ayna tutuyorlar... sıradan insan için yüzeysel, çıkarcı, aç gözlü, maddiyata ve birbirini sikmeye dayalı hayatının beş para etmez olduğunu görmek ve hayal edemeyeceği güzellikte başka hayatların olması fikri rahatsız edicidir elbette. yere göğe sığdıramadığı kavramları, gereklilikleri, tanımlamaları, ruhsallık diye adlandırdıkları, sevgi ve iyilik anlayışı, sözde bilgelği... ve hatta eğlence ve macera anlayışı.... hepsi değersizleşti, çöp oldu bu yerlilerin yaşadığı hayatı gördüğümüzde.
fikir yüce fikir yüce
beş yıl sonra okuduğum ilk kitap oldu.

"... düşüncelerin bir zamanlar iyi ya da kötü olmuş olması farketmez; ince beyaz hasırlara savruluvermesin, birer bela olup çıkarlar: 'basıldı' der buna papalagi. bu söz şu demeye gelir: bir düşünce hastasının kafasından geçirdikleri, bütün büyük şeflerin binlerce eline ve istencine sahip esrarlı ve olağanüstü bir makine tarafından yazılır. ama bir kere iki kere falan değil. defalarca, sayısız kez, hep aynı düşünce. bu düşünce hasırları bir araya getirilip tomar yapıldı mı, papalagi buna 'kitap' adını verir ve ülkenin dört bir yanına yollar. bu düşünceler bir kez adamın içine girdi mi bulaşır, kalır. bu düşünce hasırlarını tatlı muzlar gibi yutarlar, her kulübede kutular dolusu yığılıdır. şeker kamışına dadanan sıçanlar gibi genci yaşlısı başına üşüşür. işte bu yüzden çokları, her aklı başında samoalının sahip olduğu doğal düşünmeden yoksundur..."

kitap (f.y. notu)

daha önce almış olduğum kitap okumam kararımı, doğru bulmamı teyit etmiş bir kitaptır.
insanıararkendamdandüşenpsikolog insanıararkendamdandüşenpsikolog
kabile reisi tuiavii'nin konuşmasını kitaplaştırmıştır e. scheurmann, kitap boyunca tuiavii gözlemlerini anlatır ve kendi deyimiyle 'kardeşler'ine nasihatler sunar, bu nasihatler sadece onların varlıklarını değişmeden, papalagi'ye uymadan sürdürmelerini istediğindendir. kitabın başında "papalagi'yi okumak yetmez. bizim içimizde küllenmiş olan duygularımızı yeniden canlandırmayı da öğrenmemiz gerek." şeklinde ufak bir not yazmıştır kitabı yayınlayanlar. başka bir açıdan avrupa'yı görürüz bu kitapta, hatta bazı kısımlarda kendimizi de bulur, düşünürüz. kitaptan alıntılar yapacak olursam:

"bir avrupalı'ya sevginin tanrısından söz edecek olsan, yüzünü buruşturur ve güler. senin düşüncenin yalınlığıyla alay eder. ama pırıl pırıl bir yuvarlak metal ya da koca bir ağır kağıt uzatacak olursan, o an gözleri parıldar ve dudaklarının arasından salyalar akar. onun sevgisi paradır, tanrısı paradır. para uğruna mutluluklarını, vicdanlarını yitirenler; gülmekten, onurundan, sevincinden, hatta karısından, çocuğundan olanlar vardır.

...

biz, konukseverliği, uzattığı her meyve için karşılık bekleyenleri hor gören geleneklerimizi sevelim. birinin her şeyi varken, diğerinin hiçbir şeyi olmamasına izin vermeyen geleneklerimizi sevelim. sevelim ki, papalagi gibi, kardeşi yanı aşında kede ve acı içindeyken mutlu ve neşeli olmayalım.

...

sevgili kardeşlerim, tanrı'ya tapmamızın yanı sıra saygı gösterip, sevgiyle yüreğimizde taşıdıklarımıza put denirse eğer, papalagi'nin bizden daha çok putu vardır. onun yüreğindeki en değerli şey tanrı değildir. papalagi'nin bize getirdiği incil, onun için takas edilecek bir maldan başka bir şey değildir. tanrı ona 'ne olmak istiyorsan onu ol, sana verecek buyruğum yok artık benim.' demiştir. o da kendi yolunda yürüüp ne olduğun ortaya koymuştur. ne utanç verici, ne korkunç! çınlayan dili, gurur dolu sözleriyle silahlarımızı elimizden aldı. tanrı'yla konuştu. 'birbirinizi sevin.' dedi. peki ya sonra? korkunç haberi duydunuz. avrupa kendi kendini katlediyor. papalagi zıvanadan çıktı. herkes birbirini öldürüyor. nihayet itiraf etti papalagi, içinde tanrı olmadığını."
lamentos lamentos
kitapta altını çizdiğim bazı yerler:

"gazete bütün insanları tek bir kafa haline getirmeye çalışır. benim kafama, benim düşünceme karşı savaşır. tüm insanların kafasını ve düşüncesini ele geçirmeye çalışır."

"papalagi'nin, lagünün dibinde yatan taşlar kadar çok mesleği vardır. yapılan her iş bir meslektir. birinin ekmek ağacının solmuş yapraklarını toplaması bir meslektir. birinin yemek kaplarını temizlemesi de meslektir. bir şey yapılıyorsa orada bir meslek var demektir. elle ya da kafayla. kafanda düşünceler olması ya da yıldızlara bakmak da meslektir. yapılan hiçbir şey yoktur ki papalagi ondan bir meslek çıkartmasın."

"sanıyorum ki, çok sıkı tuttukları için zaman, ıslak elden kayan yılan gibi akıp gidiyor ellerinden. zamanında kendisine gelmesini beklemez. kollarını açıp, yakalamak için peşinden koşar. zamanın huzur içinde güneşin altına serilmesini kıskanır, ister ki hep yakınında olsun, şarkı söylesin, iki laf etsin. oysa zaman sessiz ve uysaldır, huzur ister, güneşin altında döşeğine uzanıp yatmak ister. papalagi zamanı tanıyamadı, anlayamadı. bu yüzden, o kaba gelenekleriyle hor kullanıyor onu."

"eğer insan çok fazla "şey"e gereksinim duyuyorsa, bu büyük bir yoksulluğun göstergesidir."

"şimdi, diyelim ki birinin çok parası var; hem öyle çok ki yüzlerce, binlerce kişi bu parayla işlerini yoluna koyabilir. ama o, bu paradan onlara zırnık koklatmaz. oturur ağır kağıtların üstüne, kollarının da sarar yuvarlak metallere, gözlerinde hırs ve zevk parıltılarıyla bakınır durur. "bu kadar çok parayı ne yapacaksın?" diye soracak olsan. "bu dünyada giyinmekten, açlığını ve susuzluğunu bastırmaktan başka ne istersin" desen, söyleyecek söz bulamaz, ya da "daha çok para istiyorum, daha çok daha çok," der.böylece sen de, paranın onu hasta ettiğini, bütün duyularını ele geçirdiğini anlarsın.
hastadır o kaçıktır. ruhunu yuvarlak metal ve ağır kağıda adamıştır. hiçbir şeyle yetinmez, gözü doymak bilmez. kimseye kötülük etmeden, haksızlık yapmadan, geldiğim gibi göçüp gideyim şu dünyadan diye düşünmez."

"çünkü beyazların dünyasında insanların ağırlığı yalnızca parasıyla, o parayı her gün ne kadar arttırabildiğiyle ve hiçbir depremin zarar veremeyeceği kalın demir kutunun içinde ne kadar biriktirebilidiğiyle ölçülür. yiğitliği, soyluluğu ya da zekasının parlaklığıyla değil."

"daha doğar doğmaz para ödemeye başlarsın. öldüğünde de, öldüğün için ailen para ödemek zorunda kalır. ayrıca bedenin topara verildiği için ve mezarına senin adına dikilen taş için de para ödemek gerekir.
avrupa'da para vermeden herkesin yararlanabileceği tek bir şey buldum: hava. havanın da, yalnızca unutulduğu için parasız olduğunu sanıyorum."

"çünkü beyaz adamın gerçek tanrısı, kendisinin "para" adını taktığı yuvarlak metal ve ağır kağıttan başka bir şey değildir.
bir avrupalı'ya sevginin tanrısından söz edecek olsan, yüzünü buruşturur ve güler. senin düşüncenin yalınlığıyla alay eder. ama pırıl pırıl bir yuvarlak metal ya da koca bir ağır kağıt uzatacak olursan, o an gözleri parıldar ve dudaklarının arasından salalar akar. onun sevgisi paradır., tanrısı paradır. onlar, yani beyazların tümü uykularında bile bunu düşünürler."

"bu köylerde, kentlerdekinden başka türlü düşünen insanlar yaşar. yarık insanlarından daha çok yiyecekleri olduğu halde elleri kaba, örtüleri daha kirlidir. yaşamları diğerlerinden çok daha güzel ve sağlıklıdır. tüm yarık insanlarına yiyecek sağlamaktan canları çıkar. yine de, neden öbürlerinin örtülerinin daha güzel, ellerinin daha beyaz olduğunu, neden kendileri gibi güneşten terleyip, rüzgarda üşümek zorunda kalmadıklarını bir türlü almaz kafaları."

"gövde, kol ve bacaklar ettir. ancak boyundan yukarısı gerçek insandır."
çıplakellegeyikavlayanyabanılyabancı çıplakellegeyikavlayanyabanılyabancı
(mutlaka bu kitabı alın okuyun)
kitap:göğü delen adam "papalagi"
almanca'dan çeviren:levent taylan
yazar: erich scheurmann
konuşmacı: samoa kabile reisi tuiavii
ayrıntı yayınları 7.basım

sayfa:50
ülkemizi iyi tanıyan bir adamın"size çeşitli ihtiyaçlar yaratmalıyız"dediğini duymuştum.yine "şey"leri kast ediyordu."o zaman siz de çalışmak için can atarsınız"diye devam ediyordu bu bilge adam.ellerimizin gücünü "şey"ler üretmek için harcamamız gerektiğini söylemeye çalışıyordu.sözde kendimiz için,ama öncelikle papalagi için "şey"ler.( papalagi avrupalı beyaz adam.şeyler kısaca eşya)
sayfa:53
papalagi,"ne kötü,yine bir saat geçti" diye yakınır.çok kederlenmiş gibi yüzünü ekşitir.halbuki taptaze bir saat başlamaktadır o anda.
sayfa:58-59(bence en iyisi)
papalagi'nin son derece kendine has ve karışık bir düşünce tarzı vardır.nasıl yaparım da bir şeyi kendim için kullanırım ve bu kullandığımın hakkı da benim olur diye düşünür.bütün insanların yararını değil,bir tek kişinin yararını düşünür hep.bu tek kişide kendisidir.
biri kalkıp dese ki"bu kafa benimdir,bende başka kimsenin olamaz",doğrudur onundur gerçekten,kimse sesini çıkaramaz.elin sahibinden başka kimsenin o el üstünde hakkı yoktur.buraya kadar papalagi'ye hak veriyorum.ama o, bununla kalmayıp yalnızca kendi kulübesinin önünde yetişti diye."bu palmiye benimdir"diyebilir .sanki onu yetiştiren kendisiymiş gibi.oysa palmiye onun değildir,asla.onu yerden çıkartıp yerden uzatan tanrının elidir.tanrı'nın birçok eli vardır.her ağaç,her çiçek her ot,her deniz.gök yüzü,gök yüzündeki bulutlar bütün bunlar tanrının elidir.onları tutabiliriz,varlığına sevinebiliriz,ama kalkıp da "tanrının eli benim elimdir" diyemeyiz.
sayfa:64
"elinde tuttuğun her şey senindir!"bu tür saçma sözlere kulaklarınız tıkayın ve vicdanınıza sıkı sıkıya sarılın. her şey tanrı'nındır.
fakin kebabmın vol 2 fakin kebabmın vol 2
aslında insanın tanrı suretiyle yaratıldığı inancına ve bu inancın sonuçlarına yapılan sert bir eleştiri. şef; kendi içinde tutarlı ancak daha önce tatmadığı acıları(belki yaşamıştır ve umursamamıştır bilemem) var bence. daha iyi anlamak için kitabın ne zaman nerede nasıl basıldığı; konuşmayı yaptığı söylenen yerli şefinin hangi yıllarda avrupa'da bulunduğuna bakmak gerekiyor.

kitap 1920'de basılmış, şef ise 1900'lerde avrupada'ydı. avrupa; sanayi devriminden sonra sömürge arayışında, sınıfsal gerilim had safhada, milliyetçilik akımı büyük imparatorlukları parçalamak üzere, adolf hitler ile karl marx'ın aynı sokaklarda sürttüğü, franz kafka'nın dava'yı yazdığı dönemler. 100 sene öncesinden bahsediyoruz! 'sigara sağlıklıdır' propagandalarının yapıldığı, iş güvenliğinin, insan haklarının tanınmadığı, hayatın çok ama çok ucuz olduğu dönem. şimdi ankara deyince dahi hepimizin aklına o fabrikalar, grilikler, mutsuzluklar geliyor. 100 sene önce avrupa'yı gözünüzde canlandırın! tabi ki adam suratınıza suratınıza sövecek, 'bu mu aydınlık' diye isyan edecek.

peki ya 1900'lerde samoa adası nasıl bir yerdi? neredeydi?
yüz ölçümü 2,944 kilometre kare olan bu adaya istanbul'dan uçakla 24 saat sürüyor (molalar aktarmalar dahil değil). fotoğraflarına biraz baktım. hani şu bilgisayarlarımıza masa üstü olarak ayarladığımız yerler var ya işte orası imiş. defalarca işgale uğramış. cennet gibi bir yer. o sıralarda da alman sömürgesi.

çok çarpıcı bir gerçekle yüz yüze geliyoruz. palagi ürettiği şeylerin tanrının ona verdiği şeylerden daha güzel olduğunu sanıyor ve kendi ürettiği şeylerle; tanrının ona vermediği/verdiği halde görmezden geldiği şeylerin yerini doldurmaya çalışıyor. şefe göre üremek tanrının onlara verdiği en güzel şey. sağlıklı insan vücuduna övgüler yağdırdığını görürsünüz. palagi'nin vücudunu örtülerle nasıl örtüp gizlediğini, genç erkeklerin kadın vücudu için yanıp tutuştuğu ama asla doğru düzgün göremediğini; göremediği için de kadının gerçekten güzel olup olmadığını, kandırılıp kandırılmadığını asla anlayamayacağından bahsetmiş. aslında insan doğasına aykırı geleneklerin, uygulamaların insanı ne kadar komik duruma düşüreceğini bize yansıtmış. asıl üstün olanın bir şeyleri bilip geliştirenin mi yoksa doğayı anlayanın mı üstün olduğunu sorgulatıyor.

başka bir soru ise; insanın karşısına zorluklar çıktığında nasıl mücadele etmeli? zorluğu aşma şekli yeni sorunlar doğuruyor mu? bunlar nasıl fark ediliyor? çözüm nedir?

farkındalık sanırım. almanlar bunu acı şekilde fark ettiler.

yüz yıl önce acınacak hallerdeyken şimdi nasıl yaşamdan keyif aldıklarını görüyoruz.

geçen seneye kadar yaz kış demeden spor yapan alman amca ve teyzeleri, bir bardak meyve suyu karışımına bir euro basan, onun iyi hissetmesine sebep olan garsona yüklü bahşiş bıraktıklarını, önemsendiklerini hissetmek istediklerini görüyoruz. ifade özgürlüğü sayesinde farkındalıklarının nasıl arttığını görüyoruz. ön yargılarının aslında kırabildiklerini görüyoruz.

aşağılık bir kabile şefinin görüp onların göremediği şeyler olabileceğini ifade özgürlüğü sayesinde keşfediyorlar.

her şey sende gizli
yerin seni çektiği kadar ağırsın
kanatların çırpındığı kadar hafif
kalbinin attığı kadar canlısın
gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç
sevdiklerin kadar iyisin
nefret ettiklerin kadar kötü
ne renk olursa olsun kaşın gözün
karşındakini gördüğüdür rengin
yaşadıklarını kar sayma
yaşadığın kadar yakınsın sonuna
ne kadar yaşarsan yaşa
sevdiğin kadardır ömrün
gülebildiğin kadar mutlusun
üzülme, bil ki ağladığın kadar güleceksin
sakın bitti sanma her şeyi;
sevdiğin kadar sevileceksin
ay ışındadır sevgiliye duyulan hasret
ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın
unutma yağmurun yağdığı kadar ıslaksın
güneşin seni ısıttığı kadar sıcak
kendini yalnız hissettiğin kadar yalnızsın
ve güçlü his ettiğin kadar güçlü
kendini güzel hissettiğin kadar güzel
işte budur hayat, işte budur yaşamak
bunu hatırladığın kadar yaşarsın
bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün;
ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun
çiçek sulandığı kadar güzeldir
kuşlar ötebildiği kadar sevimli
bebek ağladığı kadar bebektir
ve her şeyi öğrendiğin kadar
bilirsinbunu da öğren;
sevdiğin kadar sevilirsin
1 /