instela yazarlarının itirafları

ophelias ophelias
kedimi şarkı söyleyerek seviyorum. ama bu şarkılar benden çıkıyor. uydurma cümleleri melodileştirerek gün boyu hayvana eziyet ediyorum.

annesinin tatlı tatlı ballı ballı güzel oğlanı... tey tey tey
ağzının içini yiyem yiyem ballı ballı oğlanım,
kulağını ısırayım, burnunu öpüp koklayayım tatlı tatlı güzel oğlanım... tey tey tey
dark side yolcusu dark side yolcusu
bir yerlerde hata yaptığımı düşünüyorum..hemen her konuda böyle bir his geliyor aklıma ara ara. bazen nadir, bazen sık. önceden sık sık idi. atlatıp çıktığımı sanmıştım o duygu durumundan, ama son zamanlarda yine esiri oldum..neden yanlış yaptığımı düşünüyorum? gerçekten bazı yerlerde yanlış yaptığımı düşünüyorum, samimi bir şekilde ama yediremiyorum kendime, iyiyim diyorum, neden böyle oluyor? iyiyim işimde, neden hocalarla ters düşüyorum, iyi biriyim, neden iş arkadaşlarim beni ifrit ediyor, iyi bir sevgili sayılırım neden mutsuz ilişkilerim oluyor, samimi bir dost sayılırım neden çok az arkadaşım var iletişimde olduğum? demek ki değilim amk. demek ki kendimi çok bir bok sanıyorum. başa döndüm,.bir yerlerde hata yaptığım hissine, hiçbir işe de yaramıyor ki bu his. ne bileyim sorun ne amk, bilsem duzelticem. siktirip gitsem belki çözülecek ama nereye? nasıl? mutsuzum.
edit: yaptığım işten hemen nerdeyse nefret ediyorum. stresli bir iş ve öldürüyor beni her geçen gün.
sevdim ve gittin sevdik ve gittiler sevdim ve gittin sevdik ve gittiler
su giriyi yazali 1 seneyi gecmis vay be

1 senede neler degisti onu yazayim bari. yukaridaki giriyi yazdigimda londra'da bir ise baslamamin bir gun oncesiydi. o ise basladiktan yaklasik 3 ay sonra pandemi de bahane edilerek isten atildim. hayatimdaki ilk yurtdisi is tecrubemde isten atilmis olmam beni tum bunalimimin icersinde daha da dibe firlatti. cebimde 2 bin pound kadar para vardi ve isim yoktu. en buyuk avantajim ab pasaportu ile uk'de yasadigim icin devlet yardimlarindan yararlanabilmekti bu surecte. devlet yardimina da basvurup 5 ay boyunca sadece yattim. kendimi gelistirmeye calistim, psikolojimi toparlamaya calistim. teknik bilgi ve becelerilerimi aldigim kurslar ile bir seviye ileri tasidim. psikolojik sorunlarimin cogunun temelini de birkac theta healing seansi ile astim. asiri gelecek kaygim gitmisti birkac seanstan sonra. bir sure sonra - her ne kadar ilk dinlendiginde ufurukcu gibi gozukse de - unal guner'in hayata bakis acisi ile evrene ve olaylara bakisimi degistirdim. yasanan her olay, her aci aslinda bizim istegimiz uzerine bize gelmistir ve buradaki esas amac ders almak ve tekamul etmektir. bu bakis acisiyla birlikte gecmisimle de buyuk olcude baristim. gecmisimle barisip gelecek kaygilarimi da minimize ettigimde 2020 yil sonunu buluyordu. 2020 eylul ayinda yeni bir ise girmistim. bir onceki isimden junior'sin denilerek kovulmustum, beni cok rencide etmisti. sektorde en az 6-7yillik tecrubem vardi fakat eksiklerim, modern teknolojileri yakalayamamaktan kaynakli idi. ikinci isimde eski isimdeki hatalarimi yapmadim. basarili olmak icin daha cok calistim, verilen isleri hizli bitirmek icin ekstra efor sarf ettim. daha cok soru sordum, daha cok ekibe ve sirkete entegre olmaya calistim. su an ikinci sirketimde 6. ayimi doldurmak uzereyim. junior'im denilerek maasimin dusurulup vermek istemedikleri parayi kazaniyorum. kendimi 1 sene onceki gibi aniden oldurmeyi artik dusunmuyorum. gelecekteki dertlerimden dolayi kaygilanmiyorum. onbinlerce tl borcum var, hakkimda bir ceza davasi var sonuclari kotu de olabilecek bir dava. gelecek daha gelmedi, gelmeyen gunler icin kendimi mahvetmiyorum, gelecek hapishanesinde yasamiyorum, gecmisimi affettim ve bunlar benim bugunku kendim olmami sagladi. yasam surecinin icerisinde yogurulmaya calisiyorum. pandemiye ragmen belki de hayatimdaki en kaygisiz ve psikolojik olarak en guclu yillarimi yasiyorum. genc yaslarimdayken, ruhen guclu, ekonomik olarak ozgur, gelecek kaygisiz ve kendi iradesiyle yasayabilen bir insan olmayi hayal ediyordum. bu hayallerim yani bu taleplerim beni bu zorlu yollarin icerisinden gecmeme neden oldu. maddi ve manevi beni zorlayan yollar bana hayallerimi getirdi. hayattan daha fazla taleplerim var ve farkli zorluklar muhtemelen oralarda bir yerde beni beklemekte :)
elas elas
yaklaşık birkaç haftadır ülkede herhangi bir leş haberi okuduktan sonra açıp barajların doluluk oranlarının artmasına bakıp anlık olsun en azından barajlar doluyor diyorum. en büyük distopyalarımdan biridir susuzluk..
kuba gibiyim kendi kendime yeti kuba gibiyim kendi kendime yeti
fabrika servislerinde aksiyonların hep beni bulması üzerine;

aslında ben sessiz biriyimdir. yalnızım, yalnız yaşıyorum. altı aydır ailemden uzağım, onlar şehrin batı ucunda, ben doğu ucunda.
kendi ayaklarım üzerinde durmaya çalışıyorum, kendi yağımda kavruluyorum, kendi iç dünyama düşkünüm.
yani, beni çıldırtmak için insanların özel bir çaba sarf etmeleri gerek.
çünkü beni bilmiyorlar, mesafeliyim.
ama çalıştığım fabrikalarda aynı servisle gidip geldiğim insanlar nasıl olduysa beni çıldırtma başarısını gösterdiler.

yoğun bir trafik yoksa on beş dakikayı geçmez işe gitmelerim. haliyle serviste sosyalleşen tiplerden değilim. ben bindiğimde muhabbetin ortasına, sonuna denk gelirim. goygoya, tartışmaya yabancı kalırım. cam kenarına oturur, sabiha gökçen'e inen uçakları seyrederim. bir buçuk yıl önce ben de o uçaklardan birindeydim, hayatımın en mutlu günlerine iniş yapacağımı bilmeksizin...işte, o günleri anımsarım, geçmişe dalarım.

yine bir gün böyle dalıp gitmişken tesadüfen işittiğim bir cümle şimşek gibi çaktı beynimde. kadının biri dedi ki: trakya'da türk yok, bulgar gibi onlar, karışmışlar...
öyleyse ben neyim? diye atılmak istedim muhabbete. hem anne, hem baba tarafından trakyalıyım, balkan göçmeniyiz, bulgaristan göçmenlerine bulgar göçmeni denmesi bile sinirlenmeme yeterken bu terbiyesiz, cahilce edilmiş laf sinirimi bozmuştu.
ama kendime hakim olmaya çalıştım. işteki ilk günlerimdi, işe yeni başlayan mühendis, idareci kadınlardan biriyle tartışarak hemen göze batmamalıydı, düşüncem buydu, her ne kadar fabrika sahibi babamın otuz yıllık arkadaşı olsa da bunu yapmamalıydım, gurbet elde, doğup büyüdüğüm yöreyle ilgili bu ağır ithamı şimdilik sindirmeliydim, ama, bu kadını da unutmamalıydım, nitekim kinlenmiştim bi kere.

servisten inen ilk ben olurum, bir de ali abi. ali abi'yle servisi bekleme arkadaşlığımız var. iyi akşamlar deyip vedalaşmadan önce iner inmez bu kadına sinir olduğumu söyledim, aldırma boşver, cahil onlar dedi.
ali abi ilkokul mezunu bir beden işçisi. fabrikada koca gün boyunu aşan kalsit tozu birikintilerini kürekle temizler, çuvallara doldurur. amelelik gerektiren her işe gönderilir, bir de onun arkadaşı apo vardır, kırklı yaşlarının sonlarına gelmiş bu adamlar emeklilikleri için gün sayarlar, hayattan yılmışlardır.
ali abi bana göre fabrikanın en aydın insanıydı. o bir aleviydi, bingöllüydü, apo'ya kürtçe bir şeyler söyler onu kızdırır, şakalaşırdı, apo da ağrılı bir kürt. ben bu iki adamın ferasetine daha çok güvendim, onlarla muhabbet etmeyi, benim gibi mühendis olan tiplerle, müdürlerle konuşmaya tercih ettim.

fabrikanın sahibi babamın arkadaşı olduğundan ve babamın ona can borcu olması gibi aralarındaki köklü yakınlıklar; fabrikada müdürlerin, müdür yardımcılarının, idareci kadınların, meslektaşlarımın yılışıklığını üzerimde fazlasıyla hissetmeme neden oluyordu. patron bizzat beni görmeye gelirdi. bu referans diğerlerinin dikkatini çekiyordu, bana yanaşıyorlardı fakat muhabbetleri ilgimi çekmiyordu. bu statücü, etiketçi, mezun oldukları okulların fetişisti tiplerde aydın bir tavır göremiyordum. beni şaşırtacak hiçbir yanları yoktu. ali abi'yle apo'nun yanında sönük kalıyorlardı.
öyle ki bu durum bende tüm statülere karşı muhalif bir tutuma sürükleyecek, okuduğum bölümlere rağmen kendimi demirci çırağı olarak tanıtmama varacaktı. demirci çıraklığını kendim uydurmuş değildim, gerçeklik payı var ama bunu daha sonra anlatırım.

bir gün serviste yine giderken o kadın yine konuşmaya başladı. konuştuğu adama dedi ki: göçmenler atatürk'e duacı olsunlar, güzelim yerleri verdi onlara...
sonradan öğrenmiştim, kadın karadenizliydi. yine balkan göçmenlerine laf atıyordu. duacı olmak filan...dini jargonla konuşmayı sevmem ama atatürk'e herkesin duacı olması gerekmez mi? atatürk de balkan göçmeni değil miydi? hadi onu geçtim, zaten neresinden tutsan ağır cahillik içeriyordu sözleri. nihayet kinim boşa gitmeyecekti, her gün ayaklarına kadar kalsit tozuyla bulanan yorgun bedenim bu ağır sözleri artık kaldıramadı ve sesimi yükselterek konuşmaya başladım: balkan göçmenleri katliamlara uğradı, bu topraklara geldiklerinde ellerinde hiçbir şey yoktu, bu yoksulluğu unutmayarak tırnaklarıyla kazıya kazıya bugünlere geldiler, her şeylerini çok çalışarak kazandılar, sizin cimrilik dediğiniz tutumlulukla hayatta kalabildiler. hepsi sizden daha türktür! balkanlar anadolu'dan önce türkleşti!...

aklıma ne geliyorsa söylüyordum, bir kompozisyon, bir düzen olmadan konuşuyordum, imdi böyle düzenli konuşmuşum gibi yazıyorum ama yine bunları söyledim tabii. sesimi iyice yükseltmiştim, resmen bağırıyordum kadına ve adama. adam yan koltukta oturduğu için yüz yüze geldik onunla. kadın önde oturuyordu. o yüzden adam bu hiddetim karşısında gevelemeye başladı, yanlış anladın gibi şeyler söyledi, kadın ise put gibi duruyordu, geri vites yapmadı. anladım ki kara cehaletle baş etmenin yolu anlatmak değil, şiddettir. nitekim anlamıyor, diretiyor aptallığında.
neyse ki ineceğim yerde durduk. içimdekileri dökmüştüm.

bu işte daha fazla tutunamadım. idarecilerle anlaşamıyordum, birbirimize ısınamadık. ayrıca iş koşulları sağlığımı tehdit etmeye başlamıştı. 87 desibel makine gürültüsü, solumak zorunda kaldığım kalsit tozu ve yazın sıcağında kalsit taşlarını öğüten, sıvılaştıran değirmenlere girip cehennemi deneyimlemiş olmam...daha fazla dayanamazdım. ortam beni boğuyordu.

bir ay işsiz kaldım. ev sahibiyle konuştum, işe girince kiramı öderim, dedim. kadın kabul etti. bir ay sonra okuduğum bölümlerle alakasız bir işe girdim. hala bu işteyim, asgari ücret alıyorum. bu düşüşün travması ayrı bir konu, değinmeyeceğim.

bu fabrikanın servisi bir öncekinden daha yobaz çıktı. ilk aklıma geleni söyleyeyim, yılbaşı akşamı işten dönerken tartıştıkları konu şuydu; bu akşam çay içersek günaha girer miyiz? yılbaşını kutlamak gibi olmasın aman!

fabrikaya yine on beş dakikalık mesafe olduğu için bu yobazlığa uzun süre tahammül etmiyordum neyse ki. ama ben hiçbir şey yapmasam bile yobazlık gelip beni buluyordu;
serviste ilk inen bendim. akşam hava karanlık, servis içi karanlık. ineceğim yere yaklaşırken en arka koltuktan kapıya kadar yürümek olmasın diye arkadan kalktım, şoförün arkasındaki koltuğa oturdum. ama yanımda kim oturuyor diye bakmadım. sonuçta birazdan inecektim.
yanımdaki kişi kimse artık, kıpırdamaya, kafasını arkaya çeviririp bir şeyler fısıldamaya başladı.
arkadan bir kadın seslendi: beyefendi! serviste kadınların yanına oturmak yasak!
birden afalladım. bayağı rahatsız oldum. kendimi tacizci gibi hissettim. ama yanımdaki hanımı sikmeyi düşünüyordum, buna neden mani oldunuz? diyecektim. peki, dedim bilmiyordum, yerimden kalktım, arkada bir adamın yanına oturdum.

aynı serviste başıma gelen son olayı da anlatayım;
ikinci vardiyadan çıkmıştım, saat 23:00, cumartesi günüydü, cumartesi çalışmak ayrı bi koyuyor zaten.
iş arkadaşımla en arkaya geçtik, oturuyoruz. önümüzdeki tekli koltukta oturan türbanlı şişman kadın bana döndü, bir şey sorabilir miyim? dedi.
buyrun, dedim.
neden ineceğiniz yere gelmeden kalkıp yürüyorsunuz kapıya?
artık servislerdeki beklenmedik tepkilere alışmıştım, afallamadım bu kez. kendimi hatırlatmak için, dedim.
şoför bazen indireceği yeri unutabiliyordu.
hayır, dedi kadın, buna gerek yok, şoför indireceği yeri bilir, dedi.
hem kendinizi de tehlikeye atıyorsunuz, ya camdan fırlasanız bir frenle, hem yanımdan geçerken uyandırıyorsunuz beni dedi. dalmış oluyorum, bi sürtünme oluyor, uyanıyorum dedi.
kocalarının tatmin etmediği bu tür kadınlar sinirlerini başka erkeklerden çıkarmak isterler, ama bu sinirde bile seksüel bir istek vardır bana göre. gözlerinde sevişememişlik öfkesi vardır. bu öfkeyi kusacak bir erkek arar. o bahtsız erkek ben olmuştum.
lafımı esirgemedim, burası uyuma yeri değil, dedim. burada amaç zaten inip binmek, herhalde kapıya doğru yürüyeceğim, her şeye karışmayın dedim.
öndeki kankası anlamazlar canım boşver, dedi.
yok ben sadece sordum, merak ettim, sordum dedi kadın.
yanımdaki arkadaşım tamam de geç kanka boşver dedi.
sustum, servisin karanlığında dışarı baktım, sabiha gökçen'e bir uçak daha iniyordu...
3
nattevagten nattevagten
sonucu evvelsi bir olay bu. geçen temmuzdan..
öyle arkadaş canlısı bir kız instagramdan istek yollamıştı bana. ara ara konuşuyorduk. bir yıldır falan. sonra bi 4 ay kayboldu. başka bir hesap açmış oradan istek yolladı tekrar konuştuk. benim üzgün olduğumu hissetti ve bunun üstüne gitti. ben söylemek istemedim üzülmesin, keyfimiz kaçmasın istedim. ısrar edince anlattım başıma gelenleri. sonra o bu durumdan tuhaf bir şekilde çok etkilendi. hatta ağladı. sonra benden özür diledi. neden diliyorsun dediğimde de ben böyle olsun istemedim ben aslında sandığın kişi değilim dedi.

eski sevgilimmiş. tesadüfen benim kanser olduğumu öğrenince çok üzüldü ve kendini açık etti. vicdanı sızlamış ondan. 7 yıldır sessiz kalması ve sadece ben yazınca zor da olsa cevap vermesi bir anda onun aleyhine dönüşmüş oldu. bunu hissettim ve ruhum zedelendi.
onun benim kanser olduğumu öğrenmesine mi yanayım, bana acımasına mı, üzülmesine mi, sessiz sessiz yanaşmasına mı bilemedim. ruhum kırışmıştı.

bana 7 yıldır sessiz kalabilmesi bir tesadüf değilmiş.
daha önceden de özel numaradan aradığını itiraf etmişti.
üzüldüm.

ben nettim. keşke o sessiz kalmaya devam edebilseydi. bu da bir netlik sonuçta. belki de diyeceksiniz ki, bak ne güzel seni unutmamış falan. iyi de madem seviyor, ben hala seviyorken gelseydi bana. onu unutmak için çırpınırken gelseydi. ne gerek vardı bu kadar maceraya. e sonunda onu unutup başkasından hoşlanıp onun üzerine bir de kanser olup yolun sonuna gelmişken bunları öğrenmek de ona bir azap olmadı mı?

çok şükür sağlıklıyız şimdi. ama önceden de bahsettiğim gibi özetle tam bir moloz yığınıyım. duygusuz ve renksiz bir moloz yığını.
3
oradaolmayıisteyenkadın oradaolmayıisteyenkadın
o kadar çok sabır diledim ki
anlamak anlaşılmak ,tüm zorluğuna rağmen sabırlı olmak için dilekler diledim
kalk git diyorum kendime, kalk ve git, siktir ol git hemde.
kimseye fark ettirmeden, eğer fark ederlerse engel olurlar.
engel olacaklar git lütfen git git git git .-
kendi kendime bu düşünceler ile konuşurken, baktım ki o geldi.
belki de gerçekten gitmesini istediğim oydu, ama gitmiyordu ve benim tek çarem benim gitmemdi, gibi.
geldi, uzun uzun baktı, kim bilir aklında neler vardı…
anlatmasına izin vermedim bakmaya devam etti…
sinirlenmek yerine kendimi güldürmeyi denedim, tren miyim ki dedim içimden, içimden güldüm, hatta belki kahkaha bile attım, ama fark etmedim. çünkü içim ve dışım farklıydı, hatta içimde birden çok ben bile vardı.
neyse…
baktı uzunca ve sonra bir şey söyleyecek oldu lafı ağzına tıkadım bakışımla. öyle bir tıkadım ki, kelimelerini bir başkası sittin sene içemez gibi.
sonra kalktı usulca, gitti…
ben degil o gitti. kalktı usulca ve gitti. siktirip değil sindirip, kafamdaki sinirli ruh halini sildirip gitti.
üç kere derin nefes alınca, gözlerimi kapatıp açınca, aynada başka bir kendim ile baş başa kaldım.
bu seferde onunla tartışmaya başladım.
git, hadi kalk git, hatta siktir git!