instela yazarlarının itirafları

prometheus maximus prometheus maximus
hava çok güzel ve bira içmemem lazım. dört biradan ne olur lan sanki? içsem ya soğuk dört tanecik carlsberg. içmeme gibi bir zorunluluğum olmasa bu kadar canım çekmezdi. mına koyim ya!

edit: sayın seri eksici arkadaş, bir dakika bekleyip öyle eksilesen ya. gönder tuşuna basıyorum daha benim ekrana düşmeden senin eksi bildirimin geliyor.
the bridge of khazad dum the bridge of khazad dum
daha önce hiçbir yiğit için aşk acısı çekmedim ve hayatımdan çıktı diye üzülmedim, ağlamadım. genellikle zor sevengillerdenim ama vazgeçmem iki saniyemi alır. en küçük bir hatalarında kesip atarım. sanırım yılanı başı küçükken ezeceksin tabirini hayat felsefem edindim. ve de buralarda sevdiğine, kavuşamadığına seslenenlere imreniyorum. çünkü hissettiklerini hiç hissetmedim. merak ediyorum. sanırım merak kediyi öldürür lafını dikkate almalıyım.
administradora administradora
sözlüktekiler yazdığım her haltı genellikle eksilediğinden düşündüklerimin tersini yazmaya başladım. lakin yine eksileniyorum. ne yapsam ki bilemedim.
4
prometheus maximus prometheus maximus
bizi biz yapan şey başka insanların gözüne nasıl göründüğümüz müdür?

gündelik yaşamımızda birçok insanla karşılaşıyor, sohbetler ediyor, arkadaşlıklar kuruyoruz. bir çoğumuzun gündelik yaşamda birden fazla kimliğe bürünmek zorunda kaldığı bir ilişkiler ağı var. aile, iş, okul, arkadaşlar ve kimseyle birlikte olmadığımız zamanlarda kendi kafamızın içindeki bizler. gün içerisinde beş farklı insan olmak durumunda kalmak çok yorucu. sizleri bilmem ama sanırım ben bu durumdan çok sıkıldım. başkalarının benle alakalı düşünceleri genelde pozitif oluyor ama ben insanlara karşı ne kadar açık olabiliyorum? istemeden de olsa hayatın, bizleri doğumumuzdan şimdiye getirdiği noktada kendi isteklerimizi ve hayallerimizi unutup hayatın akışına bırakıyoruz kendimizi. bu çok acınası bir kabulleniş olmalı. kendi potansiyelimizin farkına varmak ve o yönde ilerlemek için hangi kimliğimizi dikkate alacağız? hangisi bizi daha mutlu edecek? en nihayetinde kim olacağız?

neden bu kimlik bunalımı içerisinde bir kişi olmak zorundayız? 27 yaşının ortasında bir birey olarak, hayatın labirentinde peynire ulaşmaya çalışan bir lab faresi gibi koşturuyorum. bu labirentin duvarlarının benden önce aynı şeyleri yaşamış insanların eti ve kemikleriyle yükseldiği gerçeğini düşündükçe kendimden ve diğer insanlardan tiksinmeye başlıyorum. labirentin odacıkları karşımıza farklı farklı kimlikler ve bunlara bağlı olarak gelişen yeni sorunlar çıkartıyor. mesele sorunlarla mücadele etmek değil. mesele, hangi kimliğimizle bu sorunların üstesinden gelmenin bizleri mutlu edeceği belki de... peki bu sorunlarla başa çıkacak kimliği arayışımızda yeterli zamanımız yoksa? sanırım benim en büyük kabusum bu. tam anlamıyla kim olduğumun farkına varamadan düşüncelerden ve hareketten yoksun bir et parçası haline gelmek... şimdi içerisinde bulunduğum karmaşayı göz önüne aldığım zaman et parçasından farklı mıyım onu da bilemiyorum. en azından bir şeyleri arıyorum. peki bu arayışın sonunda istediğim şeyi bulursam mutlu olabilecek miyim? kafamın içerisinde birden fazla kimlikle, birden fazla kendimle tartışıyorum ve bir süre sonra bütün kimliklerim birbirini boğazlamaya çalışan hayvanlara dönüyorlar. umutsuz değilim. bir tanesi elbette kazanacak... o gün geldiğinde elimde ne kalır bilemiyorum ama umudumu kaybetmek de istemiyorum.
di mi ya di mi ya
sanırım herkes çok haklı.
artık kendi hayatıma bakmalıyım.
çocuğum ölürse, dayanamam kendimi öldürürüm , demesi bile onu hiç bir zaman anlayamacağımı gösterdi. hayatındaki yerim o kadar ufak ki. kendime bu haksızlığı neden yaptığımı bilmiyorum. sanırım eksiklik, sevgi eksikligi benim ki. sevilme delice sevilme hissi lazım. onda keşfettiğimi başkalarında görmediğimden hep kalmalarım.
sen git be adam... binlercesi gibi evladını seç ve git. belli ki ben anne olana kadar seni anlayamayacağım ve kendimi dura dura yakacağım.
fakin kebabmın vol 2 fakin kebabmın vol 2
geçen hafta serdar kuzuloğlu'nu dinlerken, insanın sabrının ve bilgi açlığının da sınırı olduğunu söyledi.

ben de ''ulan instadan 300 küsur insanla karşılıklı takipleşiyoruz. ölse ve arka sokakta cenazesi olsa ve cenaze saatinde hiç ama hiçbir işim olmasa ve cenazeye katılıp katılmamam kimsenin umrunda olmayacak olsa; cenazesine katılmayacağım insanları/varlıkları siktir edicem'' deyip zaten az kişiyle takipleşiyordum.

300 kişi de gözüme fazla gözüktü ve bu tanımı değiştirmeye karar verdim. daha barışçıl daha mantıklı daha pratik daha gerçekçi bir çözüm bulmam lazım.

''beraber oturup, çay içmeyeceğim insanların hayatını bilmesem de olur'' deyip biraz daha elemeye başladım.

lisede kızla bir sene aynı sınıftaymışız, bir daha ne merhabamız olmuş, ne başka bir şey. unf
muhabbeti sarmayan lise arkadaşı. görüşmeyeli, oturup konuşmayalı 8 sene olmuş. unf
lisede dersanede yan sınıftaki kız. sadece bakışmışız ve yaklaşık7 senedir sosyal mecralardan takipleşiyoruz. unf
siktiri boktan bi etkinlikte ayak üstü 20 dk sohbet etmişiz, 3 senedir takipleşiyoruz. unf
sözlükten tanışmışız, kalmış gitmiş bi daha öyle. 2 senedir takipleşiyoruz. unf
ilkokul arkadaşım. sokakta görünce selamlaşmıyoruz bile. unf

kapattım telefonu. bir bildirim. o sokakta görsem selam vermeyeceğim ilkokul arkadaşım geri takip isteği atmış.
kızla ilkokul beşten beri doğru düzgün muhabbetim yok. kötü bir şey yok, iyi bir şey de yok. allah allah
gece gece tribe girdim. ilkokul arkadaşlarıyla evlenenleri çok kınadım, şimdi de bunla mı evlencem. ileride çalışma ihtimalimin yüksek olduğu bir yerde çalışıyor üstelik 

ama kızın memeleri güzel.
2
sweet child o mine sweet child o mine
işime yaramayan insanları hiç sevmiyorum. işime yaramayan insanlarla günlerimi geçirmek zorunda olmaktan ise nefret ediyorum. hepsinden iyiyim, her konudaxd, hiç birine ihtiyacım yok ama sırf laf olsun diye bir sürü gereksiz insanla aynı işi yapıyorum. boşu boşuna maaş veriyorlar bunlara bir de. gereksiz kaynak israfı. hiçbirinin yaptığı işe saygısı yok, sevgisi hiç yok.
biri hariç. o çocuk hem çok seksi hem de acayip güzel çikolatalı turta ve kahveli kurabiye yapıyor, çok da çalışkan. çalışkan erkeklere karşı fetişim var, yoksa çok tipli bir şey değil xd işime yarayabilir, birçok konudaxd. ama henüz değil. biraz daha uzaktan bakmaya devam etsin. bakışmak daha zevkli sesli iletişimden. umarım dilsizdir, konuşunca büyüsü bozulacak çünkü.
neyse. saçma sapan bir giri olsun bu da. şimdilik yuhum gelir.
entrero in un cuore entrero in un cuore
çok tuhaf geliyor hüngür hüngür ağladığım, çok fazla sevdiğimi düşündüğüm birinin karşısına oturduğumda hiçbir anlam ifade etmemesi. hatta nasıl neden sevmişim ki? neden ağladım ben acaba? dedirttirmesi aşırı tuhaf geliyor. geçen zamana mı yanayım, boşa üzülmeme mi yanayım ya da tüm bunlar sonunda son bulduğu için şükür mü edeyim. en iyisi şükretmek gibi. o hisler bir daha gelmemek üzere gitmiş, cidden şükürler olsun ve bir daha böyle bir saçmalık yapmayayım.
1
rose whisper rose whisper
muhalif kadroya sahip üniversiteler birer birer tasfiye edildiğinden bizim okulda doçent ve üstü olan hocalar arasında pek fazla muhalif hoca olmadığını düşünüyorum.

ama yine de dersimize giren ve anlatırken akpli olduğunu bakış açısından açık eden sığ proflar görünce çok üzülüyorum.

bi insan nasıl yıllarını okumaya verir de tüm bunların arkasında durabilir aklım almıyor.
caotic caotic
beni bilirsin kardeşim, aşka her zaman saygım vardır. safi aşk, kolay kolay gelen bir şey değil, hatta bazen hiç gelmeyebilir ömrüne. öyle ki, bir bakmışsın şu hayatı çekilebilir kılan nadir şeylerden biri değmemiş hayatına, öylesine geçmiş yılların. işte bu yüzden kişilerden, hikayelerden, insanlardan bağımsız olarak severim ben "aşk" kavramını.

o yüzden üzüldüm lan. sen doğduğun şehrin doğduğun sokaklarına hapsolmuşken; onun londra' ya taşınıp, türk asıllı bir doktor ile roma' da evlenmesine üzüldüm. sana, senin hislerine şahit olduğum için üzüldüm. sen savcılar, mahkemeler arasındayken hayallerini bir başkasına teslim etmene üzüldüm. elbette sevilmiştir, sevilmiş ki öyle evlenmiştir ama senin "sevgin" safi aşktı kardeşim. ama neydi, sen elmayı sevdin diye armudun teki seni sevmek zorunda değildi.
ve şahane bir aşk, çoğu zaman harcanmış bir ömür demekti.

o kadar çok zaman geçti ki kardeşim. hatırla, oysa biz ne güzel çocuklardık, çaresizlik nedir bilmeyen, akıllı, parlak çocuklardık biz. deterjan reklamlarındaki gibi krem pantolonlu, buz mavisi hırkalı anneleri olan, hayatları ilkokul 2. sınıf kitaplarındaki resimlere benzeyen çocuklar.. bazılarımız o hayatlara "check" ede ede devam etti, seninle ben gibiler ise kaldık otoyol kenarlarındaki sahipsiz ayakkabılar gibi. çaresizlik yapıştı ömrümüze. ben o harika anneyi kaybettim, sen freni boşalmış kamyon gibi dolaştın senelerce.

mutlu ol.
smarthematician smarthematician
bu aralar her şey çok enteresan.
1. çalıştığım kurumdan cumartesi ayrılacağım. öğrenciler ayrı ayrı üzüldüklerini belirten mesajlar attı gün boyunca. bir yandan ayrıldığım için seviniyorum, diğer yandan da öğrencilerimden ayrılacağım için üzülüyorum.
2. sevmediğim bir kişiden mesaj aldım, anlatsam (yo hayır anlatmam) hepiniz yok artık, oha dersiniz. ve çok tuhaf, beklenmedik ölçüde kibar davrandı. hatta özel hissettim kendimi. bu durum karşısında ne diyeceğimi bilmiyorum gerçekten.
3. tezimin bu kadar çabuk sona yaklaşacağını tahmin etmemiştim.
4. işi bırakmadan yeni bir iş buldum ki şu zamanda bu bile benim için gayet hayret edici.

normalde her şey benim için çok zor olur, son saniyeye kadar uykusuz kalırdım ve yarım yamalak bir şeyleri tamamlardım. bu kadar pozitifliğe alışık değilim. erkek halimle regl olsam şaşırmayacağım bir dönemdeyim.