into the wild

1 /
twinkle twinkle
filmi izlemeden şu giriyi yazmak yüreğimden parçalar eksiltiyor; ancak filmin türkiye'de girip girmemesi kesin olmadığı için bekleyemeyeceğim.

into the wild, sean penn tarafından yönetilen, jon krakauer'in kitabından uyarlanan bir filmdir. benim ise yazmakta olduğum bu filmin, pearl jam vokalisti eddie vedder tarafından neredeyse tek başına hazırlanan soundtrack albümüdür.

her şeyden önce bence harika bir albüm olmuş. fazla gürültülü olmayan, sakin ilerleyen çok güzel şarkılar barındıran bir albüm... pearl jam'den ayrıyken aynı tadı veremeyeceğini tahmin ettiğim eddie beni bir şekilde haklı çıkarıyor. gerçekten albüm pearl jam konseptinden oldukça farklı; ama oldukça güzel.

albümdeki (bir kaç şarkıdakiler dışında) bütün enstrümanları eddie vedder'ın çaldığı ve yine (bir kaç şarkı dışında) bütün sözlerin eddie vedder'a ait olduğu söyleniyor. bu şekilde bakınca albüm daha bir kıymetlendi gözümde. tabii öyle çılgın sololar filan barındırmıyor albüm, vokal ağırlıklı olmuş. soundtrack olduğu için de şarkıları belli bir konsept içinde ilerliyor.

uzun uzun, her şarkısını incelemek nasip olmadı şimdilik. long nights, no ceiling, far behind, society ve grammy adayı guaranteed benim favorilerim bu albümde. diğerleri de çok güzel. dinleyin, dinletin.

süper edit: grammy aldı eddie guaranteed ile.
nikmikyok nikmikyok
mutluluk ne zaman gerçektir diye kaşınıp duruyosanız mutlaka izlemeniz gereken bir film.

happiness is real only when shared
(mutluluk sadece paylaşıldığı zaman gerçektir)

alexander supertramp
(iskender süperserseri süperavare süperkopuk)

öyle hemen deyiverdim gibi oldu sonunu ama değil. mutluluk gibi bu lafta tek başına pek gerçek değil aslında. film, bu lafı alıp gerçek yapabildiği için güzel bir filmdi kanımca. bilmem düğümleyebildim mi seni sevgili okurum.

ha bu arada önemi bir detay, film:

inspired by a true story
(gerçek hayat hikayesinden alınma)
arkhe arkhe
birkaç yıldır içimde büyüttüğüm bir istek, bir kıvılcım vardı: ailemin benden istediği üniversite diplomasını onlara hediye edip insanların en büyük ilham kaynağı ve hayal gücünün sınırı olan "doğa"yı keşfetmek; ona, mümkün olan en "doğal" şekilde dönmek. işte bu film, içimdeki bu isteği her dakikasında, her saniyesinde sertçe kamçıladı. bu kadar etkili olmasının en büyük sebeplerinden biri de gerçek bir hikayeden yola çıkılarak yapılmış olması. yani, içimdeki kıvılcımın ateşe dönüşebileceğine büyük bir kanıt teşkil etmesi.

filmi kendimden bağımsız -ve izleyeceklerin bana küfretmelerine neden olmadan- değerlendirecek olursam; toplum ve mevcut sisteme yapılan birkaç gönderme oldukça hoş olmuş. oyunculuk güzel; emile hirsch'e 'alexander supertramp' rolü çok yakışmış. kurgunun çok da iyi olmamasına karşın "en iyi kurgu" dalında oscara aday gösterilmesi saçma olmuş. açıkçası "en iyi film" dalında bu filmin adaylığını görmek çok daha güzel olurdu.

ancak her şeyden öte film düşündürücü olmuş. gerek toplum ve içinde bulunulan düzeni, gerek hayatınızın geri kalanında nasıl yaşamak istediğinizi, ait olduğunuz yerin aslına şu an bulunduğunuz nokta olup olmadığını vs. düşünüyorsunuz. bazen de yabancı olduğunuz insanların hayatlarına -çok ufak da olsa- etki ettiğinizde, yaşamın anlamına biraz olsun yaklaşabildiğiniz akla geliyor.
..ve farkına varıyorsunuz: insan yıllar yılı inandığı şey uğruna ölüyorken, pişman olmak için bile artık çok geç olduğu bir anda, inandığı şeylerin aslında yanlış olduğunu anlayabiliyor.

son olarak: film için özel olarak hazırlandığından mıdır bilinmez, ben filmle böylesine bütünleşmiş bir soundtrack görmedim. her şarkı çalındığı sahneyle mükemmel bir uyum içinde. cuk oturmak böyle bir şey. eddie vedder'ın yeteneği, tatlı ritmler, arpejler ve en önemlisi de sözler... alıp götürüyor.


"i now walk into the wild."
kendimi bulmaya hazır olduğumda, i will walk into the wild...
boundless boundless
farkındalığı açığa vurması ama bu sırada etrafında kimsenin olmaması ile bunu kabullenme süreci ve aynı zamanda daha önceden kabuller dünyasından göç ettiğini bilmesi filmi kendi değer ve hayallerinizle şekillendirmenize imkan veriyor. belki de en kendini hissettiren olumsuz yanı yönetmenin duyguya kendi imgelerini katma çabası ki bu noktayı ıraksatmak sizin ufkunuza bakıyor ancak.
aguney aguney
denali national park yakınlarında uzun ve çetin bir yürüyüşten sonra, az bir ekipman ve yiyecek ile alaska yabanında hayatta kalmaya çalışmış ve başaramamış christopher johnson mccandless anısına yapılmış film.
kitap ise jon krakauer tarafından 1996'da basılmış ve film ile aynı adı taşıyor.


aşağıdaki fotoğraf ölmeden önceki son fotoğrafıdır ve avcılar tarafından cesedi bulunduğunda makinada tab edilmemiş haldeymiş.
http://upload.wikimedia.org/wikipedia/en/3/3b/Chris_McCandless.jpg


izlemekten asla bıkmayacağım, hayatımın filmidir aynı zamanda.
kun3uli kun3uli
"doğanın içinde olucaksın adamım anlıyor musun, ne saat, ne harita , ne balta ne hiçbir şey" diyip alaska'ya doğayla beraber olmaya giderken yanına dürbünlü tüfek alan bir ikiyüzlünün hikayesi. geyiği de vursaydın o tüfekle de tam olsaydı bari angut herif.
hayatını bu film çerçevesinde değiştirme gazına gelen arkadaşlara da bir iki önerim olacak. bu mal gibi alaska kışının ortasına ıslakken sıcak tutma kapasitesi en düşük giysilerden olan kot pantolonla gitmeyin. en azından bi-iki kampçılığa giriş kitabı ya da itü kütüphanesinde bulunan the basic essentials of survival kitabını okuyun, telef olmayın.
dexter dexter
izlerken değil izledikten sonra keyif aldığım filmdir.

şöyle aksiyon film olsun(artık nasıl aksiyon diye into the wild'ı seçmişiz hatırlamıyorum) izleyelim edalarıyla arkadaşımla başladığımız filmin yarısında ikimizinde içi bayımıştı.sonunu merak ettiğimizden ne yaptık ettik dayanıp izledik,film bittikten sonra arkadaşım pişmandı ama film boyunca sıkılmış olan şahsım filme hayran kalmıştı.
1 /