kadıköy

45 /
a la carte a la carte
rivayete göre fatih sultan mehmet buranın fethinde bakımsız bir köy olduğunu düşünerek bu ilçenin bakımını üstlenmesi için bir kadı tayin eder ve bundan sonra ilçenin ismi bu şekilde anılmaya başladı.
clitor eastwood clitor eastwood
fatih'in iskân politikasında pek önemi olmayan, şimdinin en önemli ilçelerinden biri olan, istanbul'un busesi.

rivayetler yannıştır efendim.
osmanlı'da kadı köye bakmaz. kadılar büyük bölgelerden sorumlu yöneticilerdir. yardımcıları ve kazasker sayesinde küçük bölgeleri de kontrollerinde tutarlar. şehre atanırlar. adını kadının atanmasından değil, ikametinden alır.

lafı açılmışken değinelim.
fatih'in fetih sonrası iskân politikasında anadolu yakası pek önem görmemiştir. zira gelişmiş yerler değillerdir. bu yüzden özellikle anadolu'nun ve bazı osmanlı toprağı diğer uzak yerlerden ne kadar zengin rum, yahudi, ermeni varsa birçoğunu konstantiniyye'ye toplamış, kentin gelişmesini sağlamıştır. bugün istanbul'da o kadar zengin ermeni, rum ve yahudi varsa, hepsi bunu fatih'e borçludur.

anadolu yakası konusunda ise bazı güvendiği paşalara oralardan topraklar vermiş, semt ve yerleşim yerleri kurdurmuştur. burası ilginçtir, hanım sultanlar ve hanedana mensup hatun kişiler de anadolu yakasından toprak ve yer almış, camilerini, külliyelerini buralara yaptırmışlardır.

yani anadolu yakası gelişsin diye paşalara ve hanım kişilere pay edilmiş, asıl cevher olan avrupa yakası ise zengin tüccarlara, asilzadelere ve türevi varlıklı kişilere peşkeş çekilmiştir.

bu, genel gelişme açısından iyi midir? iyidir.
lakin en önemli bölgelerin kontrolünü ve söz hakkını gevurlara dağıtmasının sonuçları 1700'lü yıllardan günümüze kadar uzanan bir sorunun başlangıcı olmuştur.
bugün istanbul'da yabancı yatırımcılar ve varlıklı aileler söz sahibiyse, bunun sebebi fatih'in politikalarıdır.
1
fark ettim fark ettim
bazı yerler vardır. insan gibi zamanla görünüşü değişir; ama ruhu aynı kalır. mesela tekirdağ'da meşhur bir kafe var, zamanında biraz çalışmıştım. uzun yıllardır orası kafedir. çalışırken orta yaşlı nice insanlar gelmişlerdi; bir çay içip ortaokul, lise zamanı kafe ile ilgili hatıralarını anlatmışlardı.

işte kadıköy'de böyle idi. ama son gittiğimde gördüm ki ölmüş. doksanlarda doğulu göçü ile iyice zıvanadan çıkan istanbul, en son arap istilası ile istanbul'un iyice suyu çıktı. kadıköy'ün eski mekanları dışarıdan gelen esnaf ve araplardan kaçan doğulu istilacılar ile çehre değiştirmiş. sahafçılara bakıyorum eksik, seyyar kitap satanlara bakıyorum tası tarağı toplamışlar, mekanlar iyice absürt, bazı çevreler eski kadıköy'ü yaşatmak için çabalıyor; ama nafile ellerinde kaliteli insan malzemesi kalmamış.

sanatçı, öğrenci, düşünür, meraklı, zengin... kesim bir araya gelemiyor maalesef. daha çok "kadıköy abi yha, bomonti abi yha, artık kadıköy yeni taksim yha" diyenler türemiş. anadolu'dan kalkıp gelen zengin bebeler, bir iki yıl oturduktan sonra kendine kadıköylüyüm diyor. güler misin sabaha mı bırakırsın?

herkes tıkış tıkış; eğleneceğim bana ne diye gezinen, özgürüm ben yha triplerinde insanlar kalmış.

kadıköy deyince müzik tınıları, kitap kokuları, kahkahalar, bakışmalar, heyecanlar, kavgalar vardı; şimdi eğlenmeliyim, para harcamalıyım, en güzel ben görülmeliyim, en entellektüel ben görünmeliyim, en marjinal (!) ben olmalıyım tipi tipleri var.
meralika meralika
5 yıldır vapurla gidip geliyorum. bir semtin nasıl değiştiğini ve yeni nesil gençlerin nasıl kafalar yaşadığını hep vapurdan takip ediyorum. adeta semtin nabzını tutuyorum.
arabada besk evde on besk arabada besk evde on besk
çocukluğumun en mutlu günlerinin geötiği istanbul ilçesi. en mutlu günler dediysem de maksimum 5 yaşa kadar. elbette hayal meyal hatırlıyorum çoğu şeyi ama şundan eminim, bir daha hayatımda hiçbir zaman o kadar mutlu olmadım. elbet çocuk olmamın da bunda payı var ama 10 yaşında da çocuktum sonuçta. kadıköy'de tutunamayıp taşraya sürülmek bende türkün muasır medeniyetle imtihanına benzer bir travma yarattı. hani bizde batı'ya karşı tuhaf bir kompleks vardır ya hani oraya erişecek miyiz yoksa erişip adamları geçecek miyiz, çok belli değildir. bizde şizofrenik bir ruh hali yaratmıştır bu durum. bende de üst-orta sınıflara karşı öyle bir ruh hali yaratmıştır. kastettiim taşranın üst düzey memurları değil. baya istanbul'un kadıköy'ünde beşiktaş'ında ev araba sahibi profesyonellerden bahsediyorum. yani ben mesela hayatım boyu kendimi taşralı bir emniyet müdürüne yada il milli eğitim müdürüne karşı bile ezik hissetmedim. ama onların hissettiği kadar bile başarmış olma ve üstünlük duygusu da hissetmedim. ben attan düşmüştüm çünkü... ya zaten içinden gelmiş olduğum sol kültür de böyle küçük burjuva zevzekliklere müsait değildi. ha bir de tüm memleketin aşağıladığı, en iyi ihtimalle acıdığı bir etnik gruba mensup olmak da insandaki "nereye aitim ben, toplum içindeki gerçek konumum ne, ne kadar muktedirim" gibi sorulara net cevap vermesini güçleştiriyor. insanın bunu bilebilmesi önemli çünkü sokaktaki yürüyüşünüzü bile etkileyen bir şey.

neyse benim için yıllardır hayatımın kırılma noktası kadıköy'den kopuşumdu. orada kalabilseydim her şeyin daha güzel ve mutlu olacağını düşünüyordum. bu bende nefretle karışık bir sevgi yaratmıştır kadıköy ve insanlarına karşı. nefret ediyordum, benden çaldıkları bir mutluluğu yaşadıklarını düşünüyordum. seviyordum çünkü imreniyordum. karışık duygular yani...

ama son bir kaç yılda farkettiğim bir şey var, nedense özellikle gezi sonrası...

kadıköy'den kopmasaydım ben, ben olmazdım ama. sanırım en kolay anlatması şu şekilde olacak, 1-2 yıl önce bir işim için altunizade'deyim. işimi halledeceğim firma öğle tatilinde, ben de öğle tatilinin bitmesini bekliyorum. kaldırımdaki en gölge yere geçtim, volta atmaya başladım. meğerse coca cola'nın önüymüş, özel güvenlik geldi. binanın önünde bir aşağı bir yukarı yürümemden işkillenmişler. şuraya geldim, açılmasını bekliyorum diyince rahatladı. sohbete başladık, ne iş yapıyorsun falan diye. klasik benim amcamın oğlu da şurayı bitirdi şimdi şurada muhabbetleri başladı. adamın bir kere yurtdışına bir şekilde gitmemiş akrabası yok. sadece dil kursu alan bile bağdat caddesinde zengin çocuklarına özel ders veriyor. bu kadıköy'de bir şirketin önünde nöbet tutan ögb. insan az ötede sultanbeyli'nin olduğuna inanamıyor. bu adamın sultanbeyli'deki adamın ne düşündüğünü, niye akp'ye oy verdiğini anlamasına imkan yok. bunu anlamayan adamın da türkiye'yi anlama şansı yok. zaman zaman ortalama bir chp'liye ve sol liberale de küçümseyerek, kıçımsayarak bakmamın sebebi de biraz buydu. belki de kadıköy habitusundan koptuğum için şükretmeliyim dedim, o da karmaşık bir duygu silsilesi bir yerde. öğle tatili bittiğinde içimden gülerek "demokratik özerklik aslında en çok kadıköylüye lazım ama hiç farkında değiller" dediğimi hatırlıyorum.

sorunun kaynağı bu, kadıköy aslında avrupa'nın bir parçası. avrupa schengen verse verir yani. ama dibinde avrupa'daki bir arap gettosu bile diyemeyeceğin bir sultanbeyli var. bir de hindistan'daki fotoğrafları bazen dersim diye yutturabildiğin bir doğu var bir de. hepsinden biraz görmek iyi bir şey de türkiye gibi herkesin mahallene göre gard aldığı bir memlekette bazen çok zor olabiliyor.

ha bir de şunu biliyorum, türkiye solu'nun kafasını biraz kadıköy'ün dışına çıkartması lazım. beyin takımı kadıköy'de yiyip içtiği sürece bir bokum olmaz bu memleketten...
45 /