kısa öykü denemeleri

1 /
komediyat komediyat
bir "sessizliği" bir "sensizliğin" takip ettiği yıllarda gecenin bir yarısı yürüyordu yollarda. yolların ve yağan kar tanelerinin çoğulluğuna inat yalnızdı. az önce olmuştu ne olduysa.
kadın "ayrılalım" demişti. adam hiçbir şey. sessizlik oldu. kadın gitti.
adam yürümeye başladı sonra o gece yarısı. ve hiç iyileşmeyecek gibiydi o gecenin yarası.
ali kamber ali kamber
bu aylarda istanbul’da kış ile bahar didişir, her gün birisinin keskin zaferi kutlanır sokaklarda. o günse güneş parlaktı ve kızın yüzü etraftaki her nesneye değer katan bu parlaklığın altında kusursuz bir heykel gibi ışıldıyordu. oysa görüşünü alabildiğine kısıtlayan mavi camlı gözlüklerinin arkasından bunları fark etmesi zor görünüyordu çocuğun. onun yerine kızın düşüncelerine, tutarlı, mantıklı yorumlar getiriyor, kız da düşüncelerinin anlaşılmasına olumlu tepkiler veriyordu. bu şekilde karşılıklı olarak ilgileniyorlardı birbirleriyle. kafalarındaki acı ve mutluluklar böylece bir araya geliyor ve dalgaları alevlendiren rüzgârla uçup gidiyordu. bu kopuşlarla insan da hafifler; dertlerinin yerine tutarlılığı, sevinçlerinin yerine mantığı koyar. doğanın karşısına yerleşir. ona dokunma hakkından vazgeçerek, onunla arasındaki alacak verecek hesabını kapatır. atılan kazıklar unutulur. sonunda istediği olmuştur. bir zamanlar birilerine sarılıp “seni seviyorum” diye haykırıyordu, şimdiyse karşısındakinin telkinleriyle uzaklaşmakta her şeyden. görünen o ki, kız şimdi iyi hissetmektedir. bakışlarının çekici pırıltısı ortalığa saçılsa da camın dışbükey yüzeyinden, iyi hissetmek, önemli bir şeydir.
radiance radiance
"şu an dünyanın kalbindesin, şu an her şeyin kalbindesin",
-kafamda daha güzel canlandırmıştım burayı hep.
"ne olduğunu sanıyordun ? mavi ırmakların aktığı, yeşilin hiç solmadığı bir yer mi ? aynen gördüğün gibi işte, içinde ne varsa hepsi burada, ne gündüz ne de gece. sonsuz kızıllıkta."
-peki nasıl bu hale geldi her şey ?
"çok basit aslında, insanın kendisine karşı kör olmasından ibaret. insanoğlu o kadar aydınlık dönemler geçirdi ki aslında karanlıktı. zaferler yaşandı, hazineler bulundu ve bunlar dökülen kanların üstünü kapattı. ve o kadar karanlık zamanlar geçti ki, aslında aydınlıktı. büyümek , olgunlaşmak, hissetmek... hepsi yapılan fedakarlıkların altında boğuldu."
-ve şimdi kızıl dönemi yaşıyoruz ?
"kesinlikle. ne aydınlık seni kör edecek ne de karanlık gerçeği gölgeleyecek. sonsuz kızıllık... kendinle tanıştıkça acı çekeceksin."
- peki neden ?
"kendin olabilmek için yeterli bir bedel, sahte kanatlarla ne kadar yükseğe uçabileceğini sanıyorsun ki ?
yükselebilmek için gömülmeye ne kadar hazırsın ?"
- noktalar sadece yeni cümlelerin başlangıcıdır, bunu biliyorum. ancak bu seferlik gerçekten cümlenin sonu olacak... savaşı başlatabilirsin.
radiance radiance
"ne kadar zamandır aynı yerdesin ?"
-23 yıldır aynı bedendeyim yetmez mi ? nereye gidersem gideyim yerim aynı, sabit ve değişmez.
"ne kadar fazla yol yürüdüğünün bile farkında değilsin, en azından bu biraz iyi. küstahlığını senden alıyor biraz"
-küstahlık kaldı mı sence? gözümü her kapadığımda başka bir yerde açılıyor. daha uzun yol gitmen gerektiğini bilirken şimdiye kadar yürüdüğün neye yarar ki?
"en azından bir adımlık daha gücün olduğunu bilirsin"
-beynimde uğuldayan sözler ne olacak peki ?
"not almayı denedin mi kaç senedir, sürekli inkar edip nereye kadar kaçabilirsin ?"
-artık kaçtığımı kim söyledi ki ? çağırdın ve geldim. hoşuna giden şeyleri söylemek için de değil üstelik. tam olarak istediğin gibi. gördüğümü söylemek için. peki sen buna hazır mısın ?
"hangi dilden konuşacaksan konuş"
- uyandırmak istemezsin emin ol,
çaresizlik ve acı var sadece isteğinin ardında
mükemmel o kadar mükemmel değil
güç asla çare olmadı ruhun çektiği yalnızlığa
kalbin kadar karanlıkta kalırsın
yükseldikten sonra boşluğa
ağaca tırmanmaya başlarsın önce toprağın krallığında
üçüncü daldaki yedincinin zarafetine kapılma
ikinci sana sırlarını fısıldayacak vardığın dokuzuncu kapıda
birinci nefesini bırakacak onuncunun tacında
sana gerçeği haykıracak kulaklarını tıka!
çünkü yalnızca kırmızı galip gelecek;
altın, gümüş ve gölgenin savaşında.

artık senden hatta benden de güçlüleri oyunda, kendini hazırlasan iyi olur.
radiance radiance
"biraz daha dayan. birazdan güneş doğacak, senin de görmeni istiyorum." sessizce kucağıma uzanmıştı... onun sessizliği her zaman basit kelimelerden fazlasını anlatmıştı zaten. kalbinin sesini hiç kısmadığı için bu kadar seviyordum sanırım onu. kalbinin ritmik sesi dalgalarla uyum içindeydi, mutlu zamanları anlatıyordu ve artık olabilecek en güzel halinde, uykudaydı.

-abi uyan, sayıklıyorsun, ne takıldın? senin ağzına sıçayım.
"kusurabakma çok yorgunum sadece, sigarayı uzatsana. ne kadar zamandır uyuyorum ?"
-tam olarak 12 saat. niye önceden haber vermedin geleceğini?
"çok mu şaşırdın, ilk defa bu şekilde gelişim değil. tahmin ettiğin kadarı doğru, gerisini boşver"
-yine bişeyleri silmek için kaçtın değil mi ?
"aslında bu sefer silinmesini önlemek için buradayım. bu sefer olduğu gibi kalmalı.
-kendini sikmeyi ne zaman bırakmayı düşünüyosun ?
"başkalarını sikmeyeceğimden emin olduğum zaman abi. hadi hazırlan çıkalım artık, temiz havaya ihtiyacım var."
gibigibi gibigibi
yolda yürüyen entellektüel bir genç,
sokak arasında bir köpek sürüsü ile karşılaşır;

"kaçmamalıyım, koktuğumu belli etmemeliyim" diye düşünür.
"ben bilim insanıyım, adrenalin salgılamazsam bulaşmazlar" der.

köpeklerin yanından geçerken yeniden korkuya kapılır,
"savaşmalıyım onlarla, hatta hoşt demeli korkmadığımı kanıtlamalıyım" tribine girer.

köpeklere doğru bağırarak;
"korkmuyorum sizden 5 köpek de olsanız benim beynim var" der.
köpeklerden biri "hadi siktir git" diye seslenir gence.
genç kararlıdır, yılmayacaktır.
"gitmiyorum ulan, ben insanım siz köpek sizden korkmuyorum" der
devamında "hadi hissedin ulan, var mı adrenalin hadi sana söylüyorum" diye lider köpeğe meydan okur. lider köpek "kendi kaşındı" der ve sürüyü üzerine salar.
üstü başı perişan olan genç yavaşça yerinden kalkar ve ağlaya
ağlaya evinin yolunu tutar. bilime olan güveni sarsılmıştı gencin, kaba
kuvvete olan inancı ise artmıştı.

lider köpek tekrar söze başlar;
"kim dolduruyor bunları bilmiyorum, insanlar çok garip" der ve purosundan bir nefes daha çekip, çöpü karıştırmaya devam eder.
marsh marsh
buğulanan cama yasladığı başının sağ tarafı soğuktan uyuşmuş ve neredeyse hissedilemez bir hâle gelmişti. içinin geçmekte olduğunun (ki bundan nefret ederdi) farkındaydı. tam o sırada cebinde bir şeyin titrediğini hissetti. elini cebine attı ve gelen mesajı okudu: “neredesin ersin?!”. telefonun sağ üst kısmındaki kırmızı tuşa sertçe bastı. camı sildi, dışarı baktı; nerede olduklarını bir süre sonra fark edince ayağının dibine koyduğu çantasını aldı ve sırtına attı. ayağa kalkıp arka kapıya yöneldi. kanalizasyon çalışmaları sebebiyle köstebek yuvasına dönen yolda adeta hoplaya zıplaya giden otobüsün durduğu ilk durakta aşağıya atladı. sağ eli ile, omuzu ve çantası arasında sıkışan kapüşonu kafasına geçirdi. coğrafyacının “ahmak ıslatan” diye bahsettiği ince ve sessiz yağmurun altında, en sevdiği parka doğru yürümeye başladı. ve günler sonra ilk defa yüzüne yerleşen hafif tebessüme biraz şaşırarak “ahmak sensin…” diye geçirdi içinden.
marsh marsh
“neden bir şeyleri hep bizden bekliyorlar ki? bizim de beklentilerimiz var!” dedim. ses tonumun katı olduğunu sonradan fark ettim ve elbette pişman oldum. ancak, söylemiştim bir kere. yüzünde daha önce hiç görmediğim bir tebessümle baktı suratıma. biraz sonra, o tebessümümün yavaşça kaybolduğunu hissettim, bakışları da değişmişti. artık o kadar sert bakıyordu ki, göz göze birkaç saniye geçirmemiz bile kör olmama sebep olabilirdi sanki. bir süre ne yapacağımı bilemedim, korkmuş ve utangaçlıktan kızarmış gözlerimi, yağmur sebebi ile sırılsıklam hâle gelmiş ayakkabımın ucuna çevirdim. “özür dilerim…” diye mırıldandım, duydu mu bilmiyorum…
babykaos babykaos
"bekle-me

... sonunda bir nokta var mı varılacak, nefesinin tükenmesinden başka? peki mutlu mu sonu, içini ısıtacak mıydı? zor. o sadece bekledi, "nedense ondandı" işte bu bekleme.
ölüm sessizliği gibiydi bekleyişi; sigarasının çıtırtısı kulaklarını tırmalarken. adı hayat dedi, beklerken. gelir miydi bekleyince hayatı. bitince sigarası yeniden yaktı, durdu. düşünmek bile yoktu çoğu zaman. bir parça umut için yalvarırcasına baktı pencereden gökyüzünün derin lacivertine, dumana boğulmuş cigerlerinden kurtulmak istercesine üffleyerek. karışıktı içi, her zamanki gibiydi aslında.
öncesi yoktu. sonrası mı? bilinmez.
özü kısaydı, hikaye miydi peki bu kısa olan. pek tabi. nefes alan her canlı dile gelse, anlatacak bir şey bulurdu o'nca. yoktuysa, yazıktı yaşanan hayatlara.
..."
1 /