köy

1 /
mavio mavio
eğer ananeniz ya da babaanneniz bir köyde doğmuş ise, muhtemelen o köyün hemen hemen hepsiyle akrabasınızdır. herhangi biri söz konusu olduğunda şu tarz konuşmalar geçer:

- yaşar gelecek
+ kim yaşar?
- söküklü'nün yaşar
+ haa, gızıl yaşar desene
- tamam işte koca yaşar...

ayrıca, çoğunluğu lâkap açısından geniş bir yelpaze sunar.
bildiğim 2 ege köyü; söğüt ve çamlı'yı harmanlayarak örneklendireyim:

fıs fıs hüsam: tarım ilaçları satar. asıl adı hüsamettin

cet memet: köy-şehir minibüs hattı şoförü. hızlı gittiği için cet(jet) denir

möörsüz: (mühürsüz) eski muhtar

deli memet: kendisi balıkçı ama biraz dengesiz

alman ahmet: kendisi hayatında bir kere, 1 hafta için almanya'ya
gezmeye gitmiştir.(anladın sen)

kuş isa: eşek şakasına maruz kalıp uçacağını sanarak damdan atlamış saf bir adam

topal hanif: topal bir kasap

lütfü hoca: köydeki herkesi elinden geçirmiş emekli öğretmen. baba adam.

terzi: bir düğünde oynarken pantolonu kıçından yırtılmış, aslen berber

çakal: zamanında yukarıdaki bakkaldan mal alıp 50 metre aşağıdaki bakkala satmış

gelin: düğünü yağmur yüzünden iki kere ertelenmiş evli, yaşlı bir teyze


ek: ben köyümü özledim.
wolfshade wolfshade
her yaz yaptığım gibi gidip temiz havasından bir miktar istifade ettiğim yer, ortam, kuş-böcek-çiçek senkronizasyonu falandır.

ancak her gidişimde insan ilişkilerinin daha da bozulduğunu görmek açıkçası oldukça üzücü. kapitalist sistemin bir getirisi olarak da değerlendirebileceğimiz gibi sosyal yapılarında oluşan çatlaklar giderek artıyor. insanlar -bazen farkında olmadan, sisteme boyun eğmiş halde elinden bir şey gelmediğinden ya da doğasına aykıramadığından- cimrileşiyor, bencilleşiyor; komşuyu falan geçtim; kardeşler arası küskünlükler, yer, tarla, at, avrat kavgaları şaşırtıcı boyutlara tırmanıyor. bir bakıyorsun kahvehanelerde dedikodular kadınların yaptıklarını da aşmış; şaşırıyorsun. kime sorsan "öteki yaramaz adam", "beriki puştun teki" diyor geçiyor, iyi adam kalmamış diyorsun. neredeyse herkeste bir fesatlık, kıskançlık. köyler eskiden birlikteliğin, yardımlaşmanın, sıcak sosyal ilişkilerin sembolüyken şimdi yaşanması güç yarı açık ceza evleri haline gelmiş; kimseyi dinleyesin gelmiyor, yalnızlığı seçiyorsun, sende de bir alayım havamı da gideyimcilik ister istemez baş gösteriyor.

bu belirttiğim durumlar da batıdan doğuya doğru azalıyor diyebilirim. trakya'da hat safhaya ulaşmış iken orta anadolu'ya, karadeniz'e ya da daha doğuya doğru kaydığımızda azalıyor, yardımlaşma, bağlılık vs. artıyor.

aynı durumlara şehirsel açıdan bakacak olursak görüyoruz ki pek farklı değil aslında ama şehirde daha bir kime kime dum dumalık mevcut olduğundan pek farkedilmiyor ya da çoktan kabul edilmiş, laçkalaşmış olduğu için pek önemsenmiyor.

dip not: çok pis genellemiş olabilirim; kınayanlar kardeş kardeş oynamaya devam etsin, hayat bayram olsun.
bir de, iki de:
(bkz: doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar )
(bkz: siz kovmuyorsunuz ben istifa ediyorum )
perileyn perileyn
yeri, biçimi, büyüklüğü, köy işleriyle belli olmuş kır yerleşmesidir. çeşitli biçimde köy vardır;

+ küme köy
+ toplu köy
+ sıra köy
+ yolboyu köyü
+ dağınık köy

başka bir sınıflandırma da şu şekildedir;

+ dağ köyü
+ ova köyü
+ kıyı köyü
+ yayla köyü

ekonomik geçimleri bakımından köyler ise şu şekilde sınıflandırılır;

+ balıkçı köyü
+ bahçeci köyü
+ ekinci köyü
+ hayvancı köyü
+ el sanatları köyü
+ işçi tarımcı köyü
+ zenatçi tarımcı köyü.
weirdlola weirdlola
köy, kokuludur.
köy meydanına giriş yaptığınızda gözlerinizi kaparsınız. burnunuza hafif bir maya kokusu gelir. teyzeler ekmeklerini yeni yeni fırınlarından çıkarmışlardır.gözlerinizi açtığınızda ise top oynayan terli 5-10 çocuk, kurutulmuş biberden yaptıkları kolyeler ile minik kızlar görürsünüz ilk. daha sol tarafta kalan ise köyün kahvesidir. içerde zarlar atılır, kartlar açılır. gülünür, eğlenilir. köyün abileri amcaları orda stres atarlar, mola verirler. köşede köyün en yaşlıları oturur. dişleri olmadan da gülen yaşlı dedeler çekirdeklerini umursamadan karpuz yiyip siz geçerken size selam verirler. ellerini öper ve bir tabak karpuz da siz alırsınız. biraz beklediğinizde yoldan geçen köyün genç kızlarını görürsünüz. bazıları bahçelerde çalışmış evine döner ,bazıları ise eve su taşır döke döke.bembeyaz tenleri, kapkara saçları ve gözleri vardır. siyah üzerine küçük gelincik baskılı başörtüleri parlak saçlarından aşağı kaymıştır. hava sıcaktır ve köy güzelliğini gösterir.

az ilerde tarlalarda çalışan genç erkekleri görürsünüz. çoğu sıcaktan üzerlerini çıkarmış, çapalarıyla, kürekleriyle toprağı işlerler. geçim derdindelerdir ama şehirde olduğu gibi isteksiz ve anlamsız ifadelerle bakmazlar etrafa. severek yaparlar işlerini. yanık tenli, kaslı delikanlıdırlar bunlar. yemek yeme molası verirler siz gölgede karpuz yerken. buz gibi ayran içip pidelerini yerler bir kenarda. ardından tekrar işlerine koyulurlar.

insanlar,şehirdekilere göre daha huzurludurlar. hepsinin kendilerine ait kuralları, yaşam biçimi vardır. belki daha ilkeldir. belki töre denen illete saplanmışlardır ama bir başkadır işte. insanların görünmeyen yüzüdür. bana göre ve benim köyüme göre, güzel yüzüdür.

köy, seslidir.
karanlık çöktüğünde köyde koyun kuzu sesleri duyulur. çobanlar dağlarda kendilerini göstermeye başlarlar. arkalarından da heybetli sivas kangalları gelir. çobana yoldaş olurlar. havlarlar uzaklardan, sesi kulaklarınıza gelir.dilek ağacının altında kendinizi rüzgarın uğultusuna kaptırmışken gece bir çığlık ile bölünür. köyde evlerin lambaları birer birer yanmaya başlar. doğum heyecanıdır bu. köyün ebesi apar topar evinden çıkar ve doğumun gerçekleştiği eve koşar. birkaç saat sonra bebek sesleri duyarsınız.

şehrin ne havası ne suyu kalıyor; o dağdan esen papatya kokulu hafif rüzgarı veya derelerden akan buz gibi suları düşününce. şimdi olmasa bu bilgisayarlar, televizyonlar, arabalar, gürültüler, oradan oraya koşturan insanlar. sadece köyün en eğlenceli düğününden kalan kınalı ellerim ile köy evinin arka bahçesinde yetişmiş domatesi sürekli tuzlayarak, ısırarak yesem.
şimdi pizza, hamburger, patates kızartması olmasa. halaların açtığı mantılar, çoban salatası ve mangalda pişen sucuklar olsa soframda.
şimdi zaman dursa. ve köyümü hiç değişmemiş halde bulsam yeniden.
carpathia carpathia
her yıl giderlerdi köye. babaannenin dokuz çocuğunu sığdırabilecek büyüklükteki evine, babanın "baba ocağı"na gidilirdi hiç sektirilmeden.
muhtemelen 5-6 yaşlarındaydı, yine fındık zamanı gelmişti, babaanneye yardıma gidilecekti. aslında bu sefer biraz isteksizdi. yeni korkular türetmişti kafasında, aklı yeni yeni ermeye başlamıştı.
ev eskiydi, tahtadandı, gıcırdayan bir merdiveni vardı ve geceleri kısık "fare tıkırtıları" gelirdi kulağına.


arabaları yoktu o zamanlar, patika yoldan gelmişlerdi... özenerek giydiği eteğinin açıkta bıraktığı bacaklarını ısırgan otları yakmıştı. gözünden yaşlar süzülüyordu ama ne annesine ne babasına söylemiyordu, koskoca kız olmuştu artık, mızmız hallere bürünmek yakışmazdı.

çeşmeye vardıklarında ilk o koştu , kana kana içti buz gibi suyundan, arkada cırcır böcekleri hoşgeldin dercesine köyün sessizliğini bozdular.
eski eve gelince bayram havası yaşandı, yemekler hazırdı zaten, el öpme merasiminden sonra köy yufkasıyla yapılmış en sevdiği şekerli- fındıklı böreği afiyetle midesine indirdi. babaanne, en küçük torunu yedikçe koyuyordu önüne bir tane daha...

yemek faslından sonra akran kuzenleri çektiler yanlarına onu, mahallenin tüm çocuklarını aldılar, fütursuzca koşturmaya başladılar, şehrin o iç sıkıcı havasından sonra, köyün taze ot kokusunu çekti içine, özgürce kollarını yana açarak koştu.
yorulunca böğürtlen dallarından böğürtlen topladılar, ağızlarını burunlarını boyadılar ama umurlarında bile olmadı, nasıl olsundu, çocuktu daha onlar, hiçbişeyi umursamayan sadece kendi küçük dünyalarında, küçük şeylerle mutlu olan çocuklardı.

hava hafif kararmaya başlayınca anneler 3'er saniye aralıklarla çocuklarının isimlerini bağırmaya başladılar, üstlerini çok kirleten çocuklar pataklanarak evlere sokuldu, kimisine de çeşmeden su alma cezası verildi.

o saatten sonra herkesi toplamak zordu artık, ama onun için sorun değildi, kuzenleri yeterdi ona, akşam yemeğini yedikten sonra, babaannenin dizinin dibinde sohbet başladı, çaylar doldukça boşaldı, boşaldıkça doldu.
bir iki saat sonra çocukların gözleri kapanmaya başladı. herkese yatağa git emri verildi, yine kuzenler birlikte yatacaklardı.
sabun kokulu çarşafların arasına attılar kendilerini...önce biraz boğuştular yatakta, sonra tabandaki delikten aşağı odadaki annelerinin konuştuklarını dinlemeye çalıştılar hissettirmeden, ama bu da çok uzun sürmedi, yorgunluktan bişey yapacak halleri kalmamıştı, bu sefer uyumak için yattılar yatağa...

tam uykuya dalacaktı ki kuzeninin çığlığıyla irkildi! kuzeni hem bağırıyor hem de eliyle soba borusunu işaret ediyordu. oraya bakınca fındık faresinin kendisine saf saf baktığını farketti, bir çığlıkta o attı...
sevimli(!) fare de korktu ve kafasını uzattığı yere saklandı.
çok korkmuşlardı artık uyku falan kalmamıştı gözlerinde, kendilerinden 3-4 yaş büyük abilerinin seslerini duydular dışarı da...onlar da yanlarına indiler.
bir de ne görsünler!! ellerinde ışıldak gibi bir kavanoz!!
abileri buldukları tüm ateşböceklerini kavanoza koymuşlar yukarısına da hava alsınlar diye bir delik açmışlar.
o kadar hoşlarına gitti ki bu, onlar da ateş böceği avına çıktılar. yukarılarından geçen yarasalara bile aldırmadan saatlerce ateş böceği aradılar.
yorgunluktan bitap düşünce de fareyi unutmuş bi şekilde odalarına dönüp mutlu mesut uyudular.

köy onun aklında hep böyle kaldı, büyüdü, okudu, kazık kadar oldu, o günkü mutluluğunu, huzurunu hiç bulamadı başka yerde...ama o günü de hiç silemedi hafızasından.

yıllar geçti ne babaanne kaldı o evde, ne de o ev...
köy yine aynı yerindeydi ama o eski tadı yoktu artık...
ateş böcekleri de, küçük fındık faresi de...
chocolattes chocolattes
film olarak köy (the village), hatırladığım kadarıyla izlemeye katlanılmayacak kadar sıkıcı ve saçma bir film(di)...izlenebilecek en kötü filmler arasndaydı birçok insan için hatta...
korn korn
bir çocuğun çocukuluğunu yaşayabileceği en güzel ortam. doğa ile hayatın iç içe olduğu hayata neşe ve heyecan katan, ağaca çıkmanın, hayvanların, insanların saflığının, çalışmanın öğrenildiği en güzide yerdir.
wamdoka wamdoka
bende de her şeyi bırakıp bir sahil kasabasına ya da köye yerleşme hevesi var ama hangi köy hangi kasaba güzeldir gidilir bilmiyorum. zaten bırakacak pek bir şey de yok. bir sevgili var sadece, bir de iş, yoo varmış aslında epey bir şey. neyse bana göre uzakta olan bir yer. ama tanıdığınız yerleşmeyi önerdiğiniz güzel bir köy varsa önerin, yerleşirim belki bir gün.
zd99 zd99
aidiyet duygusu ve çıkarların ön planda olmadığı bir ilişkiler yumağının olduğu(günümüzde belki de yegane) yerdir. ayrıca köyleri sermayeye göbekten bağlı olmayan bir yerleşim birimi olarak saymakta mümkündür. köydeki aitlik duygusu birlikte yapmaktan, üretmekten kaynaklanıyor. her zaman mutlu anlar da yapılanlar değil elbette bu birliktelik, ortak felaketlerden de çıkış yollarını birarada düşünür ve çözüm arar köy ahalisi. ayrı bir dili olan bir yerdir ayrıca köy, en saf biçimiyle yaşıyor orada dil ve kendisini koruyarak devam ediyor.
yerçekimli karanfil yerçekimli karanfil
çıkar ilişkilerinin ve sahip olma duygusunun filan neredeyse olmadığı yerler olarak söz edilmiş. sanırım köyleri bir komünal yaşam prototipi olarak düşünüyorsunuz da öyle değil pek o. sizi kırmak istemem ama ben hiç o dediğiniz köylerden görmedim. arazi meseleleri yüzünden kardeş kardeşi bıçaklıyor be. yarım metrelik topraklardan aile içi kavgalar çıkıyor, ağacın bir dalı kırıldı diye yıllarca akrabasıyla, komşusuyla konuşmayan var o köy dediğin yerde.

ortak çıkarlar mı? birlikte üretmek mi?

o köyün koordinatlarını ver, geliyorum.
1 /