küçük bir öykü bu

anosias anosias
albümle aynı adı taşıyan ayrılmadan hemen önce bile birbirini çok sever gibi davranıp güllük gülistanlık ilişkimiz var sananların öyküsünün anlatıldığı bir zuhal olcay şarkısı aynı zamanda.

küçük bir öykü bu
küçük bir herkesin başından geçen
hani canım bir kadın ve bir erkek varmış
ayrılmadan önce birbirini çok çok seven
hiç ayrılmayacakmış gibi
hiçbir şey yapmadan
sadece düşleyen
işte öyle bir kesit
minik bir parantez
tırnak içinde hepimizin başından geçen
bildik o küçük, küçücük öykülerden
küçük bir öykü bu
"herkesin başından geçen"
hay allah ne oldu dedirten
gül gibi geçinip giderken
küçük bir öykü bu
küçük bir herkesin başından geçen
hani canım bir kadın ve bir erkek varmış
ayrılmadan önce birbirini çok çok seven
her şey yolundaymış gibi
sırtüstü uzanıp
keyfini düşünen
birkahveyapbana birkahveyapbana
bir adam düşünün; bir kadının bir erkeğe olan duygularını, aşkını bu kadar iyi tahlil edip bir de sözlere dökebilmiş olsun. sonra başka bir adam düşünün; o yürek ağrıtan sözlere müthiş melodiler koysun. ve sonunda bir kadın düşünün ki; artık şarkı olan bu öyküyü bizlere müthiş bir sesle okusun.

mehmet teoman, vedat sakman ve zuhal olcay dan çıkma, bir aşkın başlangıcını, gelişimini, çözülümünü ve sonunda da bitişini anlatan bir albümdür bu; küçük bir öykü bu diyerek.

kadın kahramanımız yalnız ve bir o kadar da çekingendir. şarkılardan anladığımız üzere platonik duygular beslediği erkek kahramanımıza yakın bir evde oturmakta, uzaktan uzağa ona hayran olmakta ve onu delice kıskanmaktadır. adam, kadın kahramanımızın gizlice gözetlediği evinde bazen kitap okumakta, bazen teras katında mozart, vivaldi dinlemekte, bazen de yaz aylarında birbirinden şık insanlara yine terasında partiler vermektedir. işte küçük bir öykü nün başlangıcı.

(bkz: sizi gözlerdim hep)


aşk; bazen yürek sancısı, bazen iç sızısı, bazen göz ağrısı...bazen o bilmeden gözlemek birini...hem de her hareketini; elini saçına götürüşünü, arkasına yaslanmasını, saatine bakmasını,vs... bazen o; kitaplarını okşar gibi yerleştirirken, delice arzulamak o kitaplardan biri olmayı... aşk; bazen umut dolu, bazen mutlu, bazen acı ama platonikse herşeyden çok iç burkan bir şarkı, kırık dökük bir öykü...

aradan altı ay geçer ve kadın kahramanımız platonik aşkıyla nedense hep zorla götürülen bir doğumgünü partisinde karşılaşır. karşılaşmakla kalmaz hatta tanışır. çekingen, mahçup kadın kahramanımız; kalabalığı yararak bir kurban gibi adama yaklaşır, niyeti sadece ona daha yakın durmaktır belki... zaten daha ötesine cesaret edecek gücü de yoktur. fakat adam hızlıdır, kadın kahramanımızı fark eder ve hemen içki ve sigara ikram ederek kim olduğunu öğrenmek ister. kadın kahramanımızın heyecandan gözleri kararır veee "memnun oldum"lar başlar...

(bkz: memnun oldum)


bu şarkıda en çok bu sorulu cevaplı kısımlar hoşuma gidiyor ve kadın kahramanımızın mutluluktan kahkahalarının patlamaması için kendini dizginleyerek söylediği vesaireleri... çünkü bize kısa, basit sorularla başlayan bu sohbetin derinleştiğini, uzayıp gittiğini ve bundan da büyük bir haz duyulduğunu anlatıyor bu vesaireler... kadın üç gün sonra adam tarafından bir yemeğe davet edileceğinden habersiz devam eder sohbete... belki bu bile kafi gelmiştir ki başbaşa bir yemek yeme düşüncesi kadın kahramanımızı ne hale getirir, varın siz düşünün... o gün geldiğinde saatler öncesinden başlar hazırlanmaya, makyajını yapar, en güzel elbiselerinden birini seçer, belki yüz kere saçlarını bozar; bir toplar, bir açar, mutluluktan uçarak adamın gelip onu evden çıkarmasını beklemeye başlar...

(bkz: ve seni bekliyorum)


anlayacağınız gibi o yüzüne tükürülesi, "yuh senin erkekliğine!" denilesi, çok özür dilerim o öküz adam o gece gelmez. beklemek... ne kadar zordur beklemek... gelmeyecek olanı beklemek... bir kadını gece elbisesi içinde gözyaşlarına boğup, gözlerini siyahlara boyayıp bekletmek ve sonsuz, soğuk bir geceye terk etmek ne kadar iç acıtıcıdır. ah biz kadınlar... bir kere sevmeye, bir kere ateşlere düşmeye görelim akıllanmayız. bir kitapta okuduğum gibi, "neşeli, canlı, her bunalımdan sonra herşeye yeniden başlayacak, olanı- biteni affedecek kadar acı hafızası gelişmemiş" yaratıklarız maalesef... kadın kahramanımız da bir ay sonra o öküz adamla dağ, tepe, çimen gezecek ve ona, "sen farklısın!" diyecek kadar unutur herşeyi...

(bkz: sen farklısın)


evet kadın kahramanımızın, "sen farklısın!" dedikçe adamın egosuna tavan yaptıran, aslında inanmaya en meyilli olduğumuz yalanlardan biri olan ama kadının gerçekten inanarak söylediği, adamla ilk kez bu kadar yakın fiziksel temas yaşadığı "sen farklısın!", kadın kahramanımızı belki de ilk kez yaşayacağı orgazmlara taşıyarak öykümüzün beşinci bölümüne uçuruuur...

(bkz: uçmak)


uçmak için illaki bir çift kanata ihtiyaç olmadığını bizlere ispat eden kahramanlarımız, sonunda bu eylemi de gerçekleştirmiş olmaktan mutlu, mesut yaşantılarına devam ederler. fakat kadın kahramanımız özellikle gerçekleşmiş olan bu eylemden sonra ve dünyada olup biten mantıksız, aklının almadığı garip şeyler yüzünden bir tür korunma içgüdüsü içine girer ve erkeğine der ki:

(bkz: beni korumalısın)


kadın kahramanımızın korunma güdüleri içinde saydığı korkularına bakacak olursak hiç de haksız olmadığını görüyoruz. üzerinde yaşadığımız şu dünyaya yakışmayan ve dünyamızı fikirleriyle, görüşleriyle, yaptıklarıyla, yapmadıklarıyla kısaca varlıklarıyla kirleten o kadar çok kişi ve şey var ki... korunmak ve korumak istediğimiz şeyler o kadar çok ki... kadın kahramanımız da doğal olarak garip şeyler olan bu dünyada, zorlu bir mücadeleden sonra kavuştuğu sevgilisi tarafından korunmak isterken bir yılı dolduruuur...

öykümüzün ilk kısımda coşup taşarak, mutlu biter ve ikinci kısımda ilişkinin çözüldüğü ikinci kısım başlar. ilişki hala parlak ve mutlu gitmektedir fakat, "eskiden, eskiden, eskiden..."dedirten bazı incelikler bitmiş, birlikte geçirilen zamanlar azalmış, hatırlanması gereken şeyler unutulmaya yüz tutmuş, kadın kahramanımız o eski günleri aramaya ve özlemeye başlamıştır...

(bkz: özledim)


kadın kahramanımız bir çırpıda binlerce duyguyu anlatır bize, "özledim"le... özler... ve daha burada sayamadığı birçok şeyi de özleyecektir. bir yandan özlemlerini yüklenirken, bir yandan da kafası karışmaya başlar. kah sevgilisinin başka bir kadına kur yaptığını, kah başka bir kadının sevgilisine kaçamak bakışlar gönderdiğini görür, kah adamın artık ondan sıkıldığını anlar, kah yalanlarını yakalar... adamın bütün kapılarını kapatması ve diğer kadınların da erkek kahramanımızı ondan çalmak istemeleriyle, kadın kahramanımız için histerik ve kafa karıştırıcı günler başlar...

(bkz: kafam karışıyor)


artık son noktaya gelinmiştir. ilişki yavaş ve derinden çürümeye başlamış ve hatta kokmaya yüz tutmuştur fakat olanlar kadın kahramanımız tarafından bir türlü hazmedilememekte, hala havasız labirentlerde bir çıkış noktası aramaktadır; nafile yere... cevabını asla bulamadığımız şeylere sorduğumuz gibi o da kendi kendine yüzlerce, binlerce kez aynı soruyu sorar:

(bkz: neden)


erkek kahramanımızın onu çıkaracağı gece gelmeyip, kadının da bütün bir gece ağlayıp, hıçkırarak onu beklediği geceden sonra olduğu gibi olmaz bu sefer... çok istesek de olmaz. zaten olsaydı, bu "küçük bir öykü" olmazdı... bu öykü daha fazla uzamadan ve ilişki masaya yatırılıp konuşulmaya bile gerek duyulmadan, zaten bittiği her haliyle belli ama yine de sırf, "bir ilişkinin biterken olmazsa olmazları"nı yaşamak üzere kahramanlarımız bir araya gelirler.
nedense her dinlediğimde kulaklarımı uğuldatan, genzimi yakan, beni salya-sümük ağlatan -özellikle şarkının bir yerinde (orayı kırmızı ve büyük puntolarla geçeceğim)- kara güvercinlerin gelip, yüreğinin tam ortasına oturdukları bütün sevdaları hatırlatan bir şarkıdır bu... yarım kalmış şarkıları, yarım kalmış öyküleri, yarım kalmış aşkları...

(bkz: kara güvercin)


bu öyküyü 1990 yılından beri tekrar tekrar, döndürüp döndürüp binlerce kez dinlememe rağmen her dinleyişimde olduğu gibi şimdi de burnumu çeke çeke ağlıyorum... artık kadın kahramanımızın sizin de tahmin edeceğiniz üzere yalnızlık günleri başlar. iç parçalayıcı, yürek burkan, hazin bir aşk mezara alınır, üzerine kürek kürek toprak atılır ve kadın kahramanımız yaşayıp tükettiği bir aşkın muhasebesini yapmak üzere kendisiyle ve yine dönüp dolaşıp onu bulan yalnızlığıyla başbaşa kalır ve yalnızlık da işte bu kadar iyi anlatılır...

(bkz: yalnızlığım)


küçük bir öyküdür bu... hani ayrılmadan önce birbirini çok, çok ama çok seven bir kadın ve bir erkek arasında geçen... minik bir parantez, tırnak içinde aslında hepimizin başından geçen, her şey yolundaymış gibi, hiç ayrılmayacakmışız gibi hiçbir şey yapmadan, sırt üstü yatarak keyif yaptığımız ama birden doğrulup kalktığımızda, "hay allah, ne oldu? halbuki gül gibi geçinip gidiyorduk..." dedirten bildik, küçük, o küçücük öykülerden...

(bkz: küçük bir öykü bu)


bir ilişkinin de bize tıpkı bir bebek gibi sancılı doğduğunu, türlü zorluklar ve meşakkatlerle, özveriyle, sabırla büyüyüp geliştiğini, bazen mutlu, bazen acı, bazen umutlu, bazen ağrılı, bazen neşeli, bazen kederli bir süreçten geçtiğini ve sonra da vücudumuzdaki her bir hücreyle birlikte eskiyerek, yıpranarak, yaşlanarak öldüğünü gösteriyor bu öykü... tıpkı diğer canlılar gibi ilişkilerin de biri ölür, biri doğar... eskisinin yerini doldurur mu doldurmaz mı bilinmez ama bu döngü böyle devam eder...