mahalle baskısı

1 /
şiirbaz şiirbaz
ayşe arman'dan önce vatan gazetesinde bir röportaj yapılmıştı şerif mardin'le. benzer şeyler söylenmişti, ancak bugün yeni anayasanın arefesinde daha manidar oldu sözleri. önceki röportaj için:http://www.karakutu.com/News3757/serif-mardin-mahalle-havasi-diye-bir-sey-var-ki-akpyi-bile-dover

mahalle baskısı, sözü şimdilerde müslümanların (radikal olanların, hemen heyecanlanmayın) ülkeyi ele geçirmek için kullanacakları bir aparat olarak ele alınıyor. mesela, türbanlılar öyle bir etkileyecek ki insanları, türbanlı olmayanlar "ulan ben niye takmıyorum, hem rahat ederim" diye düşünmek suretiyle bu baskıyı hissedecekler.

bu baskı, üstelik, iktidar denilen şeyle birleşip, norm olmaktan çıkıp yasalaşacak. zira radikallerin elinde anayasayı dahi değiştirecek bir güç var artık. peki diğerlerinin elinde ne var? sakıp sabancı'dan gelsin: üçün biri var! değil tabi. diğerlerinin de aynı silahları var. yani: demokrasi, seçme ve seçilme hakkı.

bildiğimiz üzere, iktidar, kendi alanını genişletmek için bireyleri dönüştürme gayreti içindedir. yeni akp'liler elde edemezse, akp diye bir şey kalmayacığını bilir yani başbakan. bu nedenle de, hizmet tabirini kullanır. halka hizmet, oy olarak geri dönecektir. işte bu hizmet denilen şeyler bir dönüştürme aracı olarak da görülebilir. tehlike de burada başlıyor (eğer varsa tabi).

şerif mardin ki, said nursi ile ilgili bir kitap yazdığı için, yıllarca medya ve akademiden tecrit yemiş bir akademisyen. şimdilerde, objektif bir bakış açısıyla, yani tam da bir akademisyenin yapması gerektiği gibi, olası bir tehlikeden söz ettiği için, baş tacı edilmiş durumda. çünkü bu tehlike, günlerdir konuşulan şey: şeriat gelecek mi, gelmeyecek mi?

asıl ironi, bu soruyu soran kişinin ayşe arman olması. dubai'de yaşıyor kendisi. türkiye'den daha fazla şeriata yakın olan bir ülkede.

tehlikenin uzanabileceği boyutlar gerçekten de korkunç. "dinde zorlama yoktur" meselesinden bihaber müslümanların, iyi niyet tellallığı içerisinde, inanmayanların ta kalplerine kadar karışır olmalarını, ben de istemiyorum (ben, müslüman olarak). akp'nin bizi dönüştürmesini istemiyorum (akp'ye oy vermeyen birisi olarak).

akp'yi aşıp da gelecek dalganın kimden beklendiği çok önemli. eğer iki kişiden birisi akp'ye oy vermişse eğer, bu dalgayı oluşturacak dinamikler de, kapı komşumuz, mahalle bakkalı ya da patronumuz olabilir gayet. o nedenle de, böyle bir tehlikenin sık sık dile getirilmesi, tehlikeyi körüklemekten öte bir gayret olmayacaktır.

mesele üzerinde beyin jimnastiği çok önemli ancak. mahalle baskısına izin vermek bir yana, en ufak bir emaresi göründüğünde, önlenmesi gerekir. devletin her bireyin aktivitelerini kontrol etmesini makul bulmayanlardansanız, bu iş yine müslümanların elindedir.

mahalle baskısı, sadece müslümanların uyguladığı bir şey de değildir. marksist bir insanın da bildiklerini, inandıklarını diğer insanlara aktarma gibi bir gayreti olmuştur, olacaktır, olabilir. en basitinden, derste klasik romanları sevmediğimi söylediğimde, hocanın da teşvikiyle bütün sınıfın bana gülmesi, alenen baskıdır. klasikleri okumuş olmam önemli değil, ancak sevmem gerekirmiş. zevkime yapılan aleni bir baskıdır bu.

şerif hoca'nın sözlerini en önce tayyip erdoğan'ın dinlemesi önemlidir kanımca. ancak çözüm merci kendisi değildir. bunu da bilmesi gerekir. böyle bir baskıyı önleyebilecek temel etken, müslümanların (radikal ya da bağnaz olmayanların) bilinçlenip, "dinde zorlama yoktur" meselesini uygulamalarıdır.

diğer taraftan da, halk denilen kitlenin, iyi tanımlanması, bu dalgayı oluşturabilecek dinamiklerin iyi analiz edilmesi önemli. zira, ötekileştirme politikaları ve bunun yanında toplum mühendisliği çabaları, ters tepme eğiliminde olan hareketlerdir.

orhan pamuk'un kar'da söylediği gibi: "romancı orhan, şair ka'nın acılarını anlayabilecek mi?" ancak çalışmak zorunda. bütün siyasi cebelleşmelerin ardında, acı çeken insanlar var ve birileri bu acıları anlamak zorunda.
chaghdash chaghdash
ramazan ayında içki içtikten sonra* dayak yememek için üsküdar'daki evime gelemeyip arkadaşlarımın evinde kalma sebebimdir.,

herkesin inancı kendine neyim sözlükte kalan şeyler.
korkunç kertenkele korkunç kertenkele
mahallelerde, kapıönü çekirdek çitleyen teyzelerin, perdearkası geleni geçeni dikizleme-duvara bardak dayama-kapı deliğinden gözetleme türü yöntemlerle elde ettikleri mahalle sakini bilgilerinden oluşan, yayımının engellenemediği baskı. kopirayt mopirayt neclaanımteyze...
çılgın veyfik çılgın veyfik
malezya'da son 20 yıla baktığımızda canlı örneğini görebileceğimiz olay. öyle ki islamın devlet yönetiminde yer sahibi olmaya başlamasıyla uzun vadede bayanlar arasında türban takma oranı %80'lere çıkmış. ilginçtir ki ülkenin sadece %55 kadarı müslüman.

ilk bakışta saçmalıkmış gibi gelse de, insan içinden 'beni kimse etkilemez, kimse bana karışamaz' dese de bu olay uzun bir süre zarfı içinde içinde özellikle de türbanın bir dindarlık ölçütü olarak görüldüğü ülkemizde yaşanmaya oldukça müsait görünüyor.

hani bazı aile düzenlerinde anne; 'kızım öyle yapma, böyle etme. mahallede laf oluyor. ben sonra milletin yüzüne nasıl bakarım' benzeri sözler söyler ya, sanki ona benzer vakalar oluşacakmış gibi geliyor bana.
altlejant altlejant
bir ara "yaşam stilimizi tehdit ediyorlar"a sarılan topluluğun yeni trendy kavramı.
şerif mardin bunu sosyolojik çözümlemelerinin bir parçası olarak kullanıyordu biz ise "şeriat gelecek komşunuza dikkat edin" noktasınıa çektik. bravo. çok sayntifik.
kurutulmus kelebek kurutulmus kelebek
eskiden (bu eskiden kısmı baya eskiyi 70'li yılları anlatıyor) büyük gazetelerin, küçük ilçe, bucak ve köylerde basılan, daha çok yerel haberleri içeren baskılara verilen isimmiş. misal; "muhtar emminin kızı davulcu şevki'ye kaçtı" şeklinde haber başlıkları olabilirmiş.
küller küller
andıç medyasının son oyuncağı, köşe yazarcıklarının malzeme kıtlığına deva olmuş kavram. bu topraklarda yüzyıllardır süregelen örf ve adetleri, inançları sanki son 5 yılda akp iktidarı döneminde ortaya çıkmış gibi göstermeye çalışan koca koca plaza insanları eğer "pek bir sosyolog" olduklarını iddia ediyorlarsa, bir akşam kırmızı fransız şaraplarının lezzetinden fedakarlık ederek, mahalle mahalle gezsinler, varoşları ziyaret etsinler. başörtülü ile başörtüsünün kol kola, barış içinde yaşadığı gerçek türkiye'yi görmeyen kör gözleri belki şifa bulur.

ramazan dolayısıyla kapatılan içkili mekanlardan şeriat korkusu devşirmeye çalışmak yerine, sözkonusu uygulamanın asırlardır bu halkın inançlarına gösterilen hürmetin bir yansıması olduğunu kavramaya çalışsınlar. ramazan ayında sokakta herkesin ortasında içki içmenin ne kadar nahoş bir manzara arzedeceğini farkedip ramazan boyunca alışkanlıklardan feragat edilmesi neden birilerini bu kadar rahatsız ediyor? 200 yıl önce de bu böyleydi, şimdi de böyle. ha insanlar ramazanda öğlen vakti çeşitli mekanlarda özgürce içkilerini içebilir, ona da birşey denilemez, bu ayrı bir mevzu. otu boku akp ile ilintilendirme hastalığından muzdarip bünyeler akp ile ilgili eleştiri konusu teşkil edebilecek onlarca unsur bulabilecekken kafayı bu tür mevzulara takınca saçma sapan muhabbetler dönüyo ortada haliyle.
karahisari karahisari
mahalle baskısı eğer patates baskısı gibi bir şey olsaydı dedikleri doğru olurdu. bugünkü duruma mahalle baskısı denirse türkiyenin sosyolojik değişimini mahalle baskısına indirgemiş oluruz ki çok saçma olur. zira bu kadar baskı her devirde bir konu üzerinde yoğunlaşmıştır. 50'lere kadar da bu baskının tam tersi hissedilmiştir. meselenin özü şudur ki kendi inanmak istedikleri gibi inanmak isteyenler başka türlü inananlar çoğalınca kendilerini baskı altında hissediyorlar. kamu otoritesi hep kendi ellerinde olacak zannedenler şu anda kendilerini savunamaz durumdalar zira kendi silahları ile vuruluyorlar.
müyendis müyendis
benim anlamadığım, en büyük hakarettir bu, bir insanı hiçe saymaktır "mahalle baskısı." nasıl oluyor da bu kadar kolay kabul ediliyor?

yanındaki başını örtüyor, oruç tutuyor diye üzülecek, karalar bağlayacak, kendini tehdit altında hissedecek, midesi bulanacak, kaçmak isteyecek insan, kişiliksizdir. sırmalarla, ipeklerle sarsan, yine rahatsız olacaktır bir şeyden. medyamız (!) göz göre kişiliksiz ilan ediyor bizleri, sizleri, herkesi, biz de bön bön bakıyoruz.

yahu, taksimde defalarca arkadaşlarla nevizadeye gitmedim mi? gittim. gençler alkol almadılar mı? aldılar. ilerleyen saatlerde taksim meydanında "önümüze gelene bin tekmeğ!" oynamadık mı kolkola girip, oynadık. ben içki içmiş miydim? hayır. hiç şimdiye kadar içmiş miydim, yine hayır. peki üzerimde baskı hissetmiş miydim tüm bu şamata, eğlence, gırgır anında? yine hayır.

bir cuma günü öğle saatinde projeyi yetiştirmeye çalışırken, ben apansız pergeli bırakmış mıydım? bırakmıştım. "nereye lan son teslim iki saat sonra" diyen arkadaşıma, "cumaya gittim gelecem ehi ehi" demiş miydim? evet. o da "esnaf oldun iyice mk" demiş miydi? evet. o gerilmiş miydi, baskı altında hissetmiş miydi? ben gittikten sonra, omuz üstünden hesap makinama son kez (çaldılar lan sonra) baktığımda ona da gözüm takılmıştı, kustuğunu yahut dizlerini karnına çekip ağladığını görmedim, pergeli eline almış, tekrar çalışmaya gömülmüştü.

ben kendimi ifade edemeyip, düşüncelerimin arkasında duramıyor, bu düşüncelerimi yanımda kimse yokken yaşamıyorsam, konuşurken ille de beni alkışlayacak birilerine ihtiyaç duyuyorsam, sorunun merkez benim. mahalle falan değil.

söylenecek çok şey var. ama bu seferlik burada kalsın, bilinmesi gereken şey, eğer bir insan kendisini ifade edemeyecek, fikirlerine sahip çıkamayacak kadar yetersiz ise, o insana tüm dünya mahalledir, tüm dünya baskıdır.

örnekler:
bodrumda selülitli bacak mahalle baskısı. şerefsizim plaja bile çıkamazsın selülitin varsa
istinyeparkta cüzdanın tuğla kalınlığında olma baskısı, 10 ytl ile adama gülerler, öyle düşünürsün.
öss sınavında dershane baskısı. kolay mı lan hanife teyzenin oğlu günde 10.000 soru çözüyor.
otobüste kaptan arka kapı mahalle baskısı. kimse bağırmıyor, belli kız da şikayetçi değil bir durak sonra inmekten, öyle belli belirsiz söyledi. hem sana mı kaldı lan arka kapının açılma derdi?

say say bitmez. herkes hür olarak kendisini ifade edebileceği müddetçe bu düzen yürür. konu yoğunlaştığı için buradan örnek veriyorum;
bir kızın başörtü takması hür ifadenin sesinin kesilmesi değildir, ama "bir" hür ifadenin sesinin kesilmesidir.
1 /