miraç

sin şin sin şin
peygamberin büyüklüğü miraç'ta saklıdır. miraç'ı anlamayanın kanaatimce peygamberi anlaması çok zor. bir diğer noktada miraç'n gözüyle evrene bakma hadisesi. yani; şu kainatın manevi tezgahlarının çalışmasını görmesi. aslında temel mekanizma orada çalışıyor. miraç hadisesine oradan bakmak lazım. biz yanlış yapıyoruz, buradan oraya bakma çalışıyoruz. yani vekaletle asalete bakıyoruz. halbuki oradan bakmak lazım. asıl kainaatı çalıştıran programdan kainaata bakmak lazım. o zaman ne oluyor buradan bakınca, tam eşyayı da anlıyamıyoruz. sebepleri nazara verirken, hani böyle bizler materyalist bir yapı var,maddeci bir anlayış var ve buna bir karşılık verip bu fikir çürüsün diye merkezdeki kritik noktayı nazara veremiyoruz. öyle olunca da teferruatları göremiyoruz. kritik nokta ise eserden müessere, tasavvufta vardır ya zahirden hakikate geçme meselesi, yani sebebi belli bir yerde azletmek. muhittin ibni arabi yani vahdeti vücudçular sınırları biraz daraltmışlar ama çok önemli bir ilerleme kaydetmişler. özellikle muhittin ibni arabi kendisi itibariyle çok ilerleme katetmiştir. enteresan, mucizevari intikallerde bulunmuş. bizzat geçmiş,görmüş. aslında miraç'ın temel noktası da bu.

hiçbir delil olmasa, günahlar,sıkıntılar, geçmişten gelen bütün ilmi tedbir ve delilleri de bırakıp, hiçbir derdimiz olmasa biz inanıyoruz ki peygamber (s.a.v) tarihin şahitliğiyle sadık bir insandır. doğru bir insandır. hayatta yalana tenezzül etmemiştir. delili nedir? düşmanlarıdır. ona iftira atanlar ona yalancı dememişlerdir. onun sıddıklığını,doğruluğunu ve güvenini tasdik etmişlerdir. şimdi bu noktada bizler gayba inanmaktayız. ahireti görmedik,cenneti, cehennemi, melekleri görmedik) böyle bir zat diyor ki "ben gittim,sizin iman ettiklerinizi ben gözüm ile gördüm." o yeter yani. neyi görmüş? melekleri görmüş,cennet gösterilmiş,cehennemi görmüş,hatta hatta allah'ı görmüş.

bu seyahatta bir genel seyir,külli bir yükselme var ki ta sidretül münteha'ya ta kab ı kavseyn'e kadar ki o makam berzahtır. yani imkanla vücud arası bir yer. öyle bir yer ki orası mümkünatın bulunduğu yer midir? değildir. vücud mudur? o da değildir. imkanla vücud arası bir yerden beka alemine yani artık nasıl bir şeyse onu bilemiyoruz işte oraya kadar olan bütün o seyahat. mesela arş,arş allah'ın isimlerinin temerküz ettiği yer ama bir tane değil. yani; bütün esmalar orada tecelli etmiş. işte o seyahat da peygamber (s.a.v)'in gözüne kulağına pek acayip rabbani sanatları, rabbani ayetleri işitmiştir. rabbani ayetler de sanki buradakiler ayrı oradakiler ayrı gözüküyor. halbuki anlaşılması gereken mana kainaatta görülen bizim gördüğümüz bütün ayetlerin orada manevi tezgahları, onları çalıştıran mekanizmalarının olması. yaratıcının bunu peygambere göstermesi. peygamber, dünya da iken ağacı okumuş zaten. baharı,güneşi,semayı tabir-i caizse okumuş. yani müşade ettiğimiz şu dünyaya giren tüm manaları okumuş. bir de işte allah, onların manevi mekanizmalarını göstermek istemiş. çünkü dünyada cüzziyet ve külliyet var. peygamber'in de örneğin miraçtan önceki hali ile miraçtan sonraki durumu bir değil. bir an öncesi ile bir an sonrası da bir değil. burada külli bir yükselme var. dolayısıyla acayip bir sanatı görmüş. allah, mesela suyu alıyor diziyor civciv oluyor, dizilişini değiştiriyor insan oluyor. burada da acayip bir mekanizma var. işte bu mekanizmanın arkasındaki manevi program, o manevi program bize göre manevi olan ama peygambere gösterdiği yapısı itibariyle onlar hayattar mı nedir onu biz bilmiyoruz. bizim anladığımız manada bir ilmi yapı değil. şimdi biz diyoruz ki ağacın içerisinde, çekirdeğinde manevi bir program yani manevi bir ağaç var. ama o bize göre ilmi bir ağaç. o ilmi ağacın maddi bir şekli var. o maddi şeklinin okunması da bir ayet. işte peygambere bu ve bunun gibi artık nelerse onların sırrı gösterilmiş. öyle bir noktadır ki miraç, ay'ın ortadan ikiye bölünmesi mucizesi küre i arzdaki yaşayanlara bir mucizedir. miraç ta sema alemine bir mucizedir. yani miraç penceresinden aslında kainaattaki bütün hadiseleri okumak lazım. biz buradan orayı okuyoruz belki biraz yanlışlık yapıyoruz. nazarımız oraya yetiştirsek o pencereden, o pencereyi merkeze koyup oradan bakma hadisesi gerçekleştirebilmek önemli.

peygamber miraç'ta bakıyor ve orada topluyor. mesela; namaz. çekirdek. dinin çekirdeği. hadis'te de var dinin direği diye. onun içerisinde de tahiyyat'ı okumak mesela. fatiha. rüku,sücud ve secde. bütün bunların hepsini miraçta topluyor mesela. allah'ı göz ile görmek. bir hadiste miraç'a çıkmadan önce de peygamberin yanına cebrail geldi ve "ey nebi kalk, cenab-ı hakkın huzuruna gideceğiz" çağrısını duydu. o esnada peygamber diyor ki cebrail göğsümü göbeğime kadar yardı (daha önceden de olmuş bu,kalbinin çıkarılıp iman dolu bir kapta yıkanması) yani nur-u azam'a yani nur'un zatına muhattap olabilmesi için bütün tasviyelerden geçiriliyor peygamber. onun için velaiyet deniliyor ya yani mertebe mertebe her sema tabakasını geziyor ve her sema tabakasında tecelli eden ismin, peygamberi terbiyesi, yetiştirmesi var. tabir-i caizse fakülte gibi. giriyor temizleniyor. öbürüne giriyor temizleniyor ki ta en sonra cebrail'in "ben bundan sonra gidersem yanarım" dediği yere geliyor. ondan sonrası meselesi cevher meselesidir. bir madde düşünün ki 1000 dereceye sabrediyor da 1500 de yok oluyor mesela.cevher o ateşten sonrasında yok oluyor. sabit bir cevher lazım ki o eşiği geçsin. demek ki sidretül münteha,kab-ı kavseyn yerleri bir eşik. onlar için cevher lazım. o cevher ise ta baştan beri peygamberimizin yetişmesi,arınması,berraklaşması ve netleşmesidir. ondan sonra muhatap alıyor onu allah.çünkü peygamberin cevherini allah temizliyor.

allah'ı gözle müşade etmek.allah'ın varlığı.o nimet anlaşılınca diğer nimetler anlaşılır. o'nu çek ortada nimet kalmaz. peygamber (s.a.v.) geldikten sonra alemin şekli değişmiş, anlayışlar değişmiştir.allah'ın varlığını iman nuruyla nasıl biliyoruz? peygamber gelmiş ve demiş ki "inandığınız zat-ı ben gördüm". bu mesele bize çok basit geliyor ama işte şeytan,nefis bu tip şeyler bize vesvese verirken peygamber ben gördüm diyor. niye peygamberlere iman imanın şartıdır.çünkü onlar yalana tenezzül etmezler. gördüm deyince nimetler parlamaya başlar. allah, kainaatta nimetlerin en büyüğüdür. allah'ın varlığı bütün ihsanların cinslerine bir kaynaktır. iman nimetleri. meleklere iman bir nimettir. peygamberlere iman nimettir. imanın rükunlarının hepsi nimettir. bunları nasıl anlıyoruz? peygamber gidip gelmiş ve "ben cenneti gördüm" demiş. hatta sahabiler de merak vardır. onların merakı o. en büyük merakları ise allah'ın hangi fiillerinden kendilerinden razı olacağıdır. bunu düşünürlermiş. cennet nasıl,cehennem nasıl, sema tabakaları,peygamberler nasıl diye sormuşlar hep. insanın kendi mesleğinden bir arkadaşı olunca hemen nasıl onunla ilgili meraklılık soruları kurmaya başlar aynen öyle de onların bütün noktaları bu olduğundan cennetin tarifini istemişler.cennet'in hadis olarak tarifi "ne göz görmüş,ne kulak işitmiş ne de tasavvur edilmiş. yani siz ne düşünüyorsanız cennetle ilgili ne kalbinize geliyorsa bilin ki o cennet değil. cennet, gittiğimiz zaman garipsemeyelim diye ülfet ettiğimiz nimetlerle doludur. cennet rahatsızlık yeri değil ya insan tanımadığı bir şeyi yerken sonuçta rahatsızlık duyar işte orada insana alıştırmak için ülfet ettiğimiz yiyecekler olacak mesela.evet, cennette ağaç olacak da ismi olacak,elma olacak da ismi olacak. çünkü oranın bitkileri buranın hayvanları gibidir. oranın hayvanları buranın insanları gibidir.

allah ile kainaatın irtibatını kestiğimiz zaman karmakarışık, tesadüfün oyuncağı olur. bakmayın böyle huzurlu rahat olduğumuza. bunun vehmi bile rahatsızlık vericidir. hakikatte allah var. o nur ve o meyve ile o kainaattaki herbir mevcud ile biz allah'a ihtiyacımızı anlıyoruz.yani; allah diyor ki kainaata yarattığım her mektupla bana muhtaçsınız.evet, bizde hal lisaniyle bunu kabul ediyoruz. nasıl ki havaya ihtiyacımız olursa hemen nefes almaya çalışıyoruz, yani fikir olarak ihtiyacımız var ama şuuri olarak allah bunu istiyor.ibadet ve namaz işte onun için. mesela dua. allah, bazı bize şer gibi gözüken vaziyetleri duanın vakti kılmıştır.yani ne demek bu? o vakit gelecek ki sen allah'a bütün sebepleri arkaya atıp, allah'a doğrudan doğruya müteveccih olasın diye. dua vakti. yoksa o dua o musubetin defi için değildir. hatta duanın hasbiyeti kendisinin edilmesidir. dua içinde istediğimizi almak ve talep etmek içinse o dua iptal oluyor. çok hassas bir nokta bu. öyle bir noktaya geleceksin ki benim vazifem sadece istemek, o verir vermez diye düşüneceksin. herşeyin allah'a ihtiyacı var. insan bazen düşünür gaddar birisi mi allah diye. halbuki anlıyoruz ki gadr,kadirden münezzehtir.allah, zulümden de münezzehtir. yok mu dua eden duasına karşılık vereyim diyen biriyle muhattap olmak. bize bu manayı, peygamberin miraç'ın meyvesi olarak getirmiştir. niye allah zulümden münezzehtir? çünkü bütün isim ve sıfatları nihayetsiz ve sonsuzdur. zalim olabilmesi için başkasının hak ve hukukuna tecavüz etmesi lazımdır. halbukü bütün kainaat onundur. başka birisinin mülkü,hakkı,hukuku yok ki onu gasp etsin. herşeyi gene bizim için yapıyor.herşeye muhtacız ama hiçbirşeye yerine getirecek sermayemiz yok. sıcak düşmanımız keza soğuk da bazen bir mikropta. o kadar düşman var ki. küçük bir haber geliyor dünyamız daralıyor.kontrol edemediğin bir parametre stres oluşturuyor.

ibadet deyince biz hep namaz niyaz anlıyoruz. önemli bir nokta ise insanın kendi basamaklarında yürüdüğü tefekkür yolculuğudur. manalar aleminde bulunma ve bildiklerini başkasına sunarak onun takdir kabiliyeti ile allah'ı takdir etmek. ilmin incelikleriyle başka insanları ortak etme. acayip sanat; senin dünyanda ne ise onu alıp oturtturdun ve tefekkür ettiysen onu alıp başkasının nazarına da sunmak gerekiyor hem sen takdir et hem de o takdir etsin. çünkü insanı diğer mahlukatlardan ayıran takdir kabiliyetidir. ondan sonra hayretkarlık gelir. allah'ın kemalatının hayretkarlığı var mesela. o yüzden peygamber'in duası var mesela benim hayretimi arttır diye.hayret makamı diye bir makam vardır. hayret makamını önleyen ise ülfet perdesidir, alışkanlıklar. yani; sen kendi dünyan da güneş burdan doğar burdan batar diye onu değişmeyen bir esas olarak düşünürsen hayretini öldürürsün. sanki normal bir şey. o kanun arkasında o kanunu çalıştıran bir mekanizma var ki o mekanizma diri ve her an iş başındadır. olaya intikal edince yeknesaklık içerisinde icraatın arkasını okuyabiliyorsun. yoksa bak bahara; ağaç büyüdü ve meyva çıktı ve her sene çıkıyor ne var yani bunda değil. hayret yani!

nasıl, bir insan cismiyle binlerce sene mesafeyi birkaç dakika zarfında kateder, gider, gelir? dünya gibi ağır bir cisim, fenninizce senelik hareketiyle bir dakikada takriben yüz seksen sekiz saat mesafeyi alır. takriben yirmi beş bin senelik mesafeyi bir senede alıyor. acaba şu muntazam hareketleri ona yaptıran ve bir sapan taşı gibi döndüren bir kudret, bir insanı arş'a götürüp getiremez mi? güneşin çekim gücü denilen ilahi bir kanunla mevlevi gibi etrafında pek ağır olan dünyayı gezdiren bir hikmet, rahmet cazibesi ve muhabbet, bir insan cismini şimşek gibi arş'a çıkaramaz mı?
ben olan ben ben olan ben
bilindiği gibi mirac yolculuğunda hazret-i muhammed’e cebrail önderlik etti. cebrail akıldır yani hz muhammed in aklıdır. hz. muhammed miraç yolculuğu sırasında cebrail ile birlikte hareket etti. söylendiğine göre bu seyahatini burak adı verilen bir vasıta ile yaptı. burak yıldırımdan daha hızlı bir vasıtadır. bu şu demektir: hz. hızır bir kulunu bir yerden bir başka yere götürmek istediğinde “yum gözünü-aç gözünü” der. gidilmek istenilen yere varılmıştır bu zaman içersinde zamandır. hz. muhammed’in bu seyahati da böyle olmuştur.

hz. peygamberimiz sidret-ül münteha denilen yere kadar cebrail ile birlikte gitti. cebrail akıl olduğuna göre akıl şuur ve maddeye bağlıdır. böyle olunca da insan şuur ve akıl ile belli bir noktaya kadar ulaşabilir. bundan dolayıdır ki cebrail-i emin “benim iznim buraya kadar buradan sonrasına ben gidemem gidersem yanarım. sen yoluna yalnız devam edeceksin” diyerek ahzap suresi 56. ayeti okuyarak hz. muhammed’i hakk’a teslim etti. bu ayet “teslima” âyetidir.

hz. muhammed’in buraya kadar yaptığı yolculuk şuur ile akıl ile olduğundan bu makam “kabe kavseyn” makamıdır. kabe kavseyn ay’ın iki ucuna veya iki kaşa benzetilir ki farktır varlıktır hayattır ve devrandır. akıl ve şuur madde de yani vücutta bulunduğundan yine maddeye göre tefekkür edebilir maddi varlığın sınırını aşamaz. buna göre akıl ve şuur da maddidir bu sebepten de sınırlıdır. işte. hz. muhammed de seyranını maddi aklının son sınırına kadar aklı ve şuur ile yaptı fakat daha ileri gidemedi. ancak daha ileri gitmek ve hakikati görebilmek için bu sefer akıl ve şuurunu bırakıp şuur altına geçti. akıl ve şuur yerine “ruh”una sarıldı ve ruh yoluyla gönül yoluyla sezgi yoluyla seyrana devam etti. buna da “ref-ref” yani “aşk” atı deniyor. burada artık akıl ve şuur yok şuur altı vardır ve bu makam zât ile zât olmak derya ile derya olmak yani tikelin tümelle (parçanın bütünle) birleşmesi makamıdır; kısacası “ev edna” makamıdır hz. muhammed’in hakk ile hakk olduğu makamdır.

burada artık akıl ve şuurdan söz edilemez burada “aşk ve cezbe” vardır. aşk ve cezbe öyle bir şeydir ki insanın bir an için madde âlemden mana âleme geçmesini sağlar bir an için insanı tanrı ile bütünleştirir bir an için insanı vuslata kavuşturur bir an için zerreden bütüne doğru öyle bir akış olur ki insan bir damla misali deryaya karışır ve bu aşk deryasında yok olur. bu yokluk zat ile zat derya ile derya yani tanrı ile bütünleşerek kendisini yok etme makamıdır. buna yukarıda söylediğimiz gibi “ev edna makamı” denir.

işte hz. muhammed’in maddi şuurdan kurtulup şuur altına inerek yaptığı bu seyran sırasında önüne bir aslan çıktı. muhammed yüzüğünü aslana verip yoluna devam etti. ancak daha sonra kırklar cem’inde yüzüğün hz. ali’de olduğunu gördü. buradan da şunu anlıyoruz ki hz. muhammed ile hz. ali maddi varlıktan kurtulup şuur altına inerek tefekkür halinde ruhen birbirleriyle birleşerek bu yolculuğu beraber yapmışlardır.

not: alıntıdır.
kıskanmayankıskançhatun kıskanmayankıskançhatun
2010 haziranında tanışmıştım bu adamla. sonra bir şeyler oldu sevgili olduk gibi oldu olamadık gibi oldu gitti bu kal demedim ben de. melislerden nefret sebebim olarak melis diye bi kızla sevgili oldu kıvırcık saçlı falan hoş bi kız. neyse sonra bir şeyler oldu macaristan’a yerleşti hayatı tümden değişti. biz kanka olduk iyi ki sevgili olarak devam etmemişiz dedirtti bana ama o her gece bi mektup yazardım istanbul’a ilk yerleştiğimde. bir gün göndericektim. bi sürü mektubum vardı elimde. sevgili olsaydık 1.yıldönümüze tekabül edecek gece olan gecede ona mektupları gönderdim internet aracılığıyla. şaşırdı bir şeyler oldu. sen bana hiç gitme demedin dedi. haklıydı demedim. ama o zamanlar birine gitme demenin anlamlı olabileceğini bilmiyordum. miraç’tan sonra birilerine gitme dedim ama onlar için de gitme lafı anlamlı olmadı. belki miraç için anlamlıydı sadece. bilemiyorum.

2011’de miraç amerika’ya gitti. orada okumaya orada yaşamaya başladı. ailesi bi heves sandı. geri döner sandı ama dönmedi. devam etti. kendi ayakları üzerinde kaldı. biz de arada mailleşir olduk. çünkü ne feysbuk ne tivitır ne başka bir şey hiçbi sosyal alanda yoktu kendisi. elimde tek bi mail adresi vardı ona ulaşabileceğim. bazen haftada 1 bazen 2 3 gün üst üste bazen ayda 1 bazen 3 ayda 1 mail atardı. özlenmek hoşuna giderdi. ben de çok özlerdim onu. yaklaşık 7aydır bana mail atmıyor. yaklaşık 7aydır ona ulaşıyor mu ulaşmıyor mu bilmediğim mailler yazıyorum. demin yeni bi mail daha yazınca size miraç’tan bahsedeyim istedim.

arada onun her noktasına kaykayıyla değdiği yollardan yürürüm beşiktaş’ta. ortaköy’e nazır okulunun oralarda gezer sanki bi kapıdan çıkıp koluma dokunup bana kocaman sarılacakmış gibi hissederim.

hala bir şeyler için umut beslebilmemin tek sebebi ona attığım mailler. uzun aralardan sonra belki cevap gelir umudu cevap geldiğinde ise benim bi güce daha çok inanmamı sağlayan kurbağa prensim o benim. çocukluktan çıkıp genç olmamı sağlayan insan. hayatımdaki en sevdiğim dallamam.

uzun zamandır kimseyi özlemiyor ve ağlamıyordum nerden geldiyse miraç aklıma geldi bi de ortaçgil açtım güzelce kendime acı çektiriyorum.
ben sizin kankanizim ben sizin kankanizim
müslüman'ın namazıdır. göğe yükselmek anlamına da gelir. hz. muhammed'in burak atıyla bir gece allah ile konuşmak üzere mekke'den mescid-i aksa'ya (yanlışsa düzeltin) gitmesi olayıdır. namaz bu olay sonrası farz olmuştur.
holy roman emperor holy roman emperor
alıntı..
isra miraç olayının gelişimi...


isrâ ve miraç vakası resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in hayatında cereyan eden en mühim hâdiselerden biridir. çokça zikredilen geniş ifadesi ile miraç iki kısımdır; isra ve miraç. isrâ, kelime olarak, geceleyin yürümek manasına gelmektedir. geceleyin sefere çıkan askerî birliğe seriyye denir. isra bu kelimeyle aynı kökten türemiştir.

miraç ise, yükselmek mânasına gelmektedir. resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in hayatında geçen bir hâdise olarak isrâ ve miraç denilince, hemen hemen aynı şey anlaşılmış olur. bu, kainatın efendisinin bir gece, mescid i haram'dan başlayıp mescid i aksa'ya, oradan gökleri aşıp sidre i münteha'ya, âlem?i imkân ile âlem?i vücub hududuna kadar ve daha ötesine ulaştığı bir yolculuğun adıdır.

resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bu yolculuğa ilâhî bir lütuf olarak mazhar kılınmıştır. bu yolculuğu kainatın efendisi ruh ve cesediyle birlikte, aynı gecede, uyanık ve kendinde olduğu hâlde gerçekleştirmıştır. miraçla ilgili bazı ayrıntılarda âlimler arasında ihtilaf vaki olmuş ise de, hâdisenin mekke'den kudüs'e kadar olan kısmı âyet?i kerîmede sarih (açıkca) olarak ifade edildiği için, bu aşamayı değil inkâr tartırmak bile mümini dinden çıkarır.

bu konuda rabbimiz şöyle buyuruyor:

"âyetlerimizden bir kısmını ona göstermek için kulunu bir gece mescid?i haram'dan alıp, çevresini mübarek kıldığımız mescid?i aksa'ya seyahat ettiren allah, her türlü noksandan münezzehtir..."(1)

bu aşama, "isrâ" yani "geceleyin yürütmek" kelimesi ile ifade edildiği için kelimenin mastarı olan isrâ ile adlandırılmıştır. kâinatın efendisine özgü bu seyahatin devamı olarak göklere yükselme, ilâhî kurbiyete erme olayına da miraç denilmiştir. miraç'la ilgili bir takım hususlara her ne kadar necm suresinde değinilmiş ise de, daha ziyade hadis?i şeriflerde sarih olarak açıklığa kavuşturulmuştur.

mirac'ın mescid?i haram'ın hangi noktasından başladığı hususunda değişik görüşler vardır. kâinatın efendisinin mescid?i haram'da hicr mevkiinden alındığı görüşü, aşağıdaki hadis?i şerife dayandırılmıştır:

?ben bir gece mescid?i haram'da, beytullah'da hicr (hatim)'in yanında uyku ile uyanıklık arasında iken, cebrail burak ile bana geldi?(2)

mescid?i haram'dan maksat, kâ-be'nin çevresidir. ümmü hânî'nin evi de mescid?i haram'ın içinde bulunduğu için her iki açıklamadan aynı mâna çıkar.

resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem mi'rac'a götürüldüğü geceyi için şöyle buyurdular:

?ben kâbe'nin avlusunun hicr kısmında yatıyordum. uyku ile uyanıklık arasında idim. derken bana biri geldi, şuradan şuraya kadar göğsümü yardı. kalbimi çıkardı. sonra bana, içerisi imanla, hikmetle dolu, altından bir kap getirildi. kalbim yerinden çıkarılıp su ve zemzemle yıkandı. sonra içerisi imanla doldurulup tekrar yerine kondu. sonra merkepten büyük, katırdan küçük beyaz bir hayvan getirildi. bu burak'tı. ön ayağını gözünün gittiği en son noktaya koyarak yol alıyordu. ben onun üzerine bindirildim.

miraç yolculuğunda resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem olağanüstü hâdiselerle karşılaşır. allah teala kulu ve resulü muhammed'e birçok ayetlerini gösterdi. kâinatın efendisi burak'ın sırtında kudüs'e doğru yol alırlarken, yolun dışından kendisini çağıran birine rastladı. kâinatın efendisi, kendisi çağıran kişiye bakmaya yönelince.

cebrail:

?yürü! dedi. yollarına devam ederler, sonra yaşlı bir kadına rastlarlar.

kâinatın efendisi:

?bu nedir? diye sorar.

cebrail:

?yürü, dedi. derken bir cemaate rastlarlar, bunlar selâm verirler.

cebrail aleyhisselâm:

?selâma mukabele et, der. kâinatın efendisi selamlarını alır.

cebrail aleyhisselâm açıklamada bulunur:

?ilk seni çağıran iblis'ti, yaşlı kadın da dünya idi. selâm verenler de ibrahim, musa ve isa idi.

resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz yolculuğu esnasında, arazi eken ve hasat yapan bir kavme rastlar. insanların hasadı kaldırmasının hemen sonrasında ekinlerin tekrar meydana geldiğini görürler.

cebrail:

?bunlar mücahitlerdir, dedi.

resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem daha sonra başları taşla ezilen bir kavme rastlar. insanların başları eziliyor, sonra tekrar eski hâline dönüyordu.

cebrail:

?bunlar namaz kılmayan kimselerdir, dedi.

sonra sadece avret yerlerinde örtü olan, hayvanlar gibi otlayan insanları gördüler. cebrail:

?bunlar zina yapanlardır, dedi.

sonra bir demet odun toplayan; fakat topladığını taşıyamayan bir adama rastladılar. adam, elindeki demete sürekli yeni ilaveler yapıyordu.

cebrail:

?bu nezdinde emanet olup, emaneti eda etmeyen, fakat başka emanetler talep eden kimsedir, dedi.

sonra dil ve dudakları kesilen ve her kesilişten hemen sonra dil ve dudakları tekrar eski hâline dönen bir kavme rastladılar.

cebrail:

?bunlar insanları fitneye çağıran kimselerdir, dedi. sonra küçük bir delikten çıkan büyük bir öküze rastladılar. bu öküz çıktığı delikten tekrar geri gitmek istiyor ancak bunda muktedir olamadığını gördüler.

cebrail:

?bu, söz söyleyip ardından pişman olan; fakat istediği hâlde, artık sözünü geri alamayan kimsedir, dedi.

mescid?i aksa'ya kadar olan yolculukta görülenlerle ilgili olarak şöyle bir rivayet vardır. resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular ki:

?isrâ gecesinde musa'ya uğradım. kırmızı kum tepesinin yanındaki kabrinde namaz kılıyordu.(3)

bir başka rivayete göre; peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, geceleyin yürütüldüğü zaman hurmalık bir araziden geçerler.

cebrail:

?in ve namaz kıl, dedi. resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem iner ve namaz kılar. cebrail:

?burası yesrib'dir, dedi. rivayetin devamında resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, aynı şekilde muhtelif yerlerde iner ve namaz kılar. her seferinde cebrail aleyhisselam açıklama yapar:

?burası tur?i sina, allah'ın musa ile konuştuğu yerdir.

?burası isa'nın doğduğu beyt?i lahm'dır.

?burası medyen'dir.

resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem mekke'den kudüs'e gidinceye kadar birçok olayla ve değişik hâllerle karşılaşır. kudüs'e, beyt?i makdis'e vardıklarında, daha önce peygamberlerin bineklerini bağladıkları bir halkaya burak'ı bağladılar. bu arada cebrail iki kap içecek getirir. kaplardan birinin içinde içki, diğerinin içinde süt vardır. iki kap içecek kainatın efendisine sunulur. resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz süt olan kabı alır ve içer.

cebrail:

?fıtrata uydun, der.

sonra mescid?i aksa'nın içine girerler, orada meleklere imamlık yaparak cemaatle namaz kılarlar. bir başka rivayete göre; bütün peygamberlerin ruhları mescid?i aksa'ya gelir. resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, onlara imam olup, namaz kıldırır. ardından miraç yolculuğu başlar?

miraç olayı (miraç ve isra olayı)
resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz mescid?i aksa'da yapacaklarını yapıp, göreceklerini gördükten sonra, göklere çıkmak için "miraç" merdiveni yada asansörü kuruldu.

bu durumu ebû saîd el?hudrî radıyallahu anh resûlullah'tan şöyle haber veriyor:

?beytülmakdis'te olanları bitirdiğim zaman, miraç getirildi. ben ondan daha güzel bir şey görmemiştim. ölüleriniz can çekişme anında gözlerini ona diker. arkadaşım beni ona bindirerek, öyle bir kapıya yükseltti ki, o kapıya 'koruyucu melekler kapısı' denilir."

bu kapıya şu âyet?i kerîme işaret etmektedir:

"onları, taşlanmış, kovulmuş her şeytandan koruduk."(1)

resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem anlatıyor:

böylece cebrail ile dünya semasının kapısına kadar geldik. cebrail kapının açılmasını istedi:

?gelen kim? denildi.

?cibril! dedi.

?beraberindeki kim? denildi.

?muhammed! dedi.

?ona miraç daveti gönderildi mi? denildi.

?evet, dedi.

?öyleyse hoş gelmiş! bu geliş, ne hoş geliştir! denildi. içeri girince görevli bir melekle karşılaştık. bu görevli meleğin ismi, ismail'dir. emrinde yetmiş bin melek olup, her bir meleğin emrinde de yüzer bin melek bulunmaktadır.

************

mi'rac'ı anlatan resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hadisenin burasında şu âyet?i kerîmeyi okur:

"...rabbinin ordularını, kendisinden başkası bilmez..."(2)

resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem sözlerini şöyle sürdürür:

?derken karşımda bir adam gördüm ki, ilk yaratılışından hiçbir şey kaybetmemiş. insanların ruhları da ona arz ediliyor ve şöyle diyor:

?müminin ruhu hoştur, güzel kokuludur. bunun kitabını, iyilerinkilerin yanına koyun. kâfirin ruhu ise, kötüdür, kötü kokuludur. bunun kitabını da kötülerinkilerin yanına koyun.

?ey cebrail, bu kimdir? dedim.

cebrail:

?bu babanız âdem'dir! ona selâm ver, dedi. ben de selâm verdim. selâmıma mukabele etti. sonra bana:

?salih evlat hoş gelmiş, salih peygamber hoş gelmiş!(3) dedi.

sonra bir topluluk gördüm, dudakları deve kulağı gibiydi. onların başına bir kısım memurlar görevlendirilmişti. bu memurlar, onların önce dudaklarını kesiyor, sonra da ağızlarına ateş taşlarını koyuyorlardı. ağızlarına konan bu taşlar makatlarından çıkıyordu.

?ey cebrail, bunlar kimdir? dedim.

cebrail:

?bunlar dünyada yetimlerin mallarını yiyenler ve yetimlere haksızlık edenlerdir, dedi. sonra baktım, bir topluluk daha var, onların da derilerini kesip ağızlarına koyuyorlar. sonra onlara "dünyada yediğiniz gibi yiyin!" deniyordu.

?ey cebrail, bunlar kimdir?

cebrail:

?bunlar dünyada koğuculuk yapan, fitne çıkaranlardır. bunlar insanların etlerini yiyen, insanlara söven, ırzlarına ve namuslarına saldıranlardır, dedi. sonra baktım, birtakım insanlar vardı ki, önlerine bir sofra kurulmuş ve en güzel yiyecek ve etlerle donatılmıştı. etraflarında da leşten, kokuşmuş etlerden yiyecekler var. bu insanlar, bu güzel yiyecekleri yemiyorlar da o leşleri, pis kokulu yiyecekleri yiyorlardı.

?ey cebrail, bunlar kimdir?

?bunlar zina yapanlar, dünyada allah'ın helâl kıldığını bırakıp, harama yönelenlerdir.

sonra baktım, bir topluluk daha var ki, karınları şişmanca. bunlar firavun ve ailesinin yolu üzere duruyorlardı. firavun ve ailesi her ateşe atıldığında onların bulunduğu güzergâhtan gidip geliyorlardı. firavun ve ailesi oradan geçerken, karınları şişkin bu insanlar yerlerinden havaya fırlıyorlar. firavun ve ailesi de bu karınları şişmiş insanların üzerelerine basarak geçip gidiyorlar.

?ey cebrail, bunlar kimdir? dedim.

cebrail:

?bunlar dünyada faiz yiyenlerdir, dedi.

sonra gördüm ki, bazı kadınlar göğüslerinden, bazı kadınlar da baş aşağı ayaklarından kancalara asılmışlar.

?ey cebrail, bunlar kimdir? dedim.

cebrail:

?bunlar dünyada zina eden ve çocuklarını öldüren kadınlardır, dedi.

***********

sonra cebrail ile birlikte daha fazla yükseldik ve ikinci kat semaya geldik. cebrail kapıyı çaldı. birinci kat semadaki konuşmalar tekrar edildi.

orada iki teyze oğluyla, yahya ve isa ile karşılaştık. giyim, kuşam ve suretleri birbirlerine benziyordu.

cebrail:

?bunlar yahya ve isa'dır, onlara selâm ver, dedi. ben de selâm verdim. onlar da selâmıma mukabelede bulunduktan sonra:

?hoş geldin salih kardeş, hoş geldin salih peygamber! dediler.

***********

sonra cebrail ile üçüncü kat semaya çıktık. kapıyı çaldı, diğer katlarda geçen konuşmalar geçti.

üçüncü kat semâda yusuf ile karşılaştık. ümmetinden kendisine tâbi olanlarla birlikte bulunuyordu. yüzü, ayın on dördündeki dolunay gibiydi.

cebrail:

?bu yusuf'tur. ona selâm ver, dedi. ben de selâm verdim. selâmıma mukabele etti.

*************

sonra cebrail ile dördüncü kat semâya çıktık. cebrail kapıyı çaldı, diğer katlarda yapılan konuşmalar yapıldı.

kapı açıldı. içeri girdiğimizde, idris ile karşılaştık.

cebrail:

?bu idris'tir, ona selâm ver, dedi. ben de selâm verdim. o da selâmıma mukabele etti. sonra bana:

?salih kardeş hoş geldin, salih peygamber hoş geldin! dedi. rabbimiz idris aleyhisselâm için şöyle buyurmuştur:

"onu üstün bir makama yücelttik."(4)

**************

sonra cebrail ile beşinci kat semânın kapısına geldik. cebrail kapıyı çaldı, kapı açıldı ve içeri girdik.

orada harun aleyhisselâm ile karşılaştık.

cebrail aleyhisselâm:

?bu, harun'dur. ona selâm ver, dedi. ben selâm verdim. o da selamıma mukabelede bulundu ve:

?salih kardeş hoş geldin, salih peygamber hoş geldin! dedi. harun'un etrafında ümmetinden kendisine tâbi olan insanlar vardı.

***************

sonra cebrail ile altıncı kat semâya yükseldik. o, kapıyı çaldı ve kapı açıldı.

burada musa ile karşılaştık.

cebrail:

?bu musa'dır. ona selâm ver, dedi. ben selam verdim, o da selâmıma mukabelede bulundu ve:

?salih kardeş hoş geldin, salih peygamber hoş geldin! dedi

musa çok kıllı idi. üzerinde iki gömlek olsa, kılları onlardan dışarı çıkardı.

sonra cebrail ile yedinci kat semâya yükseldik. o, kapıyı çaldı ve kapı açıldı.

içeri girince, ibrahim ile karşılaştık.

cebrail:

?bu, atan ibrahim'dir. ona se-lâm ver! dedi. ben selâm verdim. o da selâmıma mukabele etti.

sonra:

?salih oğlum hoş geldin, salih peygamber hoş geldin! dedi.

ibrahim sırtını beyt?i ma'mur'a dayamıştı. orada bana:

?işte senin yerin ve ümmetinin yeri burasıdır, denildi."

resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem konuşmasının bu noktasında şu âyet?i kerimeyi okur:

"insanların ibrahim'e en yakın olanı, ona uyanlar, şu peygamber ve ona iman edenlerdir. allah müminlerin dostudur."(5)

****************

peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem anlatmaya devam eder:

?sonra beyt?i ma'mur'a girdim ve içinde namaz kıldım. beyt?i ma'mur'a her gün yetmiş bin melek girer, bu melekler kıyamet gününe kadar geri dönmezler.

sonra baktım, bir ağaç var ki, bir yaprağı bu ümmeti örter. bu ağacın kökünden bir kaynak çıkıyor ve iki kola ayrılıyordu:

?ey cebrail, bu nedir? dedim.

cebrail:

?bu, rahmet nehridir. şu da allah'ın sana verdiği kevser'dir, dedi. bunun üzerine rahmet nehrinde yıkandım, geçmiş ve gelecek günahlarım bağışlandı. bundan sonra kevser'in akış istikametini takip ederek cennete girdim. cennette gördüğüm şeyleri anlatmamın imkânı yok; orada hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir insanın kalbine gelmediği şeyler gördüm.

sonra sidretü'l?müntehâ'ya çıkarıldım. sidre ağacının meyveleri yemen'in hecer testileri gibi iri idi. yaprakları da fil kulakları gibiydi.

cebrail aleyhisselâm bana:

?işte bu sidretü'l?müntehâ'dır! dedi.
*****************

görülecekler görülmüş, müşahedeler yapılmış ve nihayet zaman ve mekânın bittiği bir noktaya gelinmişti. bu varılan nokta, sidretü'l?müntehâ idi. buradan sonrası hakkında hiçbir yaratılmışın ne bir bilgisi, ne de oradan öteye gitme gücü vardı. buraya kadar resû-lullah sallallahu aleyhi ve sellem'e eşlik eden cebrail aleyhisselam bu son noktada durur.

?buradan öteye gitmeye ne iznim var, ne de buna gücüm yeter, der.

rivayet edildiğine göre; son sınır noktasına nurdan bir refref gelir. resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bu noktadan sonra refref ile yolculuğuna devam eder. nurdan yetmiş bin perde vardır, bu perdelerin hepsinden geçilir. burada ki perdeden kasıt, hiç şüphesiz bizim bildiğimiz perdeler değildir. çünkü sidretü'l?müntehâ'dan sonrasına akıl ve mantık dayanmaz. orada olanları insanın cüz'i aklı kavrayamaz. bu yüzden ne anlatılmışsa, ona o şekilde inanmak gerekir. resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem miraç gecesi sayılamayacak kadar çok âyetler ilâhî belgeler ve mucizeler gördü. ibn abbas'tan gelen bir rivayette resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

?öyle bir makama çıktım ki, orada kalemlerin gıcırtılarını duyuyordum.(6)

kâinatın efendisi öyle bir makama, bir seviyeye çıkarılmıştı ki, kâinatın mukadderatının nasıl cereyan ettiğine vakıf oluyordu.

resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem miraç'ı anlatmaya devam ediyor:

?sonra öyle bir yerde durdum ki, tarifi olmayan bir ilâhî perde ile karşılaştım. o anda bir ses duydum:

?orayı geç!

bu ses üzerine ilâhî perdeyi geçtiğimi gördüm. sonra yine bir ses duydum:

?yaklaş!

bu sesi belki bin defa duydum. her duyuşta biraz daha ilerledim ve her seferinde bir makamı geçip, bir başka makama vardım:

?yâ muhammed! diye bir nida işittim. bana bir dehşet, bir ürperti geldi, aklım başımdan gitti. bulunduğum yerden düşeceğimi hissettim. şimdiye kadar tatmadığım lezzetleri orada tattım. birden bana evvel ve âhir ilmi keşfolundu. korkudan tutulmuş olan dilim açıldı. ardından beni saran korku sevince, gönül rahatlığına dönüştü. o korkudan kurtulunca, bana hamd ve sena etmem için emir verildi."(7)

"bütün dualar, senâlar, malî, bedenî ibadetler, iyilikler ve ihsanlar hep allah içindir. allah'tan başkasına ibadet yapılmaz..." (et?tehıyyâ?tu lillâhi ve's?salavâtu ve't?tayyibât...)

resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz bu senâyı, övgüyü yapınca, allah celle celâluhu:

"ey mertebesi yüce olan peygamberim! allah'ın rahmeti ve bereketi ile selâm ve selameti sana olsun!"

(esselâmü aleyke eyyühe'n?nebiyyü ve rahmetullâhi ve berakâtühü) buyurur. efendimiz sal?lallahu aleyhi ve sellem de cevaben şöyle buyurur:

"selâm ve selâmet bize ve allah'ın iyi kullarının üzerine olsun."

(esselâmü aleynâ ve alâ iba?dillâhis?sâlihîn)

bu şekildeki hitabı işiten melekût âlemi, tek lisanla nidâ ederler:

(eşhedü en lâ ilâhe ilallah ve eşhedü enne muhammeden abdühü ve resûlühü) 8

ilâhî huzurda resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem büyük nimetlere erer. ilme'l?yakin, ayne'l?yakîn olur. bilme inancı, görme inancına dönüşür. bakara sûresinin son iki âyeti bu makamda resûlullah'a verilir.

"peygamber, rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, müminler de (iman ettiler). her biri allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. allah'ın peygamberlerinden hiçbirisi arasında ayırım yapmayız. 'işittik, itaat ettik. ey rabbimiz! affına sığındık. dönüş sanadır.' dediler.

allah her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar. herkesin kazandığı (hayır) kendine, yapacağı (şer) de kendinedir.

rabbimiz!

'unutursak veya hataya düşersek, bizi sorumlu tutma.

ey rabbimiz!

bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme.

ey rabbimiz!

bize gücümüzün yetmediği işler de yükleme.

bizi affet.

bizi bağışla.

bize acı.

sen bizim mevlâ'mızsın. kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et."(9)

resûlullah bu büyük ilâhî rahmete mazhar olur. beş vakit namaz da bu makamda farz kılınır. bu ilâhî makamda yaşananların şeklini ve boyutunu anlamanın imkânı yoktur. bunu kelimelerle ifade etmek de mümkün değildir. bütün denizlere oranla bir damla su misâli bu hadiseyi anlatmaya çalıştık. her şeyin en doğrusunu allah celle celâluhu bilir.

*******************

vakit dolmuş ve geri dönülecektir. yolculuğun geri kalanını tekrar resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'den dinleyelim:

?sonra bana, her günde elli vakit olmak üzere namaz farz kılındı. huzurdan geri döndüm. dönüşte musa ile karşılaştım. musa:

?ne ile emrolundun? dedi.

?gece ve gündüzde elli vakit namazla, dedim.

?ümmetin her gün elli vakit namaza güç yetiremez. vallahi ben, senden önce insanları tecrübe ettim. benî israil'e muamelelerin en şiddetlisini uyguladım, buna muvaffak olamadım. sen çabuk rabbine dön, bu konuda ümmetin için hafifletme talep et, dedi. ben de hemen döndüm, ümmetim için hafifletme istedim, rabbim benden on vakit namaz indirdi. musa'ya tekrar uğradım.

musa:

?ne ile emredildin? dedi.

?benden on vakit namazı kaldırdı, dedim.

musa:

?rabbine dön. ümmetin için bunu biraz daha azaltmasını iste, dedi. ben döndüm. rabbim benden on vakit daha kaldırdı. dönüşte yine musa ile karşılaştım. aynı şeyi söyledi. ben, beş vakitle emrolununcaya kadar bu şekilde musa ile rabbim arasında gidip gelmeye devam ettim. bu sonuncu defa da musa ile karşılaştım.

musa:

?ne ile emredildin? dedi.

?her gün beş vakit namazla, dedim.

musa:

?senin ümmetin her gün beş vakit namaza da güç getiremez. rabbine dön, biraz daha hafifletmesini talep et, dedi.

?rabbimden çok istedim. artık utanıyorum, daha fazla hafifletmesini isteyemem. ben beş vakte razıyım. allah'ın emrine teslim oluyorum, dedim.

bu noktada açıklanması gereken husus şudur: anlatımda geçen "musa ile rabbim arasında gidip geldim" sözünü mâna olarak bir mekandan diğer mekan arası gidip gelmeye ya da temsilde hata olmaz, cumhurbaşkanı ile başbakan arasında gidip gelmeye benzetirsek hataya düşeriz. allahu a'lem burada, musa aleyhisselâm'ın uyarısı ile rabbine dönmesi, yukarıda geçen, "beyt?i ma'mur'a girdim ve içinde namaz kıldım." sözünde anlatılan şeydir. beyt?i ma'mur'a gidip orada rabbinden niyazda bulunmasıdır. peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, musa'yı geçer geçmez bir münâdi (allah adına) nidâ etti:

"farzını kesinleştirdim, kullarımdan da hafiflettim!"

**********

bir başka rivayette şu ifade de vardır.

"resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, beş vakit namazla gönderilince, musa kendisine:

?rabbine dön. daha fazla azaltmasını talep et. çünkü benî israil'e iki vakit namaz farz etmişti, onlar bunu kılmadılar, dedi. bunun üzerine aziz ve celil olan rabbime tekrar dönüp daha fazla hafifletmesini istedim. allah teâlâ bana şöyle buyurdu:

"gökleri ve yeri yarattığım zaman ben sana ve ümmetine elli vakit namaz yazdım. öyleyse elli olan beştir. sen ve ümmetin bunları kılın." böylece anladım ki, bu beş vakit namaz rabbim teâlâ'dan kesin bir emirdir. hemen musa'ya döndüm. o yine "dön." dedi. fakat ben, artık geri dönmedim."(10)

resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in miraç'da geçmiş peygamberlerle konuştuğu konulardan biri de kıyametin mahiyeti ve onun ne zaman kopacağı idi.

rivayet olunmuştur ki:

"miraç gecesinde resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, ibrahim, musa ve isa ile karşılaştığında onlardan kıyamet hakkında bilgi istedi. kıyameti aralarında müzakere ettiler. önce ibrahim aleyhisselâm başladı ve ona kıyamet hakkında sorular sordular. onun kıyamet hakkında herhangi bir bilgisi yoktu. sonra musa aleyhisselâm'a sordular. kıyamet hakkında onun da bir bilgisi yoktu. söz isa aleyhisselâm'a geldi. o:

?kıyametin kopmasına yakın şeyler (alâmetler) hakkında bana bilgi verildi. ama kıyametin kopma vaktini allah'tan başka hiç kimse bilemez, dedi. sonra kıyametin alâmetlerinden biri olarak, deccal'in çıkmasını anlattı. şunları söyledi:

?sonra ben inip onu öldüreceğim ve bundan sonra halk yurtlarına geri dönecek. bu defa onların karşısına ye'cüc ve me'cüc çıkacak ve her tepeden hızla hücum edecekler. onlar giderken rastladıkları her suyu içip tüketecekler ve uğrayacakları her şeyi bozup alt üst edecekler. bunun üzerine halk feryat ederek, allah'tan yardım dileyecek. ben de ye'cüc ve me'cüc'ü öldürmesi için allah'a dua edeceğim. allah da bir su gönderecek ve o su, onları sürükleyip denize atacaktır. daha sonra dağlar ufaltılıp dağıtılacak ve yer, derinin yarılıp genişletilmesi gibi yayılıp genişletilecek. işte bu hâdise meydana geldiğinde, insanlara yakınlığı itibariyle kıyametin, ev halkının doğumu ile aniden ne zaman karşılaşacaklarını bilmedikleri hamile kadının doğurma süresi gibi olacağı bana bildirildi."

râvi şöyle demiştir:

"bunun tasdiki, allah'ın kitabı'nda da vardır:

"nihayet, ye'cüc ile me'cüc (sedleri) açıldığı ve onlar her tepeden akın ettikleri zaman."(11)

dipnotlar:
1?hicr sûresi, 17

2?müddesir sûresi, 31

3?buhârî, salat 1, enbiya 5, 22, 41, menakıbü'l?ensar, 42; müslim, iman 263, 264

4?meryem sûresi, 57

5?al?i imran sûresi, 68

6?buhari, salât 1, hac 76, enbiya 5; müslim, iman 259, 263, tevhid 37; ahmed b. hanbel, v, 143

7?altıparmak" muhammed b. muhammed, s. 450

8?elmalılı m. hamdi yazır, "hak dini kur'an dili", sadeleştiren: ismail karaçam ve diğerleri, azim dağıtım, istanbul, c.7, s.304

9? bakara sûresi, 285?286
alıntı...
kuyruklu yalan miraç - turan dursun sitesi forumları yeni mesaj yazma yetkiniz aktif değil dir. mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir. eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir. kendi mesajınız... turandursun