mustafa akyol

1 /
balta balta
gazeteci taha akyol'un oğlu, araştırmacı yazar.

siyasi ve ideolojik görüşlerini bir yana bırakırsak, ben hayatımda bu kadar efendi, konuşmasını bilen ve saygılı bir adam görmedim.
dr conners dr conners
bu zat ile ilgili ileride daha etraflı yazacağım. ama bugün okuduğum bir yazısına değinip başlangıç yapmak istedim.

bir zamanlar akıllı tasarımı savunup, adnan hoca'cıların çarşaf çarşaf rezil olmasının ardından* fikrini değiştiren ancak öğrendiğimize göre şimdi, doğa kanunlarının bir tasarım olduğunu iddia eden, yakışıklı, düzgün ve etkileyici konuşan, özetle tipik bir adnan hoca müritidir.

bir yazısında şöyle buyurmuş;

‘doğal’ olan ile ‘ilahi’ olan arasında bir çelişki yoktur. ikisi zaten aynı şeydir!

eğer meseleye böyle bakarsak, tabiat olaylarının bilimsel analizleri ile ahlaki/felsefi yorumlarını birlikte anlamamız mümkün. böyle yaparsak, ‘deprem dede’den ve diğer bilim adamlarından yer sarsıntılarının sebeplerini ve bu konuda alınması gereken tedbirleri öğrenir, dindar düşünürlerden de bu gibi felaketlerden çıkarılabilecek ahlaki dersleri dinleyebiliriz.

`http://www.stargazete.com/gazete/yazar/mustafa-akyol/depremler-allah-tan-mi-tabiattan-mi-haber-187989.htm`

bak değerli beybifeys kardeşim. doğa olaylarından ahlâkî dersler çıkarılmaz, teknik dersler çıkarılır. her deprem olduğunda evler yıkılıyorsa, burada senin çıkardığın ders "büyük günahlar işledik o yüzden 30000 kişi çoluk çocuk genç yaşlı günahlı günahsız enkaz altında acılar içinde, can çekişerek öldü", değil, "biz binalarımızı daha güçlü inşa edemedik, daha iyi denetlemeler yapamadık, bu yüzden bu insanların ölümünden biz sorumluyuz" olmalıdır. daha ders çıkarmaktan acizsin be mustafa'm ne yapacağız biz seninle? adım gibi biliyorum bunun üstüne şunu diyecektir; "evet doğru, zaten kaliteli bina yapmak bir ahlâkî meseledir". öf bıktım sizin bu omurgasız çıkarımlarınızdan. bunlarla uğraşılmaz zaten, ne ele gelir ne avuca, zırt pırt oradan buradan sıvışmaya çalışırlar.

sözün aslına gelince; ahlak ile doğa olayları arasında uzaktan yakından hiçbir ilişki yoktur. yağmur yağacağını bile bile şemsiyeni yanına almazsan ıslanırsın. bu örnekte ahlâkın yeri ne ise, diğer tüm doğa olaylarındaki yeri de odur. sen ahlâk ve doğa olaylarını böyle birbirine bağlamaya çalışırsan, dünyanın en kalabalık müslüman ülkesi endonezya'da 2004'teki tsunamide ölen 167000 kişiyi de açıklayamazsın, nüfusun tamamına yakına şintoist ve budist olan, bir kısmı da hıristiyan olan, her allah'ın günü deprem olmasına rağmen, korkudan kalp krizi geçiren yaşlı teyzeler dışında burnu bile kanamayan japonya'yı da açıklayamazsın.

örneklerin seviyesini biraz daha düşürsem, "cebimde 5 lira var" hikayelerine gidecek mevzu. biz o seviyede de anlatırız mesele değil ama ilkokul seviyesindeki tiplere yazar diye maaş veriyorlar, ben ona yanıyorum.
dr conners dr conners
(bkz: hoppala paşam malkara keşan)

daha iki üstteki yazının mürekkebi kurumadan, güzel insan, yakışıklı übermensch, sözlerimizi kanıtlar nitelikte ikinci yazısını patlatmıştır.

"öf bıktım sizin bu omurgasız çıkarımlarınızdan. bunlarla uğraşılmaz zaten, ne ele gelir ne avuca, zırt pırt oradan buradan sıvışmaya çalışırlar." demiştik, şimdi yazısına bakalım;

hatırlayalım, "depremler, allah'tan mı, tabiattan mı?" başlıklı yazısında şöyle buyurmuştu:" ‘deprem dede’den ve diğer bilim adamlarından yer sarsıntılarının sebeplerini ve bu konuda alınması gereken tedbirleri öğrenir, dindar düşünürlerden de bu gibi felaketlerden çıkarılabilecek ahlaki dersleri dinleyebiliriz. "

biz de demiştik ki, doğa olaylarının ahlak ile hiçbir alakası yoktur.

türker alkan konu ile ilgili bir cevap yazınca hemen zargana gibi kıvrılıp sıvışmasını bilmiştir;

"depremler, allah'tan mı, tabiattan mı?" başlıklı yazısında şöyle diyor: "burada kritik olan soru, islam ilahiyatı açısından doğa olaylarının nasıl yorumlanması gerektiğidir. sayın alkan’ı asıl tedirgin eden nokta da bu sanırım. ‘allah’ın niyetini bildiklerini iddia eden birtakım insanlar’ın ortaya çıkıp, ‘eyy ahali, kadınlar çıplak olduğu için ve bir de askeri tesis bulunduğundan gölcük’te deprem oldu!’ diyeceğinden endişe ettiğini yazmış.

iyi ama benim savunduğum görüş, tam da buna elvermeyen bir görüş. depremlerin tabiat kanunları çerçevesinde geliştiğini söylemek, bunların ‘ahlaksızlığa ceza’ olarak gelişmediğini de söylemektir çünkü. "

(...)

"ancak bu durum, depremlere ve diğer doğa olaylarına islami bir yorum getirilemeyeceği anlamına gelmez. aksine, dini bir gözle doğal felaketlerden çıkarılacak pek çok ders vardır. bu olaylar bize dünya hayatının geçiciliğini öğretir. dahası, insanoğluna aczini hatırlatırlar."


hey benim aslanıma be, bir yazısında "ahlak" diye yazıyı bağlayıp, bir sonraki yazısında, "ya ben ahlak demedim, hayat geçici, bulutlar filan ne acayip demek istedim" diyerek bizi de aptal yerine koymaya çalışmıştır.

sözlerimizi, bunların ağa babası, kendine oy vermeyenleri patates dinin'e mensup olduğunu ilân eden necmettin erbakan'ın veciz sözüyle noktalayalım;

hadi ordan
kurremkamerruk kurremkamerruk
yazıları itibarı ile tam bir tanzimatçıdır. bugün yazdığı yazıda kemalizmin artık silah bırakması gerektiğini belirtmiş, kemalist parti ve kemalist olmayan parti, resmi ideoloji olarak silahlı kemalizm konularını işlemiştir. yazısı tam anlamı ile vatana ihanet kaynamaktadır. hatta mevzubahis olan vatan ise gerisi teferruattır lafı ile bile resmen dalga geçmiştir. türkiye cumhuriyeti kurulduğunda osmanlıcılar nasıl düşünüyor ise birebir aynı şekilde düşündüğü aşikardır, unutmaması gereken bir nokta bu millet içinden atatürk ü bir kez çıkarmıştır, ama ilk kez çıkarmamıştır, son kez de çıkarmamıştır.
mrsderdowski mrsderdowski
atatürk düşmanıdır. öyle böyle değil; konuşmalarında atatürkten bahsederken lafı mutlaka hakarete dayandırır. bir de tarihi, kendi fikirleri doğrultuşunda çarpıtma konusunda üstaddır. şeriatçı militanlarda görülen tipik hareketler omurgasını oluşturuyor aslında. söyle ki, herhangi bir konuda aksı yönde pek çok kanıt olmasına rağmen kendi söylediklerinin mutlak doğru olduğunu savunur, eleştiri kapıları zaten kapalıdır; kendini sorgulamak daha doğrusu sorgulamak denen şey gerçek anlamda sözlüğünde yok anladığım kadarıyla. tabii ki cevap olarak "ben çok okudum, araştırdım" der. ama ilk aşamada imamdan, şeyhten dinlediği; biraz büyüyünce abilerinin, amcalarının, kısaca okumak istediklerinin kitaplarıdır.
çok şükür ki, günümüz dünyasında imamların şeyhlerin herhangi bir konuda buyrukları modern topluluklar içerisinde herhangi bir kredibiliteye sahip değil. bu sebepten dolayı da saygınlığın kırıntısı için dahi bilimi alet ederler "araştırmalarına".

ayrıca ümit zileli gibi birinden de bu adamla ilgili; richard dawkins'in adı anılmayan malum kişi ile ilgili tavrına benzer (bu adam ile ilgili herhangi bir konuda harcanan her saniye israftır demiştir `dawkins) bir tavır beklemekteyim şahsen.

edit: imla
paleface paleface
rasim ozan kütahyalı'dan çok daha fazla itici olan insan evladı.

bu adam sayesinde rasim ozan kütahyalı'yı zaman zaman sevmeye başladım. rasim ozan kütahyalı bile bazı yerlerde "o konuda haklısınız, bravo" falan gibi şeyler söylüyor farklı görüşe sahip olduğu kişilere. hemen hemen her zaman savunduğu akp için yeri geldiğinde "yanlış yapıyorlar" falan diyebiliyor. yeri geliyor ümit zileli'yi cidden yerin dibine sokuyor, saçmalamalarıyla güldürebiliyor bazen falan.

ama ya bu mustafa akyol? bulunduğu konumu babasının sayesinde elde ettiği gayet aşikar. tamam hakikaten bol kitap okumuş biri falan ama asıl sinir bozucu olan da bu. hani hep deriz ya, "bu kadar cehalet ancak tahsille mümkün olur" diye? bu arkadaş işte bu vecizi tam anlamıyla karşılayan bir tip.

atatürk devrimleri ile katıksız problemi var. hem öyle böyle değil, baya baya var.

demokrasi kavramını sadece halkın seçimden seçime sandığa gidip kendi düşüncesindeki insanlara "biat" etme kültürü ieçrisinde oy verip, gerisine karışmaması olarak görmekte. adnan menderes'in idam edilmesi bana göre "olmaması gereken" bir olaydır ama adnan menderes "suçsuz muydu?" derseniz, altına imza attığı eylemler bu ülkede demokrasiyi ileri değil zilyon kere ger götürmüştür ki, adnan menderes gibi birini "demokrasi yıldızı" diye lanse etmek demokrasinin ne olduğunu bilmemekten ileri gelir.

adnan menderes'in demokrasi savaşçısı olduğunu iddia eden birinin demokrasi sınırı şudur; "demokrasi, yurttaşların seçimden seçime gidip "bana" oy vermesi ile sınırlı olup, bunu yapmak bir görevdir" yani, bu arkadaşlara göre demokrasi bir yaşam kültürü değil, biat kültürüdür.

neyse, mustafa akyol tahkikat komisyonunu kuran, bir şehri sırf kendi partisini 1. parti yapmadılar diye "ilçe yapma" gafleti içerisine düşebilecek kadar demokrasi bilincinden yoksun, "odunu aday göstersem seçtiririm" düsturunun mucidi olan adamı "demokrasi şehididir" diye addedebiliyor.

birisinin adnan menderes'e "demokrasi şehidi" derse beni ırgamalaz, rahatsız etmez ama mürekkep yalamış, kitaplar okumuş üstüne bir de kimilerince "araştırmacı-yazar" sıfatı takılmış biri çıkıp bunu diyorsa, ben buna ağzımla bile gülmem.

kendisi için düşmanlar bellidir. atatrük devrimleri, chp, akp karşıtları.

hani hiçbir bilgi birikimi olmadan moda mod chp'li teyzeler vardır her halta muhaliflerdir ya hani? okumazlar, etmezler, seni de konuşturmaz falan bu adam da işte onların simetrisidir. farkı, karşısındakini dinliyor, okuyan biri falan ama öyle örnekler veriyor ki, mantıksızlığın dibini gördüğü noktada en sonunda "ben böyle düşünüyorum" diyerek çıkıyor işin içinden.

kusturica konusu mesela buna bir örnektir. ümit zileli, kusturica mevzusunu anlatıyor, kusturica'yı eleştiriyor ancak semih kaplanoğlu'nun ve ertuğrul günay'ın tepkisinin kusturica'ya olmadığını, özellikle bakanın tepkisinin sadece belediye başkanı ve chp'ye karşılık bunu yaptığını belirterek, bursa örneğini faan veriyor. rasim ozan kütahyalı bile "bursa'da yapılan da yanlıştır, antalya'da yapılan da yanlıştır" derken mustafa akyol ne diyor peki?

efendim neymiş bursa'dayken emir kusturica bu adamın faşist biri olduğunu bilmiyormuşuz, antalya'ya çağrılması belediye başkanının büyük hatasıymış, affedilemezmiş falan.

adamın ettiğini iddia edilen laflar sanki 20 gün önce söylenmiş gibi. adam bursa'yı cımbızla ortadan çekip, chp'ye, mustafa akaydın'a vurma gayretinde. iki yüzlülüğü bu kadar aleni yapabilen birini görmek ciddi anlamda midemi bulandırmıştır.

ümit özdağ'ın "mustafa, bursa boşnak göçmeni vatandaşlarımızın oldukça fazla olduğu bir kenttir, kusturica'nın o sözlerinin bilinmemesine imkan yok, ha antalya'ya gelmesini ben de doğru bulmuyorum, iyiki de gitmiştir" demiştir ama bu arkadaş ona rağmen ısrarla bursa'ya geldiğinde bilinmediği iddiasında.

ümit zileli de kusturica'yı eleştirirken, basının ve diğer insanların yaptığı iki yüzlülüğe de dikkat çekmiştir.

mustafa akyol ise ortaya sunulan onca şeye rağman aynı teraneyle "helal olsun bakana, helal olsun semih kaplanoğlu'ya" minvalli laflar etti. hayır, semih kaplanoğlu kusturica'ya tepki gösterisini harbinden yapıyor olsa içim yanmaz. adamın yaptığı resmen şovdu.

bir de "kusturica şunu demiş, kusturica bunu demiş" deyince, kusturica'nın basın toplantısını yerinde izleyen biri olarak ümit zileli araya girdi "hayır öyle bir şey demedi" dedi, "ben bir basın organında okudum" deyince, "yalan yazmışlar" dedi ama hala "bunu demiş, bunu etmiş ben okudum bunu" falan diye ısrarla devam ediyordu ahkam kesmelerine.

kusturica'nın mevzusunu 3-5 gün önce duymuş, hiçbir şeye haiz değil, hiçbir şey hakkında bilgi sahibi değil, bursa'ya gelmiş, gitmiş bir şey olmamış, antalya'ya gelmiş olay çıkmış, semih kaplanoğlu bal'ın altın portakal'da yarışma şartlarını yitirmesindenn sonra şov yapmış, ertuğrul günay bursa'ya katılmış, antalya'da şov yapmış bunlar hiç önemli değil.

üstelik, kusturica'nın demediği lafları bir tane gazetede "dedi" diye okumuş, "demiş" ile "komuş" ile değerlendirme yapıyor.

demiş ve komuş ile iş yapanlara dedikoducu diyoruz biz, kendisinin literatüründe "araştırmacı-yazar" deniliyor olabilir bilemiyorum.

velhasıl, babası taha akyol sayesinde hak etmeden bir yerlere gelmiş, sahip olduğu cehaleti aldığı tahsile borçlu olan bir adem.

düzgün konuşmak, dinleme kültürüne sahip olmak falan saygıyı hak etmesi için yeterli olmuyor.
efulim efulim
hürriyet'in islamofobik yazarı özdemir ince, geçenlerde 'neden müslümanlar çağa uyumsuz?' diye bir yazı yazdı. ve müslümanlara hitaben şöyle sordu:

'aranızdan neden büyük fizikçiler, matematikçiler, kimyacılar, bilim adamları, büyük müzisyenler, ressamlar, heykeltıraşlar, yazarlar, filozoflar çıkmıyor? o kendi tekke ve tarikat hesabınıza göre değil, dünya ölçüsüne göre .'
bu gerçekten de önemli bir soru. nitekim 19. yüzyıldan bu yana da pek çok müslüman aydının zihnini meşgul etti.

ve yine 19. yüzyıldan bu yana, özdemir ince gibi 'sorun islam'da; bırakın kurtulun!' diyenler çıktığı gibi, meseleye daha derinlemesine bakanlar da oldu.

bu isimlerin fark ettiği bir nokta, müslüman dünyanın söz konusu tutukluğunun yeni bir şey oluşuydu. çünkü aslında islam medeniyeti, ilk bin yılında dünyanın en başarılı, dinamik ve yaratıcı uygarlığı olmuştu. büyük bilim adamları, sanatçılar ve düşünürler, ortaçağ’da zaten hemen hep müslümanlar arasından çıkmıştı.

amerikalı yahudi tarihçi martin kramer, bu gerçeği teslim eder ve 'eğer 1000 yılında nobel ödülleri veriliyor olsaydı, hepsini müslümanlar alırdı' der.
islam'ın böylesine görkemli bir altın çağı olduğuna göre, demek ki bu din 'terakkiye mani' değildir. ve demek ki sorun islam'da değil, başka bir şeydedir.

bu 'başka bir şey'i araştıran bryan turner veya fernand braudel gibi batılı tarihçi ve sosyologlar, bizde de sabri ülgener veya erol güngör gibi düşünürler, meselenin özünde 'ekonomi'nin yattığını keşfettiler. gördüler ki, islam'ın ilk yüzyıllarındaki görkeminin altında, kur'an'ın getirdiği küresel vizyon kadar, dünya ticaret yollarının merkezinde yer alan ortadoğu'nun dinamizmi yatıyordu.

ticaret, sadece zenginlik değil aynı zamanda 'sosyal hareketlilik' ve 'kozmopolitizm' de yaratıyor, müslümanların farklı kültürleri tanıyıp onlardan yeni fikirler ve teknikler edinmelerini de sağlıyordu.

laikperest kültürden ne çıkıyor?

13. yüzyıldaki korkunç moğol istilası bu dinamizme ağır bir darbe indirdi. asıl darbe ise üç asır sonra geldi: batı'nın 'coğrafi keşifleri' nedeniyle dünya ticaret yolları okyanuslara kaydı. sonuçta kuzey avrupa zenginleşip gelişirken, bütün ortadoğu ve hatta akdeniz düşüşe geçti.

son 4-5 yüzyıldır müslüman dünyaya egemen olan 'zihinsel durgunluğun' sebebi budur. zaten sadece bu dünya değil, uzak asya'dan hıristiyan latin amerika'ya kadar her medeniyet 'geri' kalmıştır, batı'nın 'bireysellik' üzerinde yükselen dinamizmi karşısında.

osmanlı aydınları arasında bu gerçeği kavrayanlar vardı. bunlardan biri olan sabahattin bey, 'ilerlememize mani olan şey dinimiz değil, cemiyetimizin yapısıdır' diyor, çözüm olarak da anglo-sakson modeli 'teşebbüs-ü şahsi'yi savunuyordu.

fakat ne yazık ki sorunu 'dinimiz'de gören aklı evveller, meşhur tabirle, 'devleti ele geçirdiler.' 80 yıldır da devlet üzerinden dinle savaşıp duruyorlar.

bunu yaparken yarattıkları 'laikperest kültür'den hiçbir 'terakki' çıkmadığını ise fark etmiyorlar.

çünkü, öyle ya, özdemir ince'nin müslümanlara yönelttiği sorunun bir versiyonu onun gibilere de sorulabilir:

'aranızdan neden büyük fizikçiler, matematikçiler, kimyacılar, bilim adamları, büyük müzisyenler, ressamlar, heykeltıraşlar, yazarlar, filozoflar çıkmıyor? o add ve yarsav hesabınıza göre değil, dünya ölçüsüne göre .'

demek ki neymiş; 'islam-sonrası dönem'e geçmekle kimsenin başı göğe ermiyormuş.

(mustafa akyol 21-07-2010)
closer closer
ted bünyesinde konuşma yapmaya davet edilen bir kaç türk'ten birisi olmayı başararak ben dahil çoğu kisiyi şaşırtmıştır. düzgün bir ifade gücü olduğunu kanıtladığı ancak yuvarlak ifadelerle dolu konuşmasını dinlemek isterseniz:

(bkz:
)
1 /