my sister s keeper

1 /
magnetic resonance magnetic resonance
jodi picoult tarafından yazılmış, april yayın evi sayesinde de türkiye'deki kitap raflarında yerini alabilmiş -hatta gönlümü almıştır ki; o ayrı- günümüzde birçok insanın başına gelebilecek müthiş bir konuya sahip romandır. türkçe'ye " kız kardeşim için " olarak çevrilmiş.

kısaca konusuna çok irdelemeden değinmek gerekirse -okumayanlar için büyüsü bozulsun istemiyorum- ; lösemi hastalığı, gen bilimi, süper tasarım çocuklar gibi kavramları etik, biyoetik tanımlarını sorgulayarak/sorgulatarak anlatan bir roman.
şiddetle tavsiye edilesidir...
heroine heroine
the notebook un yönetmeninden , fragmanıyla bile beni ağlatan bir film. benim gibi kanser ve kız kardeşi konusunda hassas olan insanların çok etkileneceğini düşündüğüm ve izlemeye cesaret edebileceğimden emin olamadığım film.
yesilcuppelipenguen yesilcuppelipenguen
aşağıda yazılanlar kitaptan uyarlanan film hakkındadır:


çok çarpıcı bir konunun üzerine yatmışlar, çok fazla bir şey eklememişler. filmin belki de en can alıcı noktası final sahnesi zira bu bölümde kitaba sadık kalınmamış * *.

öte yandan cameron diaz, sadece güzel bir sarışın olmadığını, oyunculuk da yapabildiğini gösterme yolunda bir adım daha atmış. yine de hem anna rolündeki abigail breslin hem de kate rolündeki sofia vassilieva çoğu zaman cameron diaz'dan rol çalmışlar.

uzun lafın kısası öyküsü için izlenebilecek bir film. oldukça çarpıcı ve insanı ister istemez kendi kendini sorgulamaya itiyor.
huzunludonenceler huzunludonenceler
jodi picoult'un amerika'da son derece önemli ahlaki tartışmalara yol açan eseri. bu kitaptan sonra birçok kez kendisiyle röportaj yapılmış ve basın da bu konu üzerinde oldukça fazla durmuştur. okurken insanı ağlatan kitaplardan biridir. bir ailenin yaşadığı trajik olaylara tanıklık ederken daha önce hiç düşünmediğiniz bazı şeyleri sorgulamaya başlıyorsunuz. kitabın kısa özetini de yazayım tam olsun.

kate 16 yaşında ve bu yaşına kadar kanserle savaşmış, sayısız ameliyat ve operasyon geçirmiş bir genç kızdır. anna ise kate'in donörü olması için laboratuvar ortamında genleriyle oynarak özel olarak dünyaya getirilen kız kardeşidir. o da tıpkı kate gibi sayısız operasyon geçirmiştir doğal olarak kız kardeşinin donörü olduğu için.. ancak anna 13 yaşına gelmiştir ve her ergenlik çağındaki çocuk gibi o da dünyayı ve dünyaya gelme nedenini sorgulamaya başlamıştır. dünyaya gelme nedeninin ablasının donörü olduğunu anladığında ise ailesine dava açarak bu duruma bir son vermeye ve tıbbi velayetini almaya karar verir. ve böylece olaylar gelişir..

yarın filmi de vizyona giriyor. umarım filmi de kitabı kadar güzel olur. son zamanlarda hiçbir filmi bu kadar merakla beklememiştim efendim ayrıca.

edit: bütün salonu ağlatmayı başardı kendisi yanlız kitapla aralarında bazı farklılıklar örneğin kitapta anna 11 değil 13 yaşında, kate de 16 yaşında. ayrıca ağabey jess aileyle aynı evde yaşamıyor ve uyuşturu kullanıyor. avukatın ilk aşkı olan yargıcın davaya atadığı vasi filmde hiç yok. onların aşk hikayeleri, vasinin ikiziyle ve avukatla olan diyalogları, ilişkileri kitaba bir hoşluk katıyordu en önemlisi bu kadar vurucu olmasını engelliyordu. film sadece ağlatmaya yönelik olmuş. en önemli değişiklikse doğal olarak kitabın sonunda anna'nın değil kate'in ölmesi olmuş. oysa kitapta davayı kazanan anna, bunu kutlamak için avukatla öğle yemeğine giderken ölüyordu ve böbreği ablası kate'e veriliyordu böylece kate yaşıyordu.. bayağı bir değişiklik olmuş kitap ve film arasında bu da fazla overdose olmasına neden olmuş ama olsun beğendik. cameron diaz ve filmin iki küçük kız kardeşini oynayan abigail breslin ve sofia vassilieva'nın performansları başta olmak üzere oyuncular adeta filmi yaşamışlar. gerçi bu filmde oynayıp ağlamayacak insan da zor bulunur ya neyse. son zamanlarda izlediğim en güzel ve acıklı filmlerden biriydi son olarak da..
phoebe caulfield phoebe caulfield
tüm salonun aynı anda ağladığı, gözlerin kırmızı, sümüklü burunların çekildiği bir film. bir tek ben mi salya sümük ağladım diye bakındım ki, herkes ağlamış herkes etkilenmiş bu filmden. zor rastlanır normalde böyle bu duruma gerçe bunda the notebook'un yönetmeni olan nick cassavetes etkiside oldukça fazla.
doğum günümde bu filme giderek kendime yapacağım en büyük acımasızlığı yaptığımı düşünüyorum. ama değdi mi evet değdi.
zıvanageçidi zıvanageçidi
ağlamaktan helak olduğum artık sessiz ağlamayı bırakıp böğüre böğüre ağladığım filmdir.cameron diaz ı oldum olası sevmem ama o nasıl güzel bir oyunculuktur.heleki anna rolündeki kızın oyunculuğuna bayıldım o halde bile o içten gülümsemesi beni benden aldı.
peyton peyton
cameron diaz'ı ve genç oyuncuları ayakta alkışlanası film...sinemadan çıktığım andan itibaren eşe dosta "mutlaka ama mutlaka git ! " diye mesajlar attım.çoğundan da "ağlamak istemiyorum ki beeen" diye cevaplar aldım.ama işiniz gücünüz yoktu elin ıssız adamına ağladınız aylarca buysa herkesin başına gelebilecek bir olay.çıkarılabilecek dersler var işte boşuna ağlamadık ki biz o kadar.en azından hayatının değerini sorguluyorsun bu da yeter...öte yandan cameron diaz'ın bi hayli yaşlandığı ama güzel gülümsemesinden hiçbir şey kaybetmediği de açıkca görülüyor filmde.
georgiana georgiana
tüm ailenin deniz kenarında vakit geçirdiği karelerde çalan şarkıya aşık olmama sebep olan, bol bol gözyaşı döktüren bir şaheser. kitabı bitirmek için 5.20ye kadar uyanık kaldığımı ve salya sümük ağlamama da sebep olduğunu şimdi hatırlıyorum..
one thousand and one nights one thousand and one nights
- spoiler içeriyor olabilir -


kitabının tamamen aksine filmi duygu dışında bir şey verememiştir. kitabı ilginç hale getiren anna idi. ölüyor olması da bu ilginçliği pekiştirmişti gayet tabii. oysaki filmde sonu tamamen tahmin edilebilir bir kurgu karşımıza çıkıyor. zaten başından beri bir ayağı çukurda olan kate, 'beklenildiği' üzere ölüyor.
zannımca nick cassavetes izleyicinin film üzerine düşünmesinden ziyade duygulanmasını daha doğru bulmuş. yine de son konusunda kitaba sadık kalınmalıydı. ayrıca filmde bütünlüğü korumak adına jesse'den, çıkarttığı yangınlardan, campbell alexander ve julia romano'nun yaşadıklarından hiç bahsedilmemiş. buna rağmen anılar ve ayrıntılar o kadar uzun soluklu tutulmuş ki izleyenler çoğu zaman filmden kopuyor.

fakat yine de izlenesi filmdir. hayatı sorgulamak, kıymetini bilmek, şükretmek adına.
dextare dextare
konusu sizi derinden yaralayan bir film.sahilde ailecek geçen sahne ve hastanede odasındaki pizza yedikleri sahne gibi bir çok bölüm duygudan duyguya sürüklüyor.
1 /