necati doğru

1 /
albina albina
vatan gazetesi yazarıdır.keskin kalemi ile bilinir. döneminin bakanlarıyla hep didişir.
sabah gazetesinde yazarlık yaptığı dönemde ergun babahan'la takışıklığı sonucu ayrılmıştır. sabahtan ayrıldıktan sonra cumhuriyet'te 7 ay yazmıştır ergun babahan tekrar sabah'a çağırmıştır fakat kabul etmemiştir ve vatan'a geçmiştir.
hangi gazetede olursa olsun takip edilesi yazardır
çaylakadam çaylakadam
yazar.

bugünkü yazısı beni bilgisayarı açıp bir şeyler yazmaya sevk etti. normalde okumam, aklıma gelmez necati doğru okumak. başlığı dikkat çekti: ahmet altan, önce babanın darbe şakşakçılığını yazmalısın!

çetin altan darbe şakşakçısı mıydı? (bu kelime de çok itici yaa, şakşak ne!) evet öyleydi. 27 mayısı, 12 martı hep desteklemişti. peki üstünden kaç yıl geçti? 2010-1971 = 40.

tamam sus, yuvarladım ben onu. 40 iyidir. bir fincan kahvenin 40 yıl hatrı vardır, hatta belki çayın da olabilir. şimdi adam 40 sene önce darbeyi desteklemiş. e senin bayıldığın uğur mumcu da destekliyordu. bunlar asker vasıtasıyla sosyalizm getireceklerdi memlekete. sonra asker geldi, bunların sosyalizmi gitti.

necati doğru diyor ki çetin altan'ın 50 sene önceki bir makalesi için: bu makale tarihidir, senin genlerinin tarihi. genlerini taşıdığın baban... diye devam ediyor. yani babası darbeci olduğu için ahmet altan mı suçlu? sorsak ben öyle bişi kast etmedim der elbette. ama oradaki niyet çok belli. bu niyet hakka hukuka sığan bir niyet değil. hukukta suç şahsidir. mesela benim babam tazmanya canavarı olsa, 100 kişinin kafasını kesse bu beni hiç bağlamaz. suç onun suçudur. çetin altan'ın darbe destekçisi olması da ahmet altanı bağlamaz. ahmet altan günümüzdeki darbe girişimlerini eleştirirken, 40 sene önceye dönüp benim babam da darbeciydi o zaman, özür dilerim yani demek durumunda değildir; bunu ondan istemek de ayıptır günahtır cinayettir.

kaldı ki, çetin altan'ın bir otuz yıldır bu taraklarda bezi olmadığı gibi, kendisi fena halde darbe karşıtıdır. babasının 40 sene önceki kötü niyeti yüzünden de adama kalkıp, 'sen önce babanı yaz bakalım' dersen, komik duruma düşersin, inandırıcılığın kalmaz.

ha ne oldu; biz hakkında sadece 6 giri olan bi adam için burda vakit harcadık, 7'nci giriyi yazdık. ama abi, adam gen demiş, onun genlerini taşıyorsun demiş. ayıp yahu. bana ne babamın yediği haltlardan allahaşkına.
coughlin yasası coughlin yasası
"tekel’in altın binasından sonra pırlanta arsası!

belge sana gelmiyorsa sen belgeye git. ben de kalktım, belgeyi bulmaya ankara’ya ve kartal cevizli’ye gittim.

belgeleri buldum.

gereğini yaptım; yüksek rantlar yaratabilecek potansiyele sahip bu şehir arsasının; uzansan marmara’nın “prens adaları”nı (büyükada, heybeliada, burgaz, kınalı...) tutacakmışsın gibi durduğunu, gittim çıplak gözle de gördüm.

üzgünüm!

yine aynı zamanlama.

yine aynı model.

yine “kamu yararı” edebiyatı!

yine aynı hibe!

yine aynı tahsis!

tekel’in unkapanı’ndaki altın değerinde 3 bin metrekare arazi üzerinde 2 bin 500 metrekarelik 5 katlı binasından sonra tekel’in kartal cevizli’deki sigara fabrikasının 29 bin dönümlük (292 bin metrekare) pırlanta arsası da iktidara yakın bir vakfa “üzerinde üniversite kursun” diye tahsis edildi.

tekel devletindi.

tekel yabancıya satıldı.

arsa elde kaldı.

arsa milletin malıdır.

tekel işçileri ankara’nın ayazında, kışında ve karında, benzin buharı sinmiş ağır havasında “fabrikalarımızı sattınız, bizim de işimizi aşımızı elimizden almayınız” diyerek ölüm oruçlarına yatmadan önce milletin malı olan arsa ihalesiz, habersiz, iktidara yakın bir vakfa aktarılınca insan doğal olarak merak ediyor.

nerede bu arsa?

bu arsa değil!

bu bir pırlanta!

istanbul’un anadolu yakasındaki pırlanta arsası; tekel’in kartal cevizli’deki sigara fabrikasının, ambalaj fabrikasının, puro fabrikasının, lojmanlarının, kreşlerinin, futbol, basketbol sahaları, yüzme havuzlarının, konukevinin, araştırma enstitüsü’nün içinde yer aldığı toplamı 46 bin dönüm (460 bin metrekare) arazinin 29 bin dönümlük (296 bin metrekare) bölümü, üzerinde sadece 4 bin 100 ağaç fakat hiçbir yapı olmayan boş yemyeşil şehir toprağıdır.

toplam alan:

460 bin metrekare.

pırlanta alan:

296 bin metrekare.

bu pırlantayı; özelleştirme yüksek kurulu, (başbakan tayyip erdoğan, maliye bakanı mehmet şimşek, devlet bakanı ai babacan, ulaştırma bakanı binali yıldırım, devlet bakanı cevdet yılmaz) 28 kasım 2008 tarihinde özelleştirme idaresi’nden alıp maliye bakanlığı’na “hibe etme” kararı verdi. pırlanta mülk bir kararla, bir gecede özelleştirme’nin sahipliğinden çıktı, maliye’nin mülkiyetine geçti. maliye bakanlığı da kendisine hibe edilen bu pırlantayı; 9 şubat 2009 tarihinde istanbul şehir üniversitesi adına “irtifak hakkı” tahsisi yoluyla yıllığı 1 milyon 600 bin tl bedelle 49 yıllığına kiralayıverdi.

kimindir bu üniversite?

aslında ortada üniversite yok.

kuracak olanın adı var.

şanı, şöhreti, yakınlığı var.

kuracak olan, bilim ve sanat vakfı’nın (bisav) internet sitesinde yer alan yazılardan anlıyoruz ki; vakfın şimdiki başkanı, iktidar yanlısı yeni şafak gazetesi yazarı prof. dr. mustafa özel’dir ve vakfın mustafa özel’den önceki başkanı ise başbakan tayyip erdoğan’a önce dış politika danışmanlığı yapan şimdi de dışişleri bakanı olan prof. dr. ahmet davutoğlu’dur.

önce hibeleme!

sonra tahsisleme!

sonra binaları yapmak için istanbul büyükşehir belediyesi’inden imar izni isteme...

ne dersiniz?

hep tutan tahmininiz nedir?

istanbul büyükşehir belediye meclisi oy çoğunluğu ile bu pırlanta araziye “080 emsalle toplam 240 bin metrekare bina yapmaya” imar izni vermiş midir? tekel’in cevizli’de elde kalan ve her yapısı üniversite binası olmaya çok uygun; sigara fabrikası, ambalaj fabrikası, puro fabrikası, lojmanlar, konukevleri, spor tesisleri, araştırma enstitüsü binaları hazır varken ve boşa çıkmış duruyorken iktidara yakın bilim ve sanat vakfı, niçin o binaları istemedi de güzelim ağaçlarla kaplı pırlanta araziye göz dikti ve onu aldı?

takibini yapacağım.

bunu yazmazsak ne yazacağız?"

27 şubat 2010 tarihli vatan gazetesindeki yazısıdır.
lijepa djevojkaa lijepa djevojkaa
"son cenneti de satıyorlar!
nasil satıyorlar , niçin satıyorlar, kim satıyor anlatacağım. önce cenneti yazayım. burası nüfusu 15 milyona ulaştığı söylenen istanbul’un son kalan en büyük “şehir merkezi arsası”’dır.

ulu çınarlar.

100 yaşında manolyalar.

erguvanlar, ıhlamurlar.

karayemiş, kiraz, erik ağaçları dört taraftan sarıp sınır olsun diye ekilmiş 70 yıllık fıstık çamları, sedir çamları, konik çamlar… ortancalar , bahar dalları, oya çiçekleri, mor salkımlar..

son cennettir !

şişli ilçesi’nde mecidiyeköy geçidiyle yan yana teğet duran ali sami yen stadı’nın bitişiğindeki tekel’in eski likör fabrikası’nın bahçesidir. işte bu cennetin doğal parçası olan ali sami yen stadı’nın oturduğu 36 dönüm(36 bin metrekare)alanla birlikte toplam büyüklüğü 60 dönüm(60 bin metrekare) bulunmaz, altın değerinde bir arsadır.

şehir rantı avcılar.

inşaat şirketleri.

iktidarın yeni zenginleri.

eskinin holdingleri.

yabancı para babaları.

iştah ve arzu dolular

cennete bina dikecekler.

rezidans yapacaklar.

zenginlere satacaklar.

1963 yılında ali sami yen2in oturduğu alan kopartılıp gs kulübü’ne stat yapılsın diye kiralandıktan sonra, akan yıllar içinde, şehir de büyüdü.

yüksek gürültü.

korkunç hava kirliliği.

ölümcül trafik

egzoz dumanı kokusu

çıldırtan korna sesleri, yürümeyen otomobiller, kamyonetler, şehir otobüsleri, kaldırımlar bile otomobil parkına dönüştüğü için birbirini ezerek birbirine göğüs dirsek vurarak yol alamaya çalışanlarla doldu.

cennet, cehenneme döndü !

cennetin cehenneme dönüştürülmesi hayatın bile zoruna gitti.

hayat yeni bir umut yarattı:

ali sami yen stadı seyrantepe’ye taşınıyor. tekel’in likör fabrikası arazisi ise şişli halkının yerel temsilcisi olarak seçip istanbul büyükşehir belediye meclis’ne gönderdiği dursun çaltı’nın yasal kavga vermesiyle “altı alışveriş merkezi, üstü zenginler için rezidans olmaktan” kurtulma aşamasına geldi.

cennet yeniden kurtulabilir.

likör fabrikası arsası, ali sami yen arsası ile birleştirilip;1963 yılından önce olduğu gibi burası 60 bin metrekare büyüklüğünde bir parka, istanbul’a hayat veren bir yenilenmiş yeşil alana dönüşebilir.

istanbul yitirdiği cennetine yeniden;

3 taksim meydanı , 6 beşiktaş meydanı,

7 kadıköy meydanı, 4 üsküdar meydanı,

2 sultanahmet büyüklüğünde londra, new york, paris , moskova’nın meydanları ile yarışacak bir güzel parka kavuşabilir.

evet kavuşabilir!

halk oyunu bozarsa!

cennetine sahip çıkarsa!

kumpası kırarsa!

istanbul büyükşehir belediyesi ile toki “kumpas olmuşlar” kent demokrasisine, halkın iradesine vücut çalımı atıyorlar.

toki, ali sami yen stadı arsası için “bir bölü binlik ve bir bölü beşbinlik imar değişikliği planı” hazırlamış.

nasıl olur, şehrin seçilmiş temsilcileri dururken toki nasıl şehir planı değişikliği yapar ?

kitabına uydurmuşlar.

yasaya sinsilik yerleştirmişler.

toki’nin yaptığı imar değişikliği teklifini büyük şehir belediyesi 3 ay içinde görüşüp karara bağlamazsa “otomatikman kabul edilmiş” sayıldığı için belediye başkanı kadir topbaş, 3 ay bekliyor. üç ay sonra teklifi şehir meclisine sunuyor.

geçmiş ola !

şehir demokrasisine kumpas kurup, son cenneti de satıyorlar.

yarın ihale var.

son cennet, 407 milyon tl’den açık artırmaya çıkıyor.

gözü dönmüş bir satış olacak.

şehre ihanettir!

halka hakarettir.

yerel demokrasiye bıçaktır."

necati doğru
3dne3dnebandim 3dne3dnebandim
sözcüde yazmaya devam etmektedir ve soyadının hakkını verircesine doğruları bildirmektedir bize.. son günlerde kadıköy kartal metrosu ile ilgili yazdıkları dikkate değerdir..http://www.ilk-kursun.com/konu/sozcu/necatidogru

ayrıca rte efendiye de gereken cevabı vermiştir necati doğru: tırnağı olamaz! şişmiş egosu, konuştukça kendini ele veriyor. belli ki, insanların mustafa kemal'e olan sevgisini, saygısını, hayranlığını kıskanıyor. kıskanma ne ... ılk-kursun
lady viola lady viola
formula 1'le ne alıp veremediği var anlamadığım yazar. niye bu kadar dokundu gerçekten? devlet hazinesinden çıkacak paranın boşa gittiğini iddia etmiş, bu tamamen beceriksizlik ve iş bilmezlikten kaynaklanan bir durum. ve ayrıca her şeyin geri kazanımı maddiyat olmuyor. diplomaside bile vardır bu, ülkeni tanıtmak için uluslararası organizasyonlar düzenlersin. böylece seni tanımayan, bilmeyen ülkelerin insanları daha yakından görmüş olur. çin'de yapılan olimpiyatlar buna çok tipik bir örnektir. adamlar devasa bir hazırlık yapıp kendilerini kanıtladılar.

formula 1 türkiye'nin çoğunluğunun önemsemediği bir şey olabilir. ama çok ciddi bir kitlesi olduğu da yadsınamaz. kalkıp "araba yarıştırma panayırı" demek saygısızlık oluyor. sırf hükümete eleştiri yapmak adına bulunabilen her konuda sövmek olmuş. zerre kadar sevmem akp hükümetini, ve formula 1'in gitmesinde de tek suçlu yine kendileridir. dağın başına pist yapıp, otopark, ulaşım gibi sorunlara çözüm bulmaya yanaşmayan bir hükümet, ne anlamı olduğunu kimsenin bilmediği devasa camiye aynı yatırımı yaparken hazinede para var, formula 1 için yok. kimse kusura bakmasın, bu tamamen ipe un sermek.

necati doğru, formula 1'e laf sokarak hükümetin ekmeğine yağ sürüyor. bakın bizim muhalefetimiz bile istemiyor, neden getirelim diye.

bu kadar yüzeysel olmayalım lütfen. size sıkıcı ve anlamsız gelen formula 1, bana da sıkıcı gelen takım oyunları. spor sıralaması mı yapacağız para harcarken?

http://sozcu.com.tr/curume-iste-tam-da-bu.html
de te fabula narratur de te fabula narratur
a href="http://sozcu.com.tr/2013/yazarlar/necati-dogru/tupcu-gazete-patronu-muhallebi-dikti-366924/" target="_blank">http://sozcu.com.tr/2013/yazarlar/necati-dogru/tupcu-gazete-patronu-muhallebi-dikti-366924/
07 meme ucu olan var mı 07 meme ucu olan var mı
bugünkü köşe yazısıyla başbakan recep tayyip erdoğan ile 1989 yılında başbakan olarak görev yapan turgut özal arasında benzer yolsuzluk olayları ile ilgili kıyaslama yaparak tarihin bir kere daha tekerrürden ibaret olacağını iddia etmiştir.

-- spoiler --

ben “hortumlama” deyimini bugün yaşananlara benzer bir ortamda bulmuştum. yıl 1989’du. ülke seçimlere gidiyordu. başta turgut özal’ın partisi vardı. turgut özal’ın partisi yüzde 50’lere dayanan oylar almıştı. özal’ın oğullarının, kızının, çevresinin isimleri yolsuzluk, usulsüzlük, hızlı mal-mülk edinme ve zenginleşme ile anılıyordu.

yine aynı nakarat vardı.
çalıyor ama çalışıyor.
anketler de yayınlanıyordu.
özal’ın oyu önde çıkmaktaydı.

turgut özal’ın devletle iş yapan işadamlarıyla ilişkileri bugün tayyip erdoğan ile oğlunun devletten iş alan işadamlarının ilişkisine çok benziyordu. kemal horzum adlı bir işadamı vardı. devlet bankası’ndan yüklüce bir krediyi alıp, buharlaştırmıştı. yurtdışına kaçtı, sonra geldi hapse konuldu fakat bugün başbakan ile oğlunun aile fotoğraflarına giren azeri işadamı rıza sarraf’nın serbest kalmasına benzer şekilde hapishaneden çıkarıldı.

benim de zoruma gitti.
yazmaya başladım.
horzumlama…
hortumlama.
aylarca durmadan yazdım.
hortumlama deyimi tuttu.
halk da kullanmaya başladı.

ben o zaman milliyet’te yazıyordum. hürriyet’te ise ertuğrul özkök, özal’ı çok sevdiği için “hortumlama deyiminden nefret ediyorum” diye yazıyordu. seçimlere gidildi.

turgut özal’ın partisinin son yerel seçimde aldığı yüzde 41,5 oy oranı yüzde 21.8’e indi. turgut özal’ın partisi en güçlü göründüğü istanbul’da bile kaybetti. turgut özal, şekli şartına uydurdu, başbakanlığı bırakıp cumhurbaşkanlığı’na çıktı.

* * *

çok benziyor.
bugün de aynı nakarat.
çalıyor ama çalışıyor.

bugün “hortumlama” anlatımını çok geride bırakan ve halkın duygularını ifade etmek için bulunan “hırsız var” seslenişi tuttu. başbakan, her yolsuzluk kaydı, kaseti, telefon konuşması yayınlandıkça; “montajdır-dublajdır” diyor ama halkın benimsediği anlatım “hırsız var” oluyor. bu anlatımı; bir gazeteci, muhalefet partisi lideri, bir reklam sloganı yazarı bulmadı, halkın kendisi buldu.

hırsız var pankartı asıyor.
iktidar partisi adayını görüyor.
çaldınız diye bağırıyor.

* * *

tarihin tekerrür etmesi gibi bir durum doğdu. “hortumlama” deyiminin üretilmesine ortam hazırlayan turgut özal’ın partisinin seçimlerde düştüğü sona; “hırsız var… çaldınız” anlatımına ortam hazırlayan tayyip erdoğan’ın partisi de mi düşecek?

az kaldı göreceğiz.
bu halkın tarzı bu:
susuyor, susuyor.
biriktiriyor, biriktiriyor.
sonunda nefret ediyor.
terk ediyor.

halkın terk etmeye karar vermesi ile kendini lider ve vazgeçilmez adam olarak görenlerin; hep bahane üreten, hep mağduriyete sığınan, hep geçmişi suçlayan, hep sloganlardan, sembollerden medet umar hale gelmesi aynı zaman dilimine denk geliyor.

hortumlama eski anlatım kaldı.
“hırsız var” net anlatım oldu.

bu halk, hem deyimi kendisi bulup hem kendi deyimindeki “hırsız var” dediğine yeniden kendisi sarılır mı?

lider kaçacak peki diğerleri!

rus dilinin babası sayılan puşkin’in şiirinde bir mısradır. oğlu babasına haber veriyor: “baba at ipini kopardı kaçıyor.” babası ise oğluna; “dünyanın dışına kaçamaz” diye cevap veriyor. tayyip erdoğan kaçacak diyorlar. bana göre dünyanın dışına kaçamaz ve kaçacak yeri yok. yatacak yeri kendi ülkesidir. hadi o kaçtı diyelim. peki diğerleri… onlar da, hemen saf değiştirip, laik cumhuriyetçilerin, atatürkçülerin, bölünmez beraberlikten yana olanların safına geçip, “bizi de diktatörlüğüne, villa düşkünlüğüne, kamu rantı komisyonculuğuna o alet etti…” diye günah çıkartacaklar öyle mi? ne günlere geldik!

-- spoiler --
1 /