neil postman

melomania melomania
1931 doğumlu amerikalı eleştirmen, yazar, eğitimci ve iletişim kuramcısı. new york üniversitesi iletişim sanatları ve bilimleri bölümünde profesördü 2003 yılında kanserden vefat edinceye dek...

kendinden önceki tüm iletişim bilimcileri ve kuramları çok iyi bilmesi, tipografik yaklaşımları, "amerika" konusunda gerçekten engin bilgilere ve araştırmalara sahip biri olmasıyla hayranlık uyandırmıştır bende. dillere destan eseri televizyon öldüren eğlence'dir. müthiştir... o kitabında verdiği televizyonun üç temel fayda(!)sı sınav sorumuzdu mesela...

başlıca eserleri:

(bkz: how to watch tv news)
(bkz: the disappearance of childhood)
(bkz: technopoly)
kartonkahraman kartonkahraman
dünyanın en iyi iletişim kuramcılarından. edebiyat/sanat/tarih/müzik gibi her alanı iletişim endüstrisi içinde çok güzel değerlendirmiş ve kapitalist kültürün, yozlaştırma mücadelesini yıllarca anlatmaya çalışmıştır.

ona göre toplum ikiye ayrılır; iletişime doymuş toplumlar ve iletişime aç toplumlar. ve bu dengesizlik kapitalizmin kar araçlarından biri haline gelmiştir.

postmanın ortaya attığı en önemli önerme, bilgiye ulaşmanın artık önemsiz olduğu, mutlak ve kalıcı olanın, bilginin geçerliliği ve doğruluğu olduğudur.

adornonun kültür endüstrisi kuramından, walter benjaminin estetik anlayışından haylice etkilenmiş olduğunu düşünmekteyim.
bismillahirahmanirahimof bismillahirahmanirahimof
''gözümüzü 1984’de dikmiştik. oysa orwell'ın uğursuz öngörüsünden başka bir öngörü daha bulunduğunu unutmuşduk: bu değişik kehanet, aldous huxley'ın biraz daha eski, biraz daha az bilinen, ancak aynı derecede ürkütücü olan brave new world’uydu. okumuş insanlar arasında bile yaygın olan inancın tersine, huxley ile orwell’ın kehanetleri aynı şeye ilişkin değildi. orwell'ın uyarısı, dışdan dayatılan bir baskının bize boyun eğdireceği yönündedir. huxley'in görüşüne göre ise insanları özerklikleri, olgunlukları ve tarihlerinden yoksun bırakmak için büyük birader'e gerek yokdur. huxley'e göre, insanlar süreç içinde üzerlerindeki baskıdan hoşlanmaya, düşünme yetilerini dumura uğratan teknolojileri yüceltmeye başlayacaklardır. orwell kitapları yasaklayacak olanlardan korkuyordu. huxley'in korkusu ise kitaplari yasaklamaya gerek duyulmayacağı, çünkü artık kitap okumak isteyecek kimse kalmayacağı şeklindeydi. orwell bizi enformasyonsuz bırakacak olanlardan, huxley pasifliğe ve egoizme sürükleyecek kadar enformasyon yağmuruna tutacak olanlardan korkuyordu. orwell hakikatin bizden gizlenmesinden, huxley hakikatin umursamazlık denizinde boğulmasından korkuyordu. orwell tutsak bir kültür haline gelmemizden, huxley duygu sömürüsüne dayanan içki alemleri ve tek başına iple asılı bir tenis topuyla oyalanmak gibi şeylerle ömür tüketen önemsiz bir kültüre dönüşmemizden korkuyordu. huxley'in brave new world revisited'de belirttiği gibi, tiranlığa karşı direnmek üzere daima tetikte bekleyen kamusal özgürlükçüler ile rasyonalistler, insanın neredeyse sonsuz olan eğlenme açlığını hesaba katamamışlardı. huxley, 1984'te insanların acı çekerek denetlendiğine dikkat çekerken; brave new world'da insanlar hazza boğularak denetlenmektedirler.kısaca orwell bizi nefret ettiğimiz şeylerin mahvetmesinden korkarken, huxley bizi sevdiğimiz şeylerin mahvedeceğinden korkuyordu.''
ctrl x ctrl x
huxleyci uyari

bir kültürün ruhunun tükenmesinin iki yolu vardır.

birincisinde (george orwellci yol) kültür bir hapishaneye dönüşürken, ikincisinde (aldous huxley yol) kültür bir hicive dönüşür.

dünyamızın şu anda, orwell’in kendi alegorik hikâyelerinde doğru olarak betimlediği hapishane kültürlerinin etkisiyle biçimsizleştiğini kimseye hatırlatmak gerekmez. gerek orwell’ın 1984 ve animal farm adlı romanları, gerekse fazladan arthur koestler’in darkness at noon adlı romanı okunacak olursa, şimdi bir sürü ülkede ve milyonlarca insan üzerinde etkili olan düşünce denetimi aygıtının oldukça ayrıntılı bir krokisi elde edilir. kuşkusuz bizi tiranlığın ruhsal tahribatları konusunda bilgilendiren ilk kişi orwell değildi. orwell’in yapıtlarının benzersiz olan yanı, gardiyanlarımızın sağcı ya da solcu ideolojilerden esinlenmesinin elle tutulur bir farklılık yaratmadığında ısrar etmesiydi. ikisinde de hapishane kapıları aynı ölçüde geçilmez, denetim aynı ölçüde sıkı ve ikonlara tapınma aynı ölçüde yaygındır.

huxley’in bize öğrettiği ise ileri teknoloji çağında ruhsal tahribatların, siması kuşkuculuğu ve nefreti yansıtan birinden ziyade güler yüzlü bir düşmandan kaynaklandığı düşüncesidir. huxleyci kehanette büyük birader bizi kendi isteğiyle gözlemez. biz onu kendimiz izleriz. huxleyci kehanette gardiyanlara, kapılara ya da hakikat bakanlıklarına gerek yoktur. bir halk saçma sapan şeylerle eğlendiği, kültürel yaşam aralıksız eğlence turları şeklinde yeniden tanımlandığı, ciddi kamusal konuşmalar bebeklerin çıkardıkları seslere benzediği ve kısacası halkın kendisi bir izleyici kitlesi, halkın kamusal işleri de bir vodvil temsiline döndüğü zaman, artık ulus riskle yüz yüze gelmiş ve kültürün ölümü açık bir olasılık halini almış demektir.

vodvil, toplumsal sorunları, mizahi bir yaklaşımla hicveden tiyatro türüdür. vodvil adının fransızca voix de ville (şehrin sesi) tamlamasından türetildiği düşünülmektedir.

amerika’da orwell’ın kehanetlerinin pek geçerliliği yoktur, oysa huxley’in kehanetleri şimdilerde fiili bir gerçeklik kazanmaktadır.zira amerika, elektriğin gündeme soktuğu teknolojik eğlencelere uyum sağlamayı hedefleyerek dünyanın en iddialı deneyine girişmiş durumdadır. bu eğilim, on dokuzuncu yüzyıl ortalarında yavaş yavaş ve mütevazı ölçülerde somutlaşmaya başlamış, daha sonra, yirminci yüzyılın ikinci yarısında amerika’nın televizyonla yaşadığı tüketici aşkında pervasız bir olgunluk noktasına gelmiştir. amerikalılar ağır hareket eden basılı yayınlar çağma son vermekte dünyanın başka hiçbir yerinde görülmeyen ölçüde çok ve hızlı mesafe kaydetmiş ve bütün kurumlarında televizyonun üstünlüğü ele geçirmesine sessizce boyun eğmişlerdir. amerika, televizyon çağı’m müjdeleyerek, dünyaya huxleyci geleneği doğrulayan en açık işareti vermiştir.

bu konuda konuşma cesaretini bulanlar seslerini genellikle histerik denebilecek perdelere kadar yükseltmek zorunda kalmakta ve böylece silik bir kişiliğe sahip olmaktan yıkıcılığa ve kötümserliğe kadar her türlü suçlamaya uğramaktadırlar. ama bu insanlar gene de konuşmakta, çünkü bunların çıplak gözle seçilemediği zaman hayırlı bir şeymiş gibi göründüğünü başkalarının da anlamasını istemektedirler. orwellci bir dünyayı tanımak ve karşı koymak huxleyci bir dünyaya kıyasla çok daha kolaydır. bugüne kadar öğrendiğimiz bütün bilgiler bizi, kapıları üstümüze kapandığı zaman bir hapishaneyi tanımaya ve ona karşı direnmeye göre ayarlamıştır. sözgelimi, saharov’ların, timmerman’ların ve walesa’ların seslerine kayıtsız kalmamız düşünülemez bile. milton, bacon, voltaire, goethe ve jefferson’un desteğiyle böylesi sorunlar karşısında silaha sarılırız.

peki ama, ya duyabileceğimiz hiçbir acı çığlığı yoksa?

bir eğlenceler denizine karşı kim silaha sarılmaya kalkışır?

ciddi söylemler, kıkır kıkır gülmeler arasında kaynayıp gidiyorsa kime, ne zaman ve hangi ses tonuyla şikâyette bulunabiliriz?
maldoror is ded maldoror is ded
televizyon okuma kültürünü yok etmiştir. halbuki zihinsel gelişim için okuma eyleminin yerini hiçbir eylem tutamaz. seyirci olmak için hiçbir beceri gerekmez. "televizyon okuma-yazma kültürünü genişletmez ve pekiştirmez. tersine, okuma-yazma kültürüne saldırır. televizyon, herhangi bir şeyin devamıysa eğer, on beşinci yüzyıldaki matbaanın değil, 19. yüzyılın ortasında telgraf ile fotoğrafın başlattığı geleneğin devamıdır.

kaynak: televizyon öldüren eğlence