öteki

1 /
muzevir muzevir
borges beyin seksen yaşına merdiven dayamışken yirmili yaşlardaki kendisiyle karşılaşıp bir bankta muhabbet edişini anlattığı öyküsü. yaşlı olan genç olanı hemen tanır, diğeri ikna olmakta zorlanır ama birkaç kısa açıklamadan sonra öteki'ni kabullenir.

asıl ilginç olanı yaşlı olanın bu karşılaşmayı nasıl unutmuş olduğuna ilişkin açıklamadır.
şiirbaz şiirbaz
ben'i ya da biz'i tanımlamak için ihtiyaç duyulan bir şeymiş bu.
bir nevi ayna. ancak daha farklı, belki daha aşağılık. derrida nam filozof der ki, modernite hadisesi kendi ötekisini yaratır ve bu ikili durumdan, kendisine ait olanı seçip diğerini de kötü olarak gösterir.
ülkemizin güzide bir sosyal bilimcisi de derki, günümüz avrupa'sının öteki'si islam olagelmiştir.
bence bu kavramı tartışılacak en güzel yer, edebiyattır. edebiyat içinde de, bunu en iyi yapanlardan birisi orhan pamuk'tur. beyaz kale isimli eseri şiddetle tavsiye edilir bu noktada.
ötekileştirme fiilini buradan türettiğimizde, elde edilen durum, çok fena bir insalık gerçeğini gözler önüne serer bir de. en büyük problem, öteki dediğimiz anlayışa sahip herkesi, aynı kefede değerlendirmek olsa gerek. "ayy, bu islamcıların hepsi aynı" şeklinde, örnek vermek gerekirse. ya da "bu kafirlerin alayı birbirine eş" de denebilir. denmesin!
gelmir tasartir gelmir tasartir
sözü edilen veya benzer iki nesneden önem ve konum bakımından uzakta olan.mış tdk'ya göre...

öte;uzakta. daha uzakta olandır.
öteki ise uzağa düşendir...
hep söylenen dile gelendir..."onu değil ötekini istiyorum" dur ...göz hep uzağa bakar,uzakta olanı ister. nasıl yakını göremeyecek kadar körse göz, o kadar keskindir arzu...
"öteki"dir çünkü beklenen. uzakta,karanlıkta olup, göz bebeğini büyüten.
aşk gibi ,öteki de karanlıktadır ve hep bir görme isteğiyle erteler herşeyi bir öteki ne
draffut draffut
"ama siz yükseleceksiniz hep bembeyaz,
onlar aşağıda siyah kalacak!
sizin başınız bulutlarda dursun onlar balçıkta bacak!
siz tatlı rüyalarınızı görün, onlar kalkıp sıçrayacak!
kavunun kabuğuna bıçağı indirin siz, onlar kaçışacak.
genişleyin siz merkezde onlar kenarda daralacak!

onlar seyrek bir fotoğrafta uzağa bakanlar.
onlar bir ömür taşlara su tutanlar.
onlar bir hatırada donmuş duranlar.
onlar bu dünyada yanmış da külde uyuyanlar.

siz nasıl da menekşe gözlüsünüz onlarsa hep aç gözlü!
ah siz ölümsüzsünüz dünya üstünde, onlar ölümlü.
ve siz nasıl da güzel kokuyorsunuz, insanın hası
onlar kenarda kirliler; onlar atık, onlar sası.

ah siz, nasıl da 'siz'siniz buram buram, onlar avam.
bu cahilin, yoksulun, barbarın ışık neyine, onlar ziyan!

siz 'it was very amazing' derken 'and fun'
onlar özür dileyenlerdi ağacın ruhundan.

balkonunuz çok yüksek sizin baş döndürüyor.
dünya pek alçak bir yer olacak yakında öyle görünüyor."

birhan keskin
gülüsevdimdikenibattı gülüsevdimdikenibattı
"bir ülke iki ırkın arasında kaldığında yapacak şey yoktur. silahlar çıkar, birileri ölür ve kan davası yeni gençler yetişene kadar devam eder. filistin-israil durumunda işin içine din ikilemi de karışınca ortaya çıkan tablo oldukça karamsar. benim çözümlemelerim kimsenin işine yaramıyor gibi.

bazen, bütün yazdıklaırma rağmen inançsızlığa düşüyorum. ya bütün bunlar boşunaysa? her gün başka bir kıtadan bomba, saldırı terör haberleri doluyor televizyona. bilgisayarı her açtığımda ekranda başka bir patlama manşeti görüyorum. insanlar akıllanmıyor. sonra hemen gözlerimi kapıyorum. biliyorum çünkü. bir dakika ellerindeki silahları bırakıp mavi gökyüzüne baksalar, ya da sadece on saniye için de olsa kendilerini okyonusa bıraksalar... o zaman hepsinden vazgeçecekler. toprağın kokusunu duyduklarında, kayalara çıplak ayaklarıyla dokunduklarında ya da kulakları serçeleri yakaladığında. işte o gün hepsi silahları derin çukurlara atıp özgürlük şarkıları söylecekler. filistinli bir genç anlamadığım bir dilde hüzünlü bir hikaye anlatacak. ağlamaya başladığında yanında ben olacağım. omzuma yaslansın diye. belki sadece üç dört dakika susacağız. sonra cebinden bir fotoğraf çıkaracak ve "ahmet" diyecek.

işte o zaman aynı dili konuşacağız"

bu satırların yazarı nereli olduğu önemli değilse de söyleyeyim, israilli bir öteki, amos oz, belki sıkıntısını çektiği bu mücadeleye katkısı olcağını düşünerek kuvvetli, güçlü anlamına gelen "oz" soyismini üzerinde taşıyan kudüs'te doğmuş bir öteki, öteki denileni anlamaya çalışan sadece bir diğer öteki. gördüğümüz yerden, durduğumuz taraftan görebildiğimiz sadece... anlatmak bile zorken anlamaya da çalışan bir öteki.

isimler, ülkeler, inançlar, kıtalar ve anlaşılması zor insanlık deliliklerimizin sınırlarını çizen bir öteki. israil- filistin ya da başka bir bölünmüş coğrafya için aslında önemsizliğine gem vururcasına, toprağın parçalanan kimyasına hizmet eden insanoğlunu anlatabilen biri. öyle ki tahayyülünde bile parçalanmış olan toğrağın, hislerinde vuku bulan, bedenlerini inleten hezeyan acılarını görmeyen, göremeyen, inatla görmek istemeyen insanoğlunu... peki nedir o halde, bu toprakların kaderi ve bu kaderin, üzerinde yaşayanlara bıraktığı illet, sinsi yakısı. çokca keder? ya da çokca aşk? ya da öle ele avuca sığmaz hırs? hangisi? eğer tüm bunlar bu kadar yoğun hisler için verilen fedai uğraşlar ise o zaman bu vaziyeti gören ve acıyan diğerleri, yani mevzunun ötekileri, ne ile mücadele edip, neyi anlatmaya uğraş verecekler!

mesele çok eskiye gider. habil ve kabil kutsala göre, anneleri, babalarının kaburga kemiklerinden türetilmiş ilk insan karındaşlar, yani kardeşlik ile beraber ötekiyi de yeryüzüne indirenler. mukaddes kitap bize bunları aktarırken yüzyıllar öncesinden, biz, iki kardeşin kan davasını çeşitlendirme hürmeti ile üzerimize vefa, hizmet de kusursuz bir devinimle çalışmışız. yaratıcısının sevgisini kardeşi habil'in kıyasla fazla kazandığını tefekkür ederek ve dolu bir kıskançlık ile paylaşımsız tek sahibi olacağı benzeri lüzumsuz ve faidesiz hırsı ile kendini dolduran kabil'in torunları olarak biz, habil'i ilk "öteki"olarak kabil'i de "ilk katil" olarak bellemişiz. hem de öyle bir bellemişiz ki tufandan beri nuh'un gemisine doldurmuşuz her bir ötekiyi, hem o geminin içinde hem de dışında. sanırım bu, yaratıcının şeytanla pazarlığında en önemli kuraldı. öte yandan kullarının bir taraf seçme zorunluluğunu yahut yek olma kararını verebilme iradesi ise insanoğlunun en ağır yükü en ağır seçimi, kat'i en zor seçimiydi.


çok sonra, tarih sayfaları onlarca farklı kabil ve onlarca farklı habil yazmış, birbirine benzer kusursuz sayfalarına. ortaçağlarımız olmuş kabil enflasyonunun arttığı ve bir yerlerde günışığına çıkamayan sessiz sedasız direnişte habilllerimiz.. biz, kabil zulmüne her yerde rastlamış, tüm yüzlerin kendi acımasız vurdumduymazlığı ile estetikli, ona benzer sıfatlarına çoğu kez iğrenerek bakmışız.


onları ululaştıranlar da yok değildi hani! lider ruhlu, kötülükle besili adaletinin koyunları, itaatçileri olarak. dünyanın her bir tarafında gücü elinde kabillerin soykırımları, yüce ırk teorileri, kökleri aynı ataya uzanan karındaşlarını ahmak bir ayrımcılığa sürükleyip katletmeleri dramını eski bir dava ile sergüzeşt edip durmuşlar. sonuçları pek bi' pahalı da olsa...

bir yüzyılın kabilleri diğer yüzyılın habilleri olmuşken, fikirleri bu akıl almaz tarihsel empatiye teğet geçmişler. fark edememişler bu kadar değiş tokuş hallerini. ne yazık! kendi hafızlarına ait "öteki" acılarını intikama çevirmeyi tercih etmişler. bu nedenledir ki atalarımız, başka manada dünya nüfusunun neredeyse tamamı bir fiil hem o taraf hem bu taraf ve hep taraf olmuşlar o davaya. unuttukları tek şey belki de taraflarının, hep ezen hep güçlü kalan olma ideallerine eş olmasıydı. bu işin içinde mutlaka güç, kötülükle anılır, hakkını bu şekilde korur ve karşı tarafa hakkını yedirmez e olurdu. oysa ki çok çabuk unutmuşlardı musa'yı firavun'u, habil'in kendini savunamayan bedenini ama diğer yandan yakınarak konuşan kanını. ki o kan imparatorlukların anavatanı, ezilenlerin boğulduğu deniz.

yine de ne hikmet! habilin öz oğulları saf vatanlarından hiç çıkmadılar dışarı, girmediler bu hengâmeye, ikili düşe ya da kâbusa dalmadılar. hala uyanık ve kendilerinde, hala bir hayat devam etmekte onlar için..
1 /