pale communion

seksen seksen
lan niye haber vermiyorsunuz lan!
e-postanın gereksiz kutusuna düşen e-postaya can sıkıntısı nedeniyle bakmasam, omerch'e girmeyeceğim, bu güzel haberi alamayacağım!
yeni albüm geliyor laaaan!
özledik ulan!
albüm de çok kazık ya. miko burada yuro pahalı gardiş biliyon nu? yoksa hemmen alırdım.
i was blinded by a paradise i was blinded by a paradise
şaşırtıcı bir şekilde güzel olan albüm.

opethle ilgili umutlar bir kenara bırakılmıştı ama yeniden dirildiler. öyle abartmaya da gerek yok ama iyi olmuş, doğruya doğru. goblinden güzel bir goblin şarkısı var. dinleyin dinletin.
seksen seksen
ilk şarkının beş dakikasını dinleyerek yaptığım yorum:

yeniden mikael'in sesini duymak ne güzel. çok güzel hatta. benim için olay budur. ben bu adamı seviyorum çünkü. dünya çapında albüme gelen eleştiriler "bu ne amk" gibisinden olsa da, ben milletin bencilliğini anlamıyorum. hemen iki dakkada harcıyorlar.

lan kütükler, bu adam 15 yıl önce de kendi istediği şeyi yapıyordu, şimdi de kendi istediği şeyi yapıyor. o zaman kanı hızlı akıyordu, tutkuluydu, zaten en verimli eserlerini bıraktı bu dünyaya. şimdi de kafası kaldırmıyor, yumuşak müzik yapıyor. nedir bu "sana hiç yakış tıramadım" tripleri anlamıyorum. beğenmezsen dinleme, alma. hala deliverance, still life, my arms your hearse bekliyorlar. geçti koçum. zirveyi gördü işte adam. aç onları dinle.
men of mayhem men of mayhem
bambaşka bir şey olmuş olan opeth albümü. nerden başlasam, nasıl anlatsam?

yıllar öncesi tanıştım opeth'le. bu tanışıklıktan sonra neredeyse her günüm opeth ile geçti. onlarca şarkıları arasında her gün, o günkü ruh halime tam anlamıyla hitap edebilecek olanı bulabiliyordum. bir nevi günlük hayatımın soundtrack'i oldu opeth parçaları. şarkılarındaki agresiflik, bunalım, melankoli, nefret, güç, zayıflık hepsi, işlediği her tema, işte bu dedirtiyor ve kulaklarımdan tüm vücuduma dağılıyordu verdiği etki.

zaman biraz daha geçti, geçti. artık eskisi kadar opeth dinlemez olduğumu fark ettim. birlikte çok güzel anılara sahip olunan ama artık tekrar bir araya gelinse aynı anıların aynı şekilde tekrar yaşanamayacağını bildiğin eski sevgili gibi oldu benim için. ne o eski melankoliyi yaşıyordum bu sanat eseri parçaları dinlerken ne de onlarca dakika süren bu parçaları kopmadan dinleyebiliyordum. tam bu anları yaşarken, mikael hazretleri heritage bombasını patlattı. bomba diyorum zira opeth fanları için bomba etkisi yarattı. şok bombası tabii ki de. albümü beğenen de oldu, bir daha asla dinlemem deyip bir kenara atanlar da. ancak her iki grup da, bu albümde bir şeylerin eksik olduğunu, bir şeylerin yarım kaldığını hissediyordu ancak adını koyamıyordu. ben ise bir heyecanla bu albümü dinlemiş, bir kaç parçayı gerçekten eski heyecanı hissederek dinleyebilmiştim. ancak benim için de bir şeyler eksikti.

mikael değişiyordu bu belliydi, aynı benim de değiştiğim gibi. hissettiği yeni duygularını, 'yeni' opeth'e aktarmak niyetindeydi. mikael'e bir kez daha saygı duymamın nedenlerinden birini oluşturan şeylerden biri de bu. fanlarını tatmin edecek, albümünü daha çok sattıracak şeyi değil, içinden geleni ve hissettiğini yazıyordu. heritage de bu yeni opeth'e geçişin ilk albümü oldu. deneysel bile denebilecek ve biraz havada kalmış bu albüm, gelecek opeth albümlerinin hangi kafaya ve tada sahip olacağının da habercisiydi.

ve şimdi pale communion çıktı. hakkında, her ne kadar heritage'teki kadar acımasız ve fazlalıkta olmasa da, olumsuz eleştiriler yapıldı. ancak genel kanı, albümün heritage'ten daha ayakları yere basan ve daha oturmuş bir albüm olduğuydu. benim ise, paha biçilemez sıfatını dinledikçe kendisine verebileceğim bir albüm oldu. zira değişen müzik zevkimin, mikael'inki ile paralel yönde ilerlediğini görmüştüm. heritage'te bir ayrılık yaşamış olsak da, pale communion, benim için her gün dinlenen bir albüm oldu çıktığından beri.

şimdi gelelim albümün kendisine. daha önce de açıklandığı gibi tam sekiz şarkı var. diğer opeth albümlerinden farklı olan şeylerden biriyse, şarkı uzunlukları - daha doğrusu kısalıkları. ortalama 7-8 dakikalık şarkılardan oluşuyor ve on dakikayı geçen şarkı ise bir tane.

albüme ait en güzel şeylerden birisi de, açılış ve kapanış şarkılarının müthiş güzellikte seçilmiş olması. albümün ilk parçası olan eternal rains will come hızlı ve sıkı bir giriş yaptırıyor albüme. gerçekten her yerinden prog akan bu parça defalarca dinlenilesi.

ardından gelen cusp of eternity ise opeth'ten alışık olmadığımız kadar tek düzelikte ilerliyor. en çok da bu yüzden eleştirildi bu parça ancak hem solosu hem atmosferi bu parçayı güzel yapmaya yetiyor.

hemen sonrasında gelen, moon above sun below ise bizi o tek düzelikten çıkartıp gerçek bir müzik ziyafeti sunuyor. albümün genelinde de ustaca kullanılan davullar ve vokal, kendini bu parçada çokça belli ediyor.

elysian woes ise daha dingin bir parça olmuş, ilk üç parçanın arkasından. bu parçaya dair en beğendiğim kısımlar, kendini çokça belli eden klavye ve akustik gitarların o güzel arpejleri.

goblin, albümün tam ortasında yer alan ve albümün enstrümantal olan tek parçası. yine bir prog ziyafeti veriyor kulaklara.

river, dingin başlayan ama sonlara doğru coşan, belki de albümün en değişkenlik gösteren şarkısı. voice of treason, sonlara doğru giren vokal melodileriyle beni dağıtan parça. sırf yarısından sonrası için bile defalarca dinlenesi bir parçadır benim için.

veee faith in others! bu şarkı için nasıl bir yorum yapabilirim bilmiyorum. o kadar güzel, o kadar olmuş bir parça ki. baştan sonra sarhoş edercesine dinletiyor kendini. vokalin en etkili biçimde kullanıldığı parça da budur sanırım albümdeki.

genel olarak albüm hakkında dikkat çekenler ise davullar, klavye ve vokaller olmuş.
martin axenrot gerçekten çok güzel bir iş çıkarmış. yazdığı davullarla, yeni opeth'e daha yakışır bir davulcu olduğunu göstermiş. diğer albümlerde, açıkçası, biraz eğreti duruyordu davulları. ama bu albümde döktürdükçe döktürmüş legolasımız.
joakim svalberg ise albümün winner'ı olmuş. abi sen ne yaptın yahu demekten kendimi anlamıyorum. özenle dinleyiniz.
fredrik aakesson gruba girdiğinden beri, yazdığı soloların yarısını beğeniyor yarısını ise hiç beğenmiyordum. opeth'e uyum sağlayamadığını düşünüyordum. ancak bu albümde o da uyum sağlamayı başarmış, yeni opeth ile kendine has tarzını çok iyi harmanlamış ve ortaya albüme lezzet katan sololar çıkarmış.
martin mendez bu adama laf edeni progresif tanrıçaları çarpar. yaptığı işi yaşayarak yapıyor ve gereken her türlü saygıyı hak ediyor.
vee mikael aakerfeldt, bir insanın vokalleri daha ne kadar gelişip güzelleşebilir dedikçe, mikael de aynı şekilde şaşırtmaya devam ediyor. yükün fazlasını üstlenmiş yine bu albümde. brutal'i bırakmasıyla beraber, parçalara vermesi gereken tüm duyguları clean ile vermeye başlamış ve bize clean vokalini çeşitli hallerde dinleme fırsatı sunmuş. e bize de dinlemek düşüyor haliyle.

sonuç itibariyle, yeni opeth'in ilanı olan ve yeni opeth adına kesinlikle 'olmuş' bir albümdür. diğer albümlerini de şimdiden sabırsızlıkla bekliyorum. eğer eski opeth'e benzemediği için eleştiriyorsanız bu albümü, yapmayın. gidin eski albümlerini dinleyin. o tarzda yapabilecekleri en güzel albümleri zaten yapmışlar zira.
hasanhessi hasanhessi
albüme dair ilk izlenimlerimi anlatmaya çalışayım. gün geçtikçe fikirleri geliştirmeye ve/ veya düzeltmeye çalışırım.

eternal rains will come: albümdeki en “sert” ikinci riffi içeren parça. benim favorim. kapanışı andıran ana riffin açılış melodisi olması ilginç. opethin eski günleri olsaydi, akerfeldt´in nakarati brutal vokalleriyle parçalamasını beklerdik. şarkı çıkışında organ ve gitarın ortak çaldığı oryantal riff hos.

cusp of eternity: akerfeldt'in denediği değişik tarzda vokallere sahip, icerisinde ebowun da kullanildigi şarkı. sololar sert

moon above sun below: özellikle şarkının ortasında queen’i andıran değişik vokal denemeleri var. 10 dakikalık süresiyle albümün en uzun parçası. iki ayrı bölümden oluşuyor hissi veriyor. 7. dakika civarindaki melodi ve yorum tarzi ayni ghost reveries´teki reverie / harlequin forest gibi. bu parçada martin axenrot’u dikkatle dinleyin (davul).

elysian woes: akustik gitar ve yan flütün götürdüğü bir şarkı. gitar sololarında alıştığımız opeth tonunu bulmak beni sevindiryse de, bence genele bakildiginda vasat bir parca.

goblin: synth, gitar ve arkasından gelen davulla büyüyen, ilginç bir introya sahip şarkı. içerisinde funk elementleri de bulundurmakta.

river: 12 telli akukstik ve akerfeldt vokalleri, folk rock elementleri barındıran lirik bir eser. sondaki organ/ gitar atışması deep purple esintileri taşıyor

voice of treason: yaylıların ve ebowlu gitarların kullanıldığı parça. nakaratta cok ilginc yaklasimlar var. birkac defa dinlememe ragmen yine de alisamadigim ilginc yaklasimlar var (sert gitarlar, karanlik yaylilar ve ayni anda akustik ile calinan egzotik notalar). ıki dakika kala gelen melodiyi ve davulun yorumunu begendim. sarki faith in others a gecis ile tamamlaniyor.

faith in others: düsük tempolu klasik bir opeth melodisi ile basliyor. sakin ve akerfeldt`in vokallerinin domine ettigi bir sarki. yaylilar, voice of treason´da oldugu gibi, burada da kullaniliyor. hüzünlü bir bitise sahip. eternal rains will come ile beraber benim favorilerimden ve bence albümü kurtarıyor.

genel: soundu çok beğendiğimi söyleyemem; eskiyle yeninin karışımı bir türlü tutturulamıyor gibi. heritage albümünde de aynı problem mevcuttu. özellikle davul tonlarına bir türlü alışamadım. sevenleri mutlaka olacaktır. albüm genelde vokal melodileri üzerine kurulmuş. grubun canlı performansını çok merak ediyorum, acaba geri vokalleri kim üstlenecek? eski opeth hayranları grubun progresif rock tarzına yönelmesine eleştiri getiriyor, fakat bir müzisyen yeni şeyler deneyebilmelidir.

albümün prodüktörlüğünü üstlenen steven wilson’ın etkileri yine (ve alışılageldiği üzere) hissediliyor. opeth´in eski halini, steven wilson’u ve progresif rock/metali seven ben yine karışık duygular içindeyim. bana öyle geliyor ki albümde, opeth’in geçirdiği değişimi dinlenebilir kılan ana öğeler eksik.

son olarak, elp, genesis, camel severler kaçırmasın diyeyim.

edit: vahşet'ül dehşet bir progressive rock albümü!