sahibe

digiboy digiboy
bugün tv'de bir dizide duyduğum kelime. normalde birşeye sahip olan kadın anlamına gelmekteymiş (ev, araba, mülkiyet falan). gugıl'da yazdığınızda ayak yalatan ve kırbaç kullanan dişi sex makineleri çıkıyor o ayrı...

(bkz: ayak siktirenler)
natikos natikos natikos natikos
bdsm açısından bakıldığında, sahibe; kendine tahammülsüzlüğü nedeniyle totemleştirdiği, fetişleştirdiği şeylerle kendini bir tutandır. sahibe için önemli olan neyse, bu şeyi eyleme döktüğünde kendini önemli hisseder. sadist taraftır, etkendir. edilgeni için; (bkz:köle)

sahibe ya da sahip olmak arasında fark yoktur bu tarz ilişkilerde, aynı aşağılama, aynı meta görme ve eğitme durumu söz konusudur. sahip/sahibe için köle, eğitilmesi gerekendir. şahıstan münezzehtir bu aşağılama, insan özünün muhteviyatıdır. kendini gerçekleştirememiş bireylerin kendilerini kabullendiriş ve özgürlüğüne kavuşturmadır-ki bağlı yaşamlarının hakimi hissedebilsinler, zira; hiç bir köle -mış gibi özgür yaşamının hakimi değildir.

bu işin bir evveliyatı var kopernikle kıvılcımlanan. yazı ve kültürle başlayan, insanın hayvandan farklı olduğunu ortaya koyan 'değişim' fikrini collective unconcious (kollektif bilinçdışı) ile ortaya koyan c.jung'un "intikam, aldatma, yalan söyleme" gibi insana ait sayısız kavramın, mağara devrinden bilinçaltımıza, genlerimize işlemiş, öğrenilmiş kavramlar olduğu iddiası bugünlere geldi.

insanlığı sarsan olaylar nelerdi? bizi krize ne sokmuştu?

rahip kopernik, insanın evrenin merkezi olmadığını, kutsal bir varlık olamayacağını, evrenin onun etrafında dönmediğini ortaya koydu ve o zamana kadar inanılanların mesnetsizliği, bir tokat gibi çarptı galileo'nun da bu gerçeği dile getirmesi ve hayatını bu gerçek için feda etmesiyle.

insanın ikinci krizi darwin ile geldi. insanoğlunun adem ile havvadan gelen eşref-i mahlukat olmadığını, diğer tüm canlılar gibi evrimleşerek geldiğini söyledi, o güne kadar
insanın cennetten gelen imgesine inanan insanlara.

ve insanoğluna son moral bozucu gerçek ise; sigmund freud'an geldi. o da, her şeye iradesiyle karar veren olduğuna inanılan insanın, aslında bastırılmış duygularının esiri olduğundan bahsetti. "kişiliklerimiz, alışkanlıklarımız hatta tercihlerimiz, bizim beynimizin sağlıklı bir işlevinden değil; bilinçaltımıza ittiğimiz düşünce ve duygulardan oluşur." dedi ve o mahlukların eşrefinin, beyni ve iradesiyle değil, bilinçaltıyla hareket ettiğini savununca kızgın eleştiri oklarına maruz kaldı. bu kuramın tamamlayıcısı olan, az önce bahsettiğim jung; sadece bilinçdışı değil, kollektif bilinçdışı da davranışlarmızı belirler deyince de ortalık karıştı. aslına bakarsanız, ne hayvandan evrimleşmemiz, ne de dünyanın merkezi olmamamız bize pratikte zararı olan durumlar değil.

fakat, bilinçdışının kesinkes kurbanı olmak yerine, yani öğrenilen kasttan mütevellit sindirilmiş, ceddi olan kadınların durumuna protest tavır olarak ortaya çıkan sahibeler; zamanla bundan zevk, daha sonraki zamanlarda ise kazanç sağlamaya başlamışlardır. sahibeliğin özünde bir şeylerin intikamı vardır. tıpkı kölelerinin erk sahibi olan gündelik görüntülerinin altında gizlenen pasiflikleri gibi, görüntüde pasif olanların görünmeyendeki dominantlığıdır sahibelik. sahiplik için de aynı savım geçerlidir lakin öteki hayat yaşayanlar için. ötede değil, beride oynayanlar, zaten ötekimiz değil bizdendir. biz kimiz? insan. her şey olabilen insan. tanrı da her şeydir. her insan da, bir parçası olarak bu külli olgunun kapsamındadır. tanrıdan gelmediyse şayet, doğanın parçası bir hayvan olarak, doğal selektiflikle ürer ya da tükenirler.

kendini tanıyan, aslında hepimiz gibi bir bok olmadığını bilen, bunu yaşamakta ve savunmakta beis görmeyen bireylerin yaşantılarını takdir ediyor, cesaretlerinden dolayı
kendilerini kutluyorum.

sahibe yaşamlarına sanatsal bakış açısından roman polanski'nin venus in furs'ine veya paul wietz'in yazdığı ve türkiye'de, tiyatro öteki hayatlar tarafından sahneye konmuş olan 'sahibe' adlı oyuna göz atılabilir. hayatın anlamını sorgulayan bu kahramanların aradığı şeyin sevgi ve güven olduğu ana temasıyla başbaşa bırakılan izleyici, insanoğlunun yukarda saydığım krizlere verdiği tepkiyi de manalı bulabilir böylece. kendinin sevilecek, matah bir şey olmadığı, yüceltilmişliğin uydurma olduğu gerçeğiyle yüzleşen birey, bu gerçekle ne yapacağını bilemeyip saklıyor. sakladıkça, durduğu yerden yayılan koku da haliyle rahatsız ediyor. varlığı inkar edilip, kabullenmiş olanlarsa reddediliyor.
topalkırkayak topalkırkayak
yaşamadığım için net bir şey söylemeyeceğim ama gördüğüm, okuduğum kadarıyla aşağılamak, ezmek, hor görmek değildir. onlar sağda solda gördüğünüz ezik insanların ezikliklerini bastırma ve/veya paraya çevirme sevdası gibi duruyor. normal hayatında alfa olan nice adam yatak odasında kedi gibi oluyor. heh, işte onları evcilleştiren kadınlardır bence. yoksa, ezik bi adamı alıp daha çok ezmek ancak mahalle kabadayılığı olur gibi geliyor bana yoksa şüphen mi var?

(bkz: gerçek bdsm bu değil)
(bkz: swh)
babayaga babayaga
zamanında merak edip bir tanesi ile sanal platformdan konuştuydum. sözleşme falan imzalatıyormuş. cinsellik yok deyip verdiği hizmetleri saymıştı. ben daha yeniyim, sen ne tavsiye edersin, begineer seviyesi için bir tavsiyen var mı paket falan dedim, kırbaç ya da foot fetish tarzında şeyler tavsiye etti.
aklıma takıldığı için dedim ki, mesela olayın bir noktasında, ben slave rolünden sıkılıp, seni yatırıp kucağa bostan patlıcanı gibi, popişini tokattan pancara çevirsem ne olur? zira kendimi biliyorum, demokratik insanım ben, tek taraflı hegemonya beni boğar. cevap vermeye yeltenmeden bastı engeli. pek anlayışlı tipler değiller demek ki.