sanat

17 /
sickgod sickgod
sürekli genişleyen bir evrende, küçücük bir noktanın içindeki canlının zihninde uydurduğu algılara ulaşan eserler bütünüdür. sanat evrensel değil sanat insansaldır. nitekim bir anunnaki(:d) abimize ablamıza mozart dinletsek boş boş etrafa baktığına şahit olacaksınızdır. bu yüzdendir ki kültürler arası farkları vardır yetişme koşulları, hazları belirler.
sklogw sklogw
r g collingwood'un the principles of art eserinde sanat teorisi'nden bahsedilir, yazara göre sanat teorisi şöyledir:

"bir sanat eseri, deyimin tam anlamıyla, el yapması bir şey, sanatçı tarafından fiziksel olarak meydana getirilen veya algılanan bir şey değildir. o yalnızca sanatçının zihninde var olan, düş gücünün yarattığı bir şeydir ve de, yalnızca görsel ve işitsel düş gücünün eseri değil, genel bir düşsel deneyim bütünüdür.

bir sanat eserinin gerçek nesne diyeceğimiz bir şey olması gerekmez; düşsel dediğimiz bir şey de olabilir. sosyal bir karışıklık, bir bunalım, ya da bir savaş gemisi veya benzeri şeyler, gerçek dünyada yeri olan bir şey olarak ortaya çıkıncaya kadar yaratılmış değildirler. ancak bir sanat eseri, yalnız sanatçının kafasında yaratıldığında da tamamen yaratılmış olabilir. gerçek sanat eseri görülen ya da duyulan bir şey değil, zihinde canlandırılan bir şeydir." the principles of art r g collingwood b1938 s130
metrodakikemancı metrodakikemancı
nedir diye tartışmayacağım bir konu.
haddim de değil.
fakat şunu söyleyebilirim ki endüstriyel bir hal almış her türü, metaya dönüşmesiyle bir anlatım eksikliği içerecektir. daha doğrusu samimiyet kayboluyor gibi.

bir de olanakları aktarımıyla sınırlanmış bir durumu söz konusu.
örneğin,
elektrik sağlayamazsan film yapamazsın,
şarj biterse fotoğraf çekemezsin, gönderemezsin.

hele film endüstrisi başlı başına böyle düşündürüyor.
koca bir ekip, danışmanlar, kostümler, ve tabi ki yatırılan paranın amorti edilebilmesi için türlü stratejiler:

misal şiir öyle değil.
dünya yıkılsa, sen bir taşın üstüne oturup yazabilirsin. bir kalemdir, bir kağıt en nihayetinde.
(şüphesiz kalem ve kağıt da endüstridir, ama yukarda saydıklarımdan çok daha ucuz ve kolay bulması)

paylaşacağım video bana bunu düşündürdü biraz.
bir otopark,
üç-dört tane palet,
iki tane adam.




oturur içinden geldiği gibi başlarsın çalmaya.
sanırım bu haliyle sanat bana;
en kolay ve anlaşılır haliyle duygu ve düşünceleri iletmeyi çağrıştırıyor demek ki.


şu otoparkta olsaydım geçerken, yere oturur sırtımı bir arabanın tamponuna dayar gözlerimi kapatırdım.
avrupa derdim, ortadoğu derdim.
bu nasıl güzel karmaşa derdim.

bir taraftan, münih'teki englischer garten'da bir yaz akşamı bira içtiğim gelirdi aklıma sırtımı ağaca dayayıp,
diğer tarafta filistin'de tankla ezilen güzelim yüzlü (bkz:rachel corrie )
bir taraftan "we are from different world" diyen felsefeci o kızın dudağımın köşesine bıraktığı sarışın öpücük...
aynı anda, mezarına kendi ellerimle koyduğum kimsesiz "garip" mehmet amca gelirdi.


arnavutluk'un dağlarında adam tüfeğini çekip kafama dayadığında araya giren o yiğit köylü kadınının beni nasıl kurtardığını hatırlardım, hala ürpererek.
sonra tüfeği çeken adamla barışıp sabaha kadar ot çekerek, aynı dili konuşmadan nasıl candan muhabbet ettiğimizi.
düşman ve dost olabilmenin arasındaki o incecik çizgiyi…

sanat sanırım böyle bir şey;
hiç alakası olmayan çok şeyi birleştiren,
toplanmış olanları dağıtan...
hala hayatta mısın değil misin yoklayan...
geçmiş zaman yolcusu geçmiş zaman yolcusu
"bir nesneyi sanatsal bir olguya dönüştürmek için, onu yaşam olguları dizisinden çıkarıp almak gerekir. bunun için de, tıpkı korkunç ivan'ın adamlarını "gözden geçirip denetlemesi" gibi, her şeyden önce "nesneyi harekete geçirmek" gerekir. nesneyi alışılmış çağrışımlar kılıfından çekip çıkarmak gerekir. nesneyi, bir odunu ocakta çeviriyormuş gibi çevirmek gerekir. çehov'un notlarında şöyle bir örnekle karşılaşırız:

adamın biri on beş, hatta otuz yıl süreyle hep aynı sokaktan geçmekte, her gün üzerinde "bol sirke çeşitleri" yazılı tabelayı okumakta ve kendi kendine şöyle sormaktadır: "kimin bol sirke çeşidine gereksinmesi olabilir ki?" bir gün, tabela yerinden sökülüp duvarın kenarına konur. o zaman da tabela üzerinde "bol sigara çeşitleri" [yazdığını fark eder].

şair bütün tabelaları yerinden indiren kişidir; sanatçı, nesnelerin başkaldırışını hazırlayan elebaşıdır. şairlerde, nesneler, eski adlarını atarak başkaldırırlar ve kendilerine aldıkları yeni adla ek bir anlam üstlenirler. şair karşılaştırmalar yapmak için imgelerden, mecazlardan yararlanır; sözgelimi ateşi kırmızı bir çiçek diye adlandırır ya da eski sözcüğe yeni bir sıfat verir veya baudelaire gibi, leşin, şehvetli bir kadına benzer biçimde ayaklarını havaya kaldırdığını söyler. böylece şair anlamsal açıdan bir yer değiştirmeyi gerçekleştirir; kavramı, içinde bulunduğu anlamsal diziden çıkarıp başka sözcükler (bir mecaz) aracılığıyla bir başka anlamsal dizi içine yerleştirir. biz de böylelikle, yeniliği, nesnenin yeni bir dizi içine konuluşunu hissederiz. yeni sözcük nesnenin üstüne yeni bir giysi gibi oturtulur. tabela kaldırılmıştır. bu da, nesneyi algılanabilir kılma, onu bir sanat yapıtı öğesine dönüştürme yollarından biridir. bir biçimin katlardan oluşan görünümde yaratılması da bu yollardan başkasıdır. nesne, yansımaları ve karşıtlıkları aracılığıyla ikilenir ve üçlenir."*
17 /