sarıkamış

1 /
my dying bride my dying bride
1916 yılında almanlar demiryollarını ve kamyonları kullanarak çevirme harekatına girişmiş ve kurşun atmadan 100000 rus askerini generalleriyle esir almışlardır. gaza gelen enver paşa ise aynı şeyi sarıkamışta yapmaya kalkmıştır fakat demiryolu ve kamyonlar yerine aynı işi herhangi bir destek olmadan kağnılarla, öküzlerle yapmaya çalışınca büyük bir hezimete uğramıştır. sarıkamışta 96000 şehit verilmiştir. eğer bu askerler orda ölmeselerdi lozan antlaşmasında daha fazla şey isteyebilirdik. erat nasıl olsa savaşta olduğu kadar savaş sonrası imzalanan antlaşmalarda da etkin bir güçtür.
capital capital
kars ilçesi.ormanı ve soğuğu meşhurdur.bu arada bir şey daha sarıkamış'taki kar kayak açısından en kaliteli kar dır.
rio rio
kars ilinin 57.026 nüfuslu ve 1.732 km2 yüzölçümlü ilçesidir.

bayram gale ilçenin kaymakamıdır. kozan, koçoğlu, yağıbasan, yarkaya, uzungazi, taşlıgüney, sırbasan, parmakdere, topkaya, sırataşlar, şehitemin, mescitli, köroğlu, kurbançayırı, odalar, ortakale, şehithalit, kazıkkaya, akkoz, akören, alisofu, altınbulak, armutlu, aşağısallıpınar, balabantaş, balıklı, başköy, belencik, beşyol, boyalı, bozat, çamyazı, çardakçatı, çatak, çolaklı, eşmeçayır, gecikmez, güllüce, hamamlı, handere, ısısu, inkaya, kalebaşı, karaköse, karakurt bucak merkezi, karapınar, karaurgan bucak merkezi, kayalıboğaz, kazantaş, yayıklı, yenigazi, yeniköy, yukarısallıpınar, yukarısarıkamış, kızılçubuk, süngütaşı isimlerinde toplam 56 köyü bulunur.
ceng85 ceng85
yaklaşık 100000 şehit verdiğimiz yerdir ve şöyle bir hikayesi vardır:

sarıkamış gazilerinden balıkesirli mehmet oğlu ahmet ağa anlatıyor;

24 aralıkta sarıkamışa doğru yürüyüşe geçen askerlerimiz, gece dağa tırmanmaya başladılar. şiddetli soğuk, korkunç tipi altında, gecenin karanlığında birbirlerine tutuna tutuna , karlara bata çıka yol almaya çalıştılar. iliklerine kadar titreten tipinin şiddeti karşısında üzerlerindeki soğuk yüzü görmemiş yazlık kıyafetleri ile yürüdüler. yol yokuş bitmek bilmiyor, kara saplanmış ayaklara geçit vermiyordu. yol bitmeli, kar aşılmalıydı; nasılsa her gecenin bir sabahı vardı.
işte, bu gece yürüyüşü sırasında önce gözler donmuş, kör olduğunun kimse farkına varamamış. sabahın ilk ışıklarını görememiş, hala gece karanlığı devam ediyor zannetmişlerdi. yüreklerinin aydınlığında yürümeye çalışmışlar. yollarını aradılar, karlara saplandılar ve geride kalmaya başladılar.
geride kalanlar yavaş yavaş donuyordu. kapkara gecenin sabahını göremediler.
sağ kalan birkaç asker için bir daha sabah olmadı. sarıkamışa yaklaştıklarında kar erimemiş ama onları eritmişti.
soğuğa birde açlık eklendi. erzak getiren birliklerin askerleri de donarak öldüğünden, açlık sağ kalanları da perişan etti.

inanılmaz ama gerçekti, kalanlar ölene dek çarpıştılar...çarpıştılar...çarpıştılar
yüreklerimize gömüldüler. dediler ki;

"vatanımız sabah aydınlığını görsün,
bütün geceler bizim olsun."


"allah-u ekber dağlarındaki türk müfrezesini esir alamadım. bizden çok evvel allah a teslim olmuşlardı."
rus kurmay başkanı pietrorov
floydian floydian
türkiye'nin en yüksek rakımlı yerleşim birimi olarak tanımlanan ilçedir. küçüktür, hoştur. kendi kendine satranç oynayan hamamcı abisi, sokak kazları gibi ilginçliklere sahiptir. sac kavurmanın en güzel örneklerinin bulunduğu yerdir. 9. piyade tümeni tarafından çevrelenmiştir. dünyanın en kaliteli kayak pistlerinden birine sahip olurken doğası son derece güzel, havası temizdir. oranın soğuğu üşütmez diyenler mutlaka bir kere gitmelidir.
meramise meramise
her sene törenlerle anılan acı hadisenin yaşandığı yer. 1. dünya savaşı esnasında, yoğun kış şartlarını hesaba katmayan enver paşa, büyük çoğunluğunu kayseri/ pınarbaşı/ uzunyayla havalisinden topladığı ve bu sebeple büyük çoğunluğunu çerkes gençlerinin oluşturduğu askerleri sarıkamış'ta karakışa kurban vermiştir. giden gençler savaşamadan donarak ölmüşlerdir. en acısı da budur: savaşamadan ölmek. belki de söylenen onca ağıdın nedeni budur: amaçsızca, daha doğrusu amacına ulaşamadan yitip gitmek.

sarıkamış'a gidip de dönemeyen nesil kayıp nesil olmuştur maalesef. bir çok ocak sönmüştür bu yüzden.

kayseri/ pınarbaşı/ uzunyayla'da yitiklerin ardından söylenen çerkesçe sözlü bir de ağıt vardır. bir çok ağıt vardır daha doğrusu ama en bilineni "sarıkamış ghıbze" (sarıkamış ağıdı) adıyla anılanıdır. bu ağıtta "süslü çerkes atlıları, dönmenize dair umutlarımızı yitirdik, sarıkamış ovasında da siz yittiniz umutlarımız gibi.." ve benzeri sözler vardır ve oldukça acıklı bir de müzik eşliğinde söylenir.
ghujka ghujka
muhteşem çayırlar, kırlar, küçük akarsularıyla çok güzel bir doğaya sahip kars ilçesi. neredeyse her binada "saçak altında yürümeyin" uyarısı bulunur çünkü adam boyunda buzdan sarkıtlar oluşur kışın. ilkbahar geldiğinde çatıdan kayarak düşen karlar apartmanı sallar. bir çok yerinde obsidiyen taşları bulunur. kışın atların nalları çivilidir, at arabaları kızaklara dönüşür. yollar 9 ay buzla kaplıdır. her tarafta askerler vardır, jet sosyetenin uğrak yeridir.
namaste namaste
90000 şehidimizin dramını bizlere hatırlatan bir ahmet şafak şarkısı. şarkının klibi de son derece hoşdur. aynı zamanda 2005 kral tv video müzik ödülü sahibidir.




memed yetim memed aşık
potini var delik deşik
anası elinde beşik
memed yatar kar altında
sarıkamış kar altında
mehmedim karlar altında
yüreğinde sevdiceği: memleketi kor altında
anama demeyin sakın
tüfengi omzuma takın
bu yüreği benden sökün
yatamam toprak altında
son bir nefes memed dayan
zalım uyku gelde uyan
ölen beyaz bir kardelen
tahammülüm zor altında


ana sana bu mektubu allahuekber dağında yazıyorum. galiba veda vakti geldi hakkını helal et anam elif kıza selam söyle. o cepheden bu cepheye atıldık aşk makamında bir türkümüz olmadı bu yüzden sevdamız gazi aşkımız şehittir bizim. elif kızın üstünden elim kalkmıştır gayrı hakkını helal etsin.
üzülme ana ağlama: sarıhanlı nere sarıkamış nere deme.sarıkamış için ölmeyi bilmiyorsa bir adam sarıhanlı için nasıl yaşar.her seher vakti secde aydınlığındaki ak alnını öptüğümü bil ama beni öldü bilme.ne diyor yunus ata 'ölürse ten ölür canlar ölesi değil' ana.
hashus1099 hashus1099
kişisel hırsları uğruna enver paşa ve hafız hakkının 90000 askere mal olmasıyla kararan bir destanın öyküsüdür sarıkamış.

liman von sanders, türkiyede 5 yıl adlı kitabında bu macera öncesinde enver paşayı nasıl uyardığını şöyle belirtmiştir:

"enver, elindeki haritanın üzerinde 3. orduya yaptıracağı bir hareketin krokisini çizdi.buna göre enver,ana yol istikametinde ve cepheden 11. kolordu ile rusları oyalarken,diğer iki kolordu (9 ve 10.) sola doğru ve dağların üzerinden günlerce devam edecek bir yürüyüşle sarıkamışta rusların yan ve arkasını çevirecek,sonra da 3.ordu karsı zaptedecekti.

bundan birkaç gün önce türk karargahında bulunan bir alman subay,planlanan soldan çevirme hareketini anlatmış ve ben de hareketin başarı şansını araştırmıştım.kanaatim oydu ki bu hareket imkansız değilse bile çok güçtü.harite ve diğer kaynaklardan edindiğimiz bilgilere göre,yollar çok dardı,dağ yollarından çok yükseklerden geçen ve ancak yayaların gidebileceği patikalardan ibaretti.bu zamanlarda da ihtimal kar ile örtülüydüler.bu şartlar altında cephane ve yiyecek nakliyatının eldeki vasıtalarla nasıl yapılabileceğini dahi,başlı başına bir meseleydi.

ben, görevim icabı bu meselelere enverin dikkatini çektim.o, cevaben bütün bu konuların incelendiğini, yol keşiflerinin yapıldığını ve o tarihe kadar diğer keşiflerin de tamamlanacağını söyledi. konuşmamızın sonunda hatalı ve dikkat çekici fikirler ortaya attı. bana ilerde afganistan üzerinden hindistana yürüyeceğini söyleyerek veda etti"


ayrıca bölgenin her yerini taşının gediğine kadar bilen 9. kolordu komutanı ahmet fevzi paşanın, harekatla ilgili görüşleri de şöyledir:

"bu manevra nazari olarak gayet mükemmeldir.şu şartla ki kolorduların ellerinizle haritada hareket ettiği gibi,seri ve emniyetle hareket etmeleri şarttır.halbuki bu mevsimde, hudut dağlarında seri hareket imkansızdır."
hashus1099 hashus1099
kimliği belirsiz bir subay tarafından kayda geçmiş bu yazı, sibirya esir kampında 9. kolordu komutanı yarbay şerifin eline geçer:

"en nihayetinde dağa çıktık. bizi çok geniş ve uçsuz bucaksız sanılan bir kar yaylası karşıladı.pek yorulmuş ve takatsiz düşmüştük. tam yayla üstünde keskin bir rüzgar ve tipi başladı. bu andan itibaren göz gözü görmez oldu. kimsenin kimseye yardım etmesi ve hatta söz söylemesi, sesini işittirmesi imkanı kalmadı. uzun, sonsuz denecek kadar uzamış yol kolu dağıldı. herkes kendi canının derdine düştü. asker enginlerde, dere içlerinde, orman bucaklarında, nerde bir kara nokta, dumanı tüten bir ocak gördüyse oraya saldırdı ve kolordu çözülüp eridi... subaylar çok uğraştılar fakat kimseye söz ettirecek güçleri kalmamıştı. hala gözümün önündedir; yol kıyısında karlar içinde çömelmiş bir er, bir yığın karı kollarıyla kucaklamış, titreyerek, feryat ederek dişleriyle kemiriyor, tırnaklarıyla kazıyordu... kaldırıp yola götürmek istedim. er, önceki hareketini hiç bozmadı ve beni hiç görmedi. zavallı cinnet geçiriyordu. böylece şu uğursuz buzullar içinde belki de 10binden fazla insanı bir günde karların altında bıraktık ve geçtik "
sondanbiönceki sondanbiönceki
herkes bir türkü tutturmuş gidiyor: "askeri kırdıran enveri paşa". bazı kulaktan dolma bilgilerle enver paşa şöyle. yok şu kadar askeri kırdırdı. sarıkamış harekatında toplam şehit sayımız 22 bin. sarıkamış harekatını komuta eden enver paşanın planına göre sarıkamış 3 koldan sarılacak ve sarıkamış ele geçirelecek. 3 kolun birinin konutanı da hafız hakkı paşadır. hafız hakkı paşa sarıkamışa en önce ulaşayım diye enver paşanın kendisine söylediği güzergahtan gitmez de kışlık teçhizatı olmayan askeri allahuekber dağına sürer.planlanan günde enver paşa planladığı yerde olur ancak hafız hakkı askeri dağa sürdüğü için gelememiştir. hafız hakkıdan ses gelmeyince sarıkamış'a tek başına girer ve haliyle başarısız olur. sarıkamışta hafız hakkı'nın yaptığı yanlış yüzünden enver paşa'ya denmeyen kalmamıştır. ayrıntılı bilgi için "tarihin sarıkamış duruşması" kitabını okumanızı tavsiye ederim. yazarı ramazan balcı.
hashus1099 hashus1099
sarıkamış şehitlerini anma töreniyle tekrar gündemde olan kars ilçesidir.

1. dünya savaşı'nın bu cephesiyle ilgili hala enver paşa savunucusu tiplerin ortaya attığı yanlış iddialar vardır.


artık şehit sayısını düşürmeye başladılar. rus generalin verdiği rakama bakılana kadar ordu mevcutları incelenmeli ve oradan dönebilmiş asker sayısına bakılmalıdır. genel kurmay başkanlığı'nın 1933 yılında yaptığı açıklmaya göre ise osmanlı ordusunun kayıpları 109.274'tür. 3 kolordudan biri tamamen yok olmuş, diğeri hafız hakkı tarafından dağa vurulmuştur ve mevcudu bölük seviyesine kadar gerilemiştir.

hafız hakkı olayı ise daha farklıdır. harekat daha başlamamışken bölgenin harekata uygunluğunu araştırması için gönderilen hafız hakkı, ilk olarak atının boynuna kadar kara battığını, harekatın zor olacağını bildirmiştir. kendisi de enver paşa gibi saray damadı olan hafız hakkı, enver paşa gibi hayalperestlik peşine düşerek kahraman olmayı amaçlamış, bir önceki raporu ile ters düşerek istenildiği takdirde ordunun yönetimini alarak harekatı yapabileceğini söylüyor. bunun üzerine işi hafız hakkı'ya bırakmak istemeyen enver paşa sarıkamış'a geliyor.

bölgede yıllarca görev yapmış, her türlü yolu avucunun içi gibi bilen ahmet fevzi paşa'nın görüşü de budur;

"bu manevra nazari olarak gayet mükemmeldir.şu şartla ki kolorduların ellerinizle haritada hareket ettiği gibi,seri ve emniyetle hareket etmeleri şarttır.halbuki bu mevsimde, hudut dağlarında seri hareket imkansızdır."

bunun üzerine enver paşa ahmet fevzi paşa'nın görevinden ayrılmasına sebep olmuştur.

bunun üzerine 10. kolorduyu da emrine alan hafız hakkı ile beraber enver paşa harekat planını çizmiştir. harekat planını liman von sanders türkiye de 5 yıl adlı kitabında anlatmıştır.
(bkz: #2570461)

daha bir tümen yönetmemiş bir şahıstan gelen böyle bir plana karşı çıkan akademideki öğretmeni, 3. ordu komutanı hasan izzet paşa da görevini kaybetmiştir ardından. enver paşa'nın suçsuz olduğu da ne kadar ortaya çıkıyor değil mi?

harekat esnasında ise hafız hakkı'nın 2 tümenini allahuekber'e vurmasının nedeni geç kalmış olmasıdır. bir rus birliğini kahramanlık etmek için kovalamış, sonra tekrar dönüp geçilebilecek düzeyden geçmeyi zaman kaybı olarak gördüğünden 2 adet tümeni dağa sürmüştür, bilindiği gibi tüm kolorduyu değil. kolordunun diğer tümeni bardız'da sıkışıp kalmıştır. bu yolculuk sonunda 10 binden biraz fazla olan tümenlerin mevcudu 1000 kişi civarına düşmüştür. ha yok allahuekber dağından geçilmeseydi ne olurdu? 3-4 bin kişi daha hayatta kalırdı, onlar da yine açlık, susuzluk, soğuk, tifüs ve erken yaşlanma sorunundan ölürlerdi.

aynı zamanda 9. kolordu'nun başında bekleyen enver paşa da ordunun dinlenmesine imkan vermeden, döküntüleri göre göre orduyu yürütmeye devam etmiştir. ama hiçbir şekilde olumsuz konuşulmasına tahammülü olmayan enver paşa, karşılaşılan güçlükleri görmezden gelmeye çalışıyordu. ıraktan gelmiş birlikler, yazlık kıyafetlerle savaşıyorlardı. ordu bit içinde yüzüyordu. tifüs tehlikesine dikkat çeken bir doktor, doktor eksikliğine rağmen cepheye er olarak gönderilmiştir. askerliğini burada yapmış olan, hüsamettin cindoruk'un babası vasfi cindoruk da bitler konusunda "kolumuzu salladığımızda oluk oluk bit düşerdi yere" diyor.

bir kolordu da aras nehri civarlarında rusları oyalıyor, güya kuşatmayı fark ettirmemek için, ama bu mevsimde böyle kuşatmayı yapamayacağımızı düşünen ruslar yine de fark ediyor kuşatmayı. bir kolordumuz aras nehri civarında erzurum yolunu savunmaya çalışmıştır.

kışın en sert günlerinde, ne geri hizmeti yapılan, ne de giysisi olan bir ordu ile, kafkasyanın soğuğuna açık ve rakımı yüksek olan erzurum-kars bölümünde böyle bir harekatı, turan gerçekleştirip kafkas halkarını ayaklandırmak isteyen; daha bir tümen bile yönetmemiş bir hayalperestin yapması, 120 bin mevcutlu ordunun mezara sokulması demektir. yani ona buna suç bulup enver paşa'nın aklanması gülünçtür.

tabii ki hafız hakkı da, kişisel hayalleri uğruna 2 tümeni heba ettiği için suçludur. balkan savaşı'nın ardından çok güzel bir esere, bozgun'a imza atmıştır. okunası bir kitaptır, bozgunun nedenlerini iyi anlatmıştır, ama 2 yıl sonra sarıkamış'ta farklı bir hafız hakkı görülüyor.

bu ordunun komutanı ve hafız hakkı almadan sarıkamış'ı almak için 9. kolurduyu mevcudunu 1 tabura düşene kadar hücum ettiren biri olarak enver paşa, bu savaşın tüm vebalini çekmelidir orası ayrı konu.

sonuçta 9. kolordu tamamen yok olmuştur, karargahı flamasıyla beraber esir düşmüştür, enver paşa biraz öncesinden kaçmıştır.
10. kolordunun dağa vurulan 2 tümeninden bir miktar asker kalmıştır, 11. kolordu ile birleşerek hafız hakkı'ya yeni bir ordu olarak bağlanmıştır. hafız hakkı daha sonra tifüs nedeniyle ölmüştür.

kaynak olarak tavsiye ettiğim kitaplar;

sarıkamış dramı - alptekin müderrisoğlu
bir hüznün tarihi sarıkamış - muzaffet taşyürek
sarıkamış - yarbay şerif(ilden) (9. kolordu kurmay başkanı)
sarıkamış - general nikolski(genelkurmay yayınları)
hashus1099 hashus1099
bu harekatın bitişinin yıldönümü 5 ocaktır. yani bugün 93. yıldönümüdür.
arif akpınar, bir askerin gözünden çok güzel anlatmıştır olanları.



rüzgar uğuldadı yine.

gün ortasıydı ve gökyüzü güneşsizdi. etraf, dalgalı beyaz bir deniz... hava uğultulu, buslu, serpintili, ufuksuz, boğuk bir aydınlık...

rüzgar yine uğuldadı..

rüzgarın her uğuldayışında dudaklarından; ‘’allahu ekber!’’ nidası yükseldi.

bin üç yüz onuncu uğuldayışıydı rüzgarın.

karlı tepeler savrulup savrulup üzerlerinde geliyordu. soğuk, hep soğuk, yalnızca soğuk... allahuekber dağlarının soğuğu ne de yamandı böyle.

bedenleri karlı tepelerde dolaşırken yürekleri tevekkülün yamaçlarında dolaşıyordu ve bundandır ki yürekleri ürkmüyordu tipiden.

çarığının içinde parmağını oynatmaya çalıştı. hissetmedi ayak parmaklarını. ufka baktı acı acı. ufuk görünmüyordu. yok yok, görünüyordu aslında. ufuk hemen önlerindeydi. rüzgarın acı acı uğuldaması tüylerini de ürpertmiyordu. çünkü tüylerinin ürperişini de hissetmiyordu.

rüzgarın bin yedi yüzüncü uğuldayışını duydu ve hissetti.

bunu hissetmemesi ne mümkündü. her taraf rüzgara ve yerden savrulan karın sesine teslim olmuştu. yer yer uğuldayan kurtlar, çakallar ve bilumum yabani hayvanların sesi de duyulmaz olmuştu. rüzgara ve tipiye direnen sadece birerli kolda ilerleyen ve takati tükenmek üzere olan türk askerleriydi.

zemin değişkendi, ürkütücüydü, yutucuydu, renksizdi. satılmış’ın ayaklarında karıncalanma ve sinirlerinde uyuşma vardı. birliğin epey gerisinde kalmıştı. hızlanmalıydı. herşey umutsuzluğu fısıldıyordu ama direnmeli ve hızlanmalıydı.

zemin, dipsiz beyaz bir kuyu… zaman; yelkovansız, akrepsiz ve rakamsız...

sıcak bir ocağın başında olsaydı şimdi. yumuşak minderin üzerine kurulsaydı ocağın başında. ateşin yalazı yüzünü yalasaydı. ocağın üstünde çorba kaynıyor olsaydı. bir de, bir de sevdikleri olsaydı ocağın başında.

rüzgar kaçıncı kez uğuldamıştı unuttu bu kez.

unutmamak ne mümkün? dudaklarından; ‘’allahu ekber!’’ nidası daha düşmeden, diğeri uğulduyordu rüzgarın çünkü

yine uğuldadı rüzgar, acı bir anne feryadı gibi.

zira rüzgaârın her uğuldayışı bir annenin yüreğine figan düşürüyordu. rüzgarın her uğuldayışında bir ana kuzusu dizlerinin üzerine çöküp kar ortasında işaret taşı gibi öylece kalakalıyordu.

uykusuz gecelerin isyan eden sesi gibiydi rüzgarın uğultusu. aslında bir de hırt hırt eden zeminin sesi vardı.
her adımda biraz daha seyrelen...

her hırt hırt sesinden sonra

bir yiğidi daha bağrına emen…

kuruyan adımları bağrına gömen…

ve nafile yakarışlar, serzenişler, çırpınışlar..
.
birçoğu evliydi askerin. her adımın karlı zeminde susuşu, birkaç yetimin de ağlayışı demekti aynı zamanda. umutlar buz tutar mıydı? umutlar, buz tutuyor, buz oluyordu işte. nice umutlar allahuekber dağları’nda buz olup kalakalıyordu öylece.

en son uğuldayış; bir uğultu muydu yoksa teninde hissettiği bir ürperiş miydi ayırt edemedi.

her yanı sallanan yaşlı, ahşap bir yalı gibi sendeledi. bacakları titredi satılmış’ın. kolonlarından darbe alan bir bina gibi titredi bacakları. birden umutları da sarsıldı bedeni gibi. rüzgarın uğultusunu duymaya çalıştı. çünkü bu uğuldayış da hayatın sesiydi.

rüzgarın yeni bir uğuldayışını duyunca mutlu oldu bu kez. yine, ‘’allahu ekber!’’ nidası döküldü dudaklarından belli belirsiz.

tam da kendini koyuverecekti ki; bu ‘’allahu ekber!’’ nidası, kalorifer borularına yürüyen sıcak su gibi geldi tenine.
rüzgar uğuldadı, zemin aktı, zaman savurdu...

durmamalıydı. zaman gecenin ayazına gebeydi ve galiba akşam oluyordu. çünkü zemin biraz daha solgun oluyordu gitgide. ya da gözlerinin feri sönüyordu. gecenin ayazı tenlere daha saldıracaktı. aç kurtlar uluyacaktı sonra, tenlere saldırmak umuduyla.

kurtlar... uluyorlardı işte. rüzgarın ve zeminin sesine bir de kurt sesi eklenmişti.

evet, galiba gece oluyordu. kurtların uluması iyi aslında, diye düşündü. beyaz bir döşeği andıran zeminde uyuma hissini, insanın içinden alan bir sesti kurt sesi. ölümü hatırlatan, ürperten bir ses...

geride, donup kalmış arkadaşlarının cesetlerini yiyen kurt görüntüleri hiç aklından gitmiyordu. çölün akbabaları neyse, karın kurdu da oydu.

donma, tatlı bir uyuşukluk ve karşı konulması güç tatlı bir uyku hâliyle başlıyordu. askerler bu tatlı uyku haline karşı koymakta güçlük çekiyorlar ve bu rahatlığa kendilerini bırakıveriyorlardı. bu bir gönüllü ölüm değildi, cenneti arzulayış değildi, bu bambaşka, anlatılmaz bir şeydi. hani mevlana’ya ‘’aşk nedir?’’ diye sorduklarında, ‘‘ol da gör’’ demişti ya, işte öyle bir şeydi bu. anlamak için, donmak gerekti.

rüzgar yine bilmem kaçıncı kez uğuldayıp sustu.

islık çalmaya çalıştı. önündekilere bir şeyler diyecekmiş gibiydi.

bir keresinde; ’’ben ardınızdan ıslık çalarsam bilin ki donmak üzereyim demektir. o zaman bana yardım edersiniz’’ demişti.

dudaklarını ıslık çalma vaziyetine getirdi. ama yapamadı. göğsünden kopup gelen hava olduğu gibi ağzında çıkıverdi ve buhar oldu. tıpkı hayat gibi... dudakları uyuşmak üzereydi. silahını tuttuğu elinin parmaklarını oynatmak istedi. parmakları silahının kayışında kilitlenmişti.

uğuldayan rüzgar mı yoksa kar mıydı? yine havada bir uğultu...

kar etrafta, baş döndürücü hızla savruluyor, kamçı olup yüzlere değiyordu. arz, askerlerin adımlarını merkezine çekiyordu. lakin bir adım duraklasa bir daha yürüyemeyecek haldeydi. bir daha öndekilere yetişememe endişesi vardı içinde.

yürüyüş kolundan kopmak demek, ölmek demekti. herkes kendi derdindeydi. düşene el vermek, yeniden doğrulamamak demekti. sonra eller hissedilmiyordu ki düşene el verilsin. düşen, karlı zeminde kalıyor ve tatlı bir uykuya dalıyordu.

uyandırmalıydı kendisini. yarı açık bilinci böyle diyordu. kendini, boğulmakta olduğu kendi gölünden el vererek kurtarma çabasına düştü. emanetin hakkını vermek için çabaladı, yani akîbeti için çabaladı. evet, bu tatlı uykunun ardında şahadet vardı. tatlı bir hayat vardı. içindeki önü alınmaz bir güç, onu tatlı uykuya ve tatlı hayata bundan dolayı çekiyordu sanki. ama yaşamak için direnmezse bu intihar olmaz mıydı? insan, bile bile ölümün kucağına nasıl atlayabilirdi ki? böylesi bir mücadelede, kazanma kuşağında kaybetmek de vardı. direndi...

sonra, rüzgar kaçıncı kez uğuldadı yine, kestirmek ne mümkündü.

katılaşmış, buza kesmiş elbise tabutunun içinde, kaputunun karalığına tutunmaya çalışan şekilsiz başını oynattı. görebiliyor muyum acaba, düşüncesiyle buzdan kaputunun bir yerlerinde karalık aradı. etrafı görmediğini sandı. her tarafın boydan boya beyazlıklar içinde olmasından, kar körlüğü denen göz donmasına tutulmaktan korkuyordu. önce gözleri, sonra kendisi donan bir arkadaşının serzenişi hiç gözünün önünden gitmiyordu.

‘’neden hemen gece oldu?’’ diye sızlanmaya başlamıştı arkadaşı. gözleri donmuştu oysa.

buz tutan elbisesinin bir yerindeki karalığı görünce sevindi. başını yeniden oynattı ve hafif göğe dikti. kar yağıyordu, yok savruluyordu aslında kar. veya binlerce beyaz akbaba dönüyordu başında.

kirpiklerini buza tutmuş bakışlarını kaputunun karalığından kaldırdı. vücudunun kimi yerlerini hissetmiyordu. uyandırmalıydı yüreğini, çocukluğunu, gençliğini uyandırmalıydı. rüzgara ıslık çalmalıydı. islık çalmaktan hoşlanmazdı ama şimdi çalmalıydı.

rüzgarın uğuldayıp uğuldadığını duymadı bu kez.

gecenin beyaz mağarasında buzdan bir taş oluyordu ayak izleri. yürüyüş kolunda epey geride kalmıştı. zaman, ak kefeninin üzerine kara elbisesini giymişti.

gecenin sayısız kar oyukları, sayısız yiğidi yutmuş bir daha geri vermemişti. allahuekber dağları, boydan boya kabristan olmuş, zemindeki karlar şehitlere kefen olmuştu. rüzgar habire oyuklar açıyordu zeminin bağrında. rüzgar, açtığı her bir oyuğa, yeni bir askeri çağırıyordu.

rüzgarın ölüme davet eden sesi, sustu sonunda.

bulutlar bir bir çekildi semadan. zemin bağrını ayaza gerdi bu kez. vakit azaldı, çok çok azaldı vakit. gözlerinin önüne çocuklarını getirdi. rüzgarın daha önceden açmış olduğu beyaz oyuğa buzdan bir heykel gibi düştü. allahuekber dağlarının zemini bir şehidi daha aguşuna aldı. gözleri açık kaldı. yüzünde tatlı bir tebessüm gözlerinde çocuk masumiyeti vardı.

buzdan bir dağ, buzdan bir dağ’ı daha yutmuştu.

rüzgar artık hiç uğuldamıyordu...

ruhu şad ola.

(sarıkamış hikayeleri kitabından, arif akpınar)
1 /