sineklerin tanrısı

2 /
toshiro toshiro
methini çok duyduğumdan ötürü alıp okudum. yazarın, uzun monolog ve betimlemelerden ziyade daha çok diyaloglara yer vermesinden dolayı iki günde bitirilebilecek olması bir yana, edebi yönünü pek de beğendiğim söylenemez. her ne kadar çoçukluk zamanında okumamdan ötürü bir parça unutmuş olsam da kendimi yer yer jules verne'nin bir kitabını okuyor gibi hissettim. bu açıdan da bir nostalji yaşamadım değil.

kitabın methedilmesi ise yukarıda sözünü ettiğim özelliklerinden değil, yazarın kullanmış olduğu -bazı noktalarda anlaşılmasının son derece güç olduğu metaforlardan kaynaklı. yazar, issız bir adaya düşmüş çocuklar üzerinden otoriter ve aydın/demokrat insanları/rejimleri ele alıyor. kitap da olmasa da sonsözde bu sözünü ettiğim insan özelliklerinin sadece yetişkinlere özgü değil, yetiştirmeye bağlı olarak çocuklukta da ortaya çıkabileceğini söylüyor haklı olarak. bu özelliklerin aileden ve toplumdan gelmiş olabileceğini kitabında diğer metaforlarda yaptığı gibi olay döngüsünün içine yedirmeyişini de belki eksiklik belki de "elbet vardır yazarın bir bildiği" düşüncesiyle yorumlayabiliriz.

kitaptan pek etkilendiğimi söyleyemem ancak karantinanın bitmek üzere olduğu bu dönemlerde akıcı bir kitap arayanlara tavsiye edebilirim.
gayfe gayfe
saf kötülüğü anlatan bir kitap. çocukken empatiden yoksun oluyoruz ve yaptığımız kötülükler iki yüzlüce değil de çok direkt kötülükler oluyor. yani düşünme kıskançlık bastırma gibi davranışlar tam gelişmediği için, bunların karşıya yansıması da direkt oluyor. arkadaşını kıskanıyorsun, ve arkadaşın kafasına taşı yiyor. dünyayı çocullaaarrr yöettaainnğğn diyen romantikler okusun. yönetsin mi yönetmesi mi bir daha düşünsünler.
bi niyan vardı bi niyan vardı
w. golding'in 1954 yılında yazdığı metaforlarla dolu roman. bu nedenle alegorik roman olarak geçiyor. özgün adı lord of the flies yani sineklerin tanrısı olan türkiye'de bazı yayın evleri işte bizim dünya adıyla da yayımlamış zamanında... bu isim kitabın bir ütopya/distopya olarak da okunabileceğini gösterir nitelikte. liderlik savaşının insanların doğal yapısında olduğunu gösteren ve akla zaman zaman hobbes'un doğa durumunu, zaman zaman nietzsche'nin güç istenci düşüncesini getiren sineklerin tanrısı, biri 1963'de biri 1990'da olmak üzere, iki kez sinemaya aktarıldı. 1990 yapımı olan film hakkında bir kaç sene önce yazdığım bir yorumu şuradan bulabilirsiniz:

katharsisfelsefe.blogspot.com
hayalperestinhayali hayalperestinhayali
william golding'in romanını. yıllardır okumak için "doğru zamanı" beklediğim ve artık zamanının geldiğini düşünüp başladığım kitap. üzerine yazıp yazmamak konusunda emin olamadım. çünkü genellikle zevk aldığım şeyler üzerine yazmayı, konuşmayı daha keyifli buluyorum. bunun üzerine ne yazabilirim ki diye düşündüm. çünkü okurken pek keyif verdiğini söyleyemeyeceğim.
o kadar keyifsizdi ki; bitti bitmesine kitap ama; çeviriden mi kaynaklı yoksa kitabın abartılmış bir kitap olmasından dolayı mı bilmiyorum; dilini, betimlemerini sevmedim.

kitap; gelecekteki atom savaşında 6-12 yaş arası çocukları güvenli bir yere götüren uçağın, mercan adasına düşmesi ve çocukların hiçbir yetişkinin olmadığı bu adada hayatta kalmak için çabalamasını konu ediniyor. (askerin cümlesi düşünülürse deney içinde bırakılmış olmaları muhtemel tabi ki. "siz ingiliz çocuklarından daha iyisini beklerdim.")

anlattığı ada kafamda tam olarak canlanmadı mesela. çocukların arasında geçen diyaloglar değişik geldi. bilmiyorum bir yorumda şöyle bir şey okudum; "sanki bir adaya atılmış ilk yapay zeka robotları iletişim kurmaya çalışıyor gibi hissediyorum." kesinlikle katılıyorum.

--- spoiler-----
ralph tedirginlik içindeydi:
"bir oyundan başka bir şey değil" dedi. "futbol oynarken, öyle canım yanmıştı ki bir defasında!"
maurice, "bir davul gerek bize" dedi. "o zaman bu işi doğru dürüst yapabiliriz."
ralph maurice'e baktı:
"nasıl doğru dürüst"
"bilmiyorum. bir ateş yakmalı bence, bir de davul olmalı, davulla tempo tutmalı."
roger, "bir domuz olmalı" dedi.; "gerçek bir avda olduğu gibi."
jack, "ya da biri yalandan domuz olur" dedi. "onu domuz kılığına sokarız; domuz gibi yapar... bana sözde saldırır, beni yere serer, falan filan..."
hala kaba etlerini ovuşturan robert, "gerçek bir domuz olmalı" dedi; "çünkü onu öldürmeniz gerek."
jack, "küçüklerden birini domuz olarak kullanabiliriz" dedi ve herkes güldü.
ralph, doğrulup oturdu:
"iyi ama aradığımızı bulamayacağız bu gidişle."
---spoiler---

adadaki çocukların yaşlarının küçük olması düşünülürse daha çocuksu sorular ve yaklaşımlar olmalı ya da büyüklerden beklenmeyen bakış açıları. böyle bir hava almadım. şu spoiler içerisindeki metin kitapta bu şekilde verilmiş. ne kadar akıcı sizce? ya da ne kadar çocuksu bir yaklaşım?

yeterince eleştirdim sanırım skjskjsk. bunların yanısıra gerçek hayatta da hayatımız boyunca karşılaştığımız, karşılaşacağımız şeyler vardı hikayede.

mesela;
---- spoiler ----
jack ilk andan itibaren ralph'ten neden nefret etti? bunun cevabı belki de insanın kendi varoluşundan nefret etmesiyle ilgili. insan çevresinde biraz daha güzel, ilgi çeken, daha otoriter birilerini görünce nedense yok etmek istiyor onu. bir şekilde farkında olarak ya da olmayarak bir düşmanlık geliştiriyor. çünkü onun varlığı kendi eksikliklerini yansıtıyor. ya da böyle oduğuna inanıyor. kendisiyle barışamayınca etrafına öfke, nefret ve tehdit saçıyor tabi. toplumumuzun en büyük psikolojik sorunlarından birisi bu bence.

'neyiz biz? insan mı? yoksa hayvan mı? yoksa vahşiler mi?'
---- spoiler ----

aslında bir yetişkin romanıydı. gerçek dünyanın küçük bir ada da canlandırılması. insan doğası gereği vahşidir, onu insan yapan kalbi ve vicdanıdır. benim için asıl soru ise; ralph ve jack'in kabilelerinden hangisine katılırdım sorusuna cevabım ikisine de katılmazdım oldu. ikisinin bakış açısı da yeterince iyi değildi. domuzcuk (bir kere bile adı sorulmayan, alt sınıfta yer alan, eleştirilen) bakış açısıyla ama biraz daha özgüvenli bir karakter ve simon masumiyetiyle yeni bir kabile tercih ederdim. evet uzaktan eleştiriyor olmanın rahatlığına sahibim :)
2 /