sözlük yazarlarının hikayeleri

1 /
ameleperver cemiyeti ameleperver cemiyeti
küçüktüm...

bakırköy'deydim...

evet doğduğumda küçükmüşüm. küçükken ben küçükmüşüm, bir yaşında bile değilmişim. bırak bir yaşı, aylık bile değilmişim. o günlükmüşüm...

doğmuşum... yarım metreden biraz fazlaymışım, üç buçuk kilo anca gelmişim. biraz büyümüşüm, bi' kaç karış olmuşum. altıma işemişim, bok etmişim ortalığı. sonra ağlamışım, gece uyandırmışım milleti. sesim çok gürmüş, şimdi de gürdür. onbirinci cumhurbaşkanı abdullah gül'dür. ben doğduğumda abdullah gül otuzüç yaşındaymış. atatürk ölmemişti kalbimizde yaşıyordu...

emeklemeye başlamıştım. yer sofrasındaki çaydanlığı devirmişim, yanmışım. kolumda hala izi vardır, pek belli değildir, büyüyünce geçmiştir. büyümüşüm...

yürümeye başlamıştım... ismim vardı. hala vardır, ama pek kimse de yoktur... hava soğuktu, odada soba vardı, elim yanmıştı. sobanın üstünde sürekli çaydanlık vardı. sular akmıyordu, banyoda variller doluydu. çeşmeye giderdim, kuyruk vardı...

üç tekerlekli bisikletim vardı... düşmüştüm, kolum kanamıştı... dedem saçlarımı kesmişti, usturaya vurmuştu. zati bana da bisikleti o almıştı. ben hayatta en çok onu sevmiştim, hala seviyorum, kral adamdır. iyi rakı içerdi, içerdik. namaza başladı, bir daha içemedik...

89 oldu, okula götürdüler... siyah önlüğüm vardı, beyaz yakalıydı. sıraya oturdum, yanımda iki kişi daha vardı, ben en soldaydım. sınıfın yarısı ağlıyordu, ben bizimkilerin gitmesini istiyordum. yanımdaki lavuğun sümükleri akıyordu, ağzına giriyordu, ağzını burnunu kırasım gelmişti. öğretmen gelmişti, heyecanlanmıştım. çantam vardı, üstünde bir çizgi film karakteri vardı, unutmuşum. beslenme çantamda yumurta vardı, yemezdim, çöpe atardım.

cin ali vardı... neyse onu siktir ettim... susam sokağı vardı, kurabiye canavarı, kermit, edi, büdü, kırpık, minik kuş... minik kuştu ama kuş büyüktü. yarak gibi bi' şeydi.

sünnet olmuştum... salonda düğünüm vardı. ağzım, burnum salya sümük olmuştu herkesi öpmekten. millet altın, para takıyordu. onları satıp, doğan görünümlü şahin almıştık. arabayla aynı yaştaydık, benden uzundu, 5 vitesti, boktan bi' rengi vardı. ama güzeldi rengi... böyleyken böyleydi...

karne almıştım, hepsi 5 idi... koşarak eve gitmiştim, götüm kalkmıştı, aslında hiç kalkmamıştı, sevinçliydim. teneffüslerde kola kutusuyla top oynamıştım, ayakkabılarımın burnunu parçalamıştım, amına koymuştum. çok pis gol atardım, galatasaray'da minik takımda oynamıştım. ümit vardı, kulakları kepçeydi, ikimiz oynardık. sonra o devam etmişti, ben bırakmıştım. sonra ikimizde bi' bok olamamıştık. hakan şükür vardı o zaman, düne kadar yine vardı...

barış manço dinliyordum... bi' bakmıştım onunla muhabbet ediyordum. "adam olacak çocuk" olmuştum, herkes bana on on on tam puan vermişti. sınıfta bi' kız vardı, aşık olmuştum galiba. ne biliyim amına koyim küçüktüm, dudağından öpmüştüm, sevgili olmuştuk, ismini hatırlamıyorum. mahallede de bir kız vardı, onla da sevgiliydik, yakışmamıştı bana ama küçüktüm. büyükken kimseyi aldatmadım, aldatırsam küçük olurum. futbol oynarken hakemi de aldatmadım, yere kendimi atarak penaltı beklemedim. beklemeyi hiç sevmem, bekletmeyi de... böyleydi... saçma saçma şeylerdi...

bıyıklarım terlemişti... kıllanmıştım, akıllanmıştım. ağaçlara dalmıştım, meyve hiç sevmem, sadece dalmıştım. uykuya dalmışım. futbolcu kartlarım vardı, tugay kerimoğlu vardı, hala da vardır. birisini dövmüştüm, öğretmenim kızmıştı, gözlerim dolmuştu ama sinirden. öğlene kadar oruç tutmuştum, acıkmıştım...

ilk defa ali sami yen'e gitmiştim... süperdi... süper türkçe bir kelime değildi, superman de gavurdu zati. o sene şampiyon olmuştuk, lezizdi. bakırköylüyüm. deliyim, gözü kara deliyim, hastaneye yakınım, akıllıyım. narsist değilim, anarşist olabilirim, bilmiyorum. fırt ciltlerini okuyordum, mizahı her zaman sevmişimdir, eski leman'ı özlüyorum, lisede paso okurdum. matematik hocasıyla kavga etmiştim, disipline gitmiştim, sonra yırtmıştım. milli formayı giymiştim, numarası yoktu, zati forma da yoktu ortalıkta...

öss'ye girmiştim... o da bana girmişti, girişmiştik. dört yanlış bir doğruyu götürüyordu. ben hayatta yanlış yapmazdım, yaptım. yanlışlarım doğrularımı götürmüştü. kemal sunal ölmüştü, üzülmüştüm. deprem olmuştu, kötüydü... bu aralar hep kötüydü...

sarhoştum, kasımpaşa'daydım... aslında orda değildim, bir şiirdeydim belli. saçlarımı uzatmıştım, kestirmiştim, uzatmıştım. cem karaca bakırköylüydü, şapkası vardı, evi sahildeydi, köylüydük. ölmüştü bir gün, cem baba ölmüştü ama şarkıları ölmemişti. hepimiz ölecektik, ben bi' keresinde ölmüştüm yanlış hatırlamıyorsam, yanlış da hatırlıyor olabilirim, bilmiyorum net olarak... net değildi, bulanıktı...

eve bir kağıt gelmişti, kazandınız yazıyordu... topladık pılı pırtı gittik, gitmez olaydık. okuduk, babamız gibi eşek olduk yine. bi' ara işsizdim, bi' ara işçiydim, ameleydim, serbest meslek erbabıydım. birisine aşık olmuştum, iki sene uzun bir süreydi, sonrası pis olmuştu, boktan bir durumdu, cepte para yoktu, makarnaya vermiştik kendimizi. bulaşık sırası kesin bende değildi, arıza çıkarmıştım. mutfakta bira şişeleri diziliydi, bu diziliş nizami değildi, kusurlu bir hareketti. sigaraya başlamıştım, sigarayı bırakmıştım, sigaraya başlamıştım, sigarayı bırakmıştım, sigaraya başlamıştım, sigarayı bırakmıştım, kendisini hiç sevmezdim zati. bi' ara rakı şişesine aşıktım, şişede balık olmuştum. halbuki balığı da hiç sevmezdim, babasını da sevmezdim... denizden babam çıksa yüzüne bile bakmazdım...

cumartesiydi, ekimdi, 2008 idi.

eyvallah itü sözlük.
delikızınürküsü delikızınürküsü
aşk çocuğu..
karlı ve soğuk bir ocak ayında gelmiş iki sevgili yürekten gezene.
sevgiyle büyümüş..
babasının ona dediği "beyaz lalesinin ilk tomurcuğu" sözü onu hep mutlu etmiş.
anne ve babası daha yeni çıkmış ergenlikten o dünyaya geldiğinde, biri 20 diğeri 21 yaşında öğrencilermiş,
bilmezlermiş ki daha olgunluğu nasıl bildirsinler o küçük bebeğe.
küçük kız vaktinden önce büyümüş, olgunlaşmış hayata bu nedenlerle..
ana babasının kolu kanadı olmuş daha boyu bi karışkene.

hep gülermiş kocaman gözleriyle.
okumuş, çalışmış, adam olmuş büyüklerinin deyimiyle.
hayata erken aydığı için ilk aşkı olan, çocukluk aşkı ile evliliği de erkenden olmuş ve o da anlayamadan büyüdüğünü ana olmuş.
eh ne de olsa armut dibine düşermiş. atılmış hayatın içine umutları ve hayalleriyle. çocuğuyla birlikte büyümüş.. taklalar atmış, ağaçlara tırmanmış, sek sek oynamış, sobelenmiş. sobe!
hayat da sobelemiş onu.. çocuğu büyürken hayat küçülmüş ve aşk ile yollar ayrılmış. yola yalnız devam etmiş, ediyormuş ve bunu da seve seve yapıyormuş yılmadan..

yıllar içinde yaş aldıkça yaşamı daha da severken, hala babasının rabbe gitmesi içinde bir yaraymış. dolduramadığı boşlukmuş. ve dolmasın da zatenmiş. babasını çok ama çok severmiş ve hala da yanında istermiş büyüse de, farkında olsa da gerçeğin, gene de gene de yanında istermiş..

dost sohbetleri rakı ve kahve eşliğinde, vazgeçilmezleri imiş. çok geç başladığı sigarası da elbet.

okumadan yapamazmış ve hep yazarmış. en çok da kendisini, yaşadıklarını.. yaşamına gelenleri de, uğurladıklarını da.. çünkü bu delikız için "özgürcü" nefes almakmış. tüm kalıplardan ve sınırların getirdiği örtülerden arınmakmış.

dahası ve niceleriyle şimdilik bu kadardır sözlük anlatabildiklerim..
sevgimle...

söz sonra devam edip anlatacağımdır kaldığım yerden..
ceysın ceysın
bir dağınık oda, uykusuzluktan kızarmış iki göz, kafada dolaşıp duran dağınık kelimeler ve büyüdüğünü hisseden bir adam.

yanlış mı bakıyordu acaba hayata ya da bir doğrusu var mıydı en azından bunun? kelimeler o kadar dağınıktı ki onları bir araya getirip düşünmeye bile üşeniyordu.

bir tanrı ve neredeyse aralarındaki bağlarını koparmış gibiydi, konuşmaya yeltenmiyordu bile onunla, duvara çarpıp kendisini geri dönen cümlelerden sıkılmıştı belki de ama nafile, o kadar korkuyordu ki onun yokluğundan; en az varlığından korktuğu kadar.

bir kadın, neredeyse artık bir gram sevgisini hissetmediği fakat bir açabilseydi ağzını bir anlatabilseydi derdini o anlamasa bile ne varsa kusabilseydi gözünün içine bakarak.

bir hayat, çok küçüklüğünden beri sevemediği, dönüp ardına baktığında hiçbir şey göremediği fakat hiç vazgeçemediği. biraz cesaret belki...

bir adam, sizi hiç sevmemiş fakat sevgisiz değil, hiçbir amacı, hedefi olmayan sizin nezdinizde fakat amaçsız değil, varlığından hiç haberdar olmadığınız fakat yok değil, derdini hiç anlatamamış belki fakat anlatmamış değil.

bir silah, tam şakağın üzerinde ve çekilen bir tetik...

peki kimdi bu adam?
aydeliselman aydeliselman
ağlıyordu genç adam..

başını ellerinin arasına almış, önündeki rakı şişesine kızarmış gözlerini dikip ağlıyordu.. şişe yalvarıyordu adama: “hadi” diyordu “hadi, bir yudum al benden, bak seni rahatlatacağım…” adam ağlıyordu ve içiyordu bir kadeh.. ama olmuyordu bir türlü aklından çıkmıyordu okudukları.

seviyordu genç adam.. ağlıyordu bu yüzden.. sevdiği yaban diyarlarda ellerin elini tutmuş ellerin gözlerine bakıp karagözlüm diyordu.. başkasını seviyordu sevdiği… onun sevdiğiydi ama başkasının sevgilisiydi… ağlıyordu genç adam.. hikaye başlıyordu… yoksa bitiyor muydu? ama genç adam hala ağlıyordu..

çok yorulmuştu genç adam… geçirdiği iki uykusuz gün gözlerinin ferini almıştı.. kollarını kaldıramıyordu, başını çeviremiyordu… uyumamalıydı, biliyordu, farkındaydı… ama gözkapakları iradesinin dışına çıkmıştı artık.. birer balyoz ağırlığında çöküyordu yerçekimine karşı duramayarak.. son bir çırpınışla toparlanıyordu genç adam… bir kadeh daha dolduruyor, bir sigara daha yakıyor ve elindeki yıllarca önceden kalma resme bir kaçamak bakış daha konduruyordu… bir dikişte içtiği bardağa tiksinircesine bakıyordu.. dayanamıyordu yine ve ağlıyordu genç adam… kendinden nefret ediyordu, gözlerinin kara olması sinirlerine dokunuyordu… bir de bunun için ağlıyordu…

koca şişe bitmişti ve genç adam artık kıpırdayamayacak haldeydi.. uyumak zorunda olmasına lanetler yağdırıyordu… ama genç adam artık uyuyordu, genç adam yine ölüyordu…gözlerini yine aynı sahil cafesinde açıyordu genç adam.. başını o masaya çevirmemeye çalışıyordu ama engelleyemiyordu bunu… sevdiği bir başkasının yanaklarını okşuyordu ve diyordu ki: “seni seviyorum karagözlüm!..” parmakları başkasının saçlarını tarıyordu, başkasının yüzüne gülümsüyordu cennet gözlü güzel,cennet gözlerini kısarak. yerinden doğrulamıyordu genç adam.. sanki felçli bir hasta gibi yalvaran gözlerle bakabiliyordu sadece… felçli bir adam gibi konuşamıyor, hareket edemiyor sadece gözleriyle söylemeye çalışıyordu açlığını… açtı genç adam, sevgiye açtı… son gücünü topluyor ve sevdiğine sesleniyordu: “ey ay parçası güzel..! ölüyorum sensizlikten.. ben hak ettim seni, ben istedim en çok… senin için en çok ben ağladım, ben acı çektim… tamam sevme beni, benimle olma… ama sadece bir kere bana da karagözlüm de… sadece bir kere söyle bunu… yalan da olsa söyle bana… bunca acılarıma karşılık senden başka bir şey istemiyorum.. sadece bir kere bana da de karagözlüm” diye… ama sevdiğinin umurunda bile olmuyordu genç adam.. sanki orada yokmuş, sanki bir hayaletmiş de görünmüyormuş gibi, duyulmuyormuş gibiydi.. güzel kız başkasına sarılıp “seni seviyorum karagözlüm..!” demeye devam ediyordu… sevdiği görmüyordu genç adamı ama o kızın sarıldığı karagözlü adam pis pis sırıtıyordu ona… ve diyordu ki “hadi git, defol… benim onun karagözlüsü… sen onsuz ölmeye mahkumsun..!”

ağlayarak uyanıyordu genç adam. gözlerini bile açmadan bir sigara yakıyor ve yalvarıyordu: “lütfen şişe, lütfen bitmemiş ol..!” ama şişe bitmiş oluyordu… genç adam sızıp kaldığı masanın başından kalkıyor ve ağrı kesici şişesini bulmaya çalışıyordu… bulduğu şişeden bir tane içiyor, sonra bir tane daha içiyor, ardından bir tane daha içiyordu… şişe bitiyordu, acı dinmiyordu…

sabahın ilk ışıkları ile uyuyakalan adam birkaç saat sonra yine ayakta olmak zorunda kalıyordu… sevdiği üç bin küsür kilometre ötede bir başkasına sarılırken genç adam sarılacak hiçbir şey bulamıyordu. ve sadece sarılabilecek bir şişe ucuz şarap almak için sabah sabah marketin yolunu tutuyordu…

ve bir hikaye okuyordu genç adam… o hikayenin yazıldığı, o hikayenin okunduğu günlerde genç adamın da bir hikayesi vardı… sıradandı onun hikayesi… her gece aynı rüyayı görüyor, her gece yalvarıyordu allaha alsın diye canını… allaha güveninin kalmadığı anlarda kendisi almaya çalışıyordu değersiz canını… çok sıradandı genç adamın hikayesi, monotondu.. sevdiği başkasına karagözlüm diyor, o içiyor, uykusuna küfrederek uyuyor ve yine aynı rüyayı görüyordu: o lanet sahil cafesi… bir hikaye okuyordu genç adam… ve o hikayeyle aynı anda onun da bir hikayesi vardı… ama çok sıradandı genç adamın hikayesi… işte başladığı gibi bitiyordu… ağliyordu genç adam…!
ya herşeyim ya hiçim ya herşeyim ya hiçim
bir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur saman içinde pireler berber develer telal iken koca eşşek kadar bi kız varmış. bu kız saf mı saf, salak mı salakmış.. günün birinde piçin tekine aşık olmuş. bu piç kızı kendine aşık ettikten kısa süre sonra kıçına tekmeyi basmıştır. kızda kaderine küsmüştür. derkene bu salak kız insanlara karşı güvenini kaybetmiş herkesi aynı kefeye koymuştur. yaptığının yanlış olduğunu biliyor ama elinden gelen bir şey yoktur. bir gün güvenebileceği biriyle karşılaşacağını umuyor sadece ve sadece onu bekliyordur. aşkı..
sweet november sweet november
iki yıl önce bugün. bir adam, üstünde yeşil bir kazakla, yanımdan geçti. geçerken eli elime değdi. nefesimi kesti.

göğsüne yatınca, nefesini sayardım, hiç bıkmadan.. uyurken kapatırdı gözlerini. şaşardım. her insan kapatır mı gözlerini uyurken. sırf onun gözleri kapalı diye, gece olurdu bizim oralarda. susardı bazen. konuşmazdı hiç. herkes dilsiz.. bakardı uzun uzun. sonsuz gibi gelirdi.

seni üzerim ben derdi. sözünün eri adamdı. üzerdi. ağlayınca ben, üzülürdü, belli etmezdi. oysa ben ne çok isterdim, belli etsin. ellerimi tutardı bazen. sevmezdi onları. sever gibi yapardı, bilirdim. eski zamanlardan yalancı bir kadının ellerine benzetirdi ellerimi. o zamanlarda onu hiç sevmezdim.. çabucak parlardı, ben böyleyim, alışman gerek bana tahammül edebilmek için derdi. alışırdım. bazen öylece dururdu. anlardım. çok yorgundu, durması gerekirdi..

bazen severdi beni. sarılırdı sıkı sıkı. ben bıraksam da, sen beni bırakma derdi. bırakamazdım. küçüksün çok derdi, küçülürdüm. ne dese, o olurdum. adım gibi bilirdim. oydu... bazen, nefret ederdi benden. kızardım, kırılırdım, gücenirdim, ağlardım, severdim..

sonra bir gün, gitti.

bir daha hiç susmadı. bakmadı. üzmedi. ellerimi tutmadı, sevmemezlik etmedi onları. çabucak kızmadı hiç. sevmedi. nefret bile etmedi. ya da hepsini yaptı uzaklarda bir yerlerde, ama, gitti diye ben bilemedim...
corqerbota corqerbota
soğuk ve karlı bir kış günü. odada oturmuş edison'un hayatını yazıyorum, ilk defa çizgisiz bir kağıt kullanıyorum ve görüntü feci yazılar düzensiz yokuş aşağı kaymış! olmadı baştan yeni bir sayfa deniyorum ve aynısı oluyor, kısacası ödevle cebelleşiyorum. yaş 11, gözler umut saçıyor maşallah o zamanlar. örnek öğrenciyim, dersten başka düşünecek hiç bir şeyi olmayan!
ha oldu olmadı derken esdison'un hayatını ezberledim defalarca yaza boza! aşağı kattan sesler geliyor annem ve babam ilk defa kavga ediyordu, bizim odalar üst kattaydı falan. neyse o kadar şaşırdım ki bu duruma ilk defa görüyorum evimizde böyle bir şey inip aralarına karıştım. babam ''ben gidersem'' falan diye bir şeyler sayıklıyordu, annemde cehennem diyordu! bu ne anlamsız bir konuşma diye düşündüm ve odama geri çıktım. kafam takılmıştı ve düşünüyordum yine iş gezisine mi gidecek kavga çıktı nereye gidebilir ki gibi sorular soruyordum duvarlara. sonra evin kapısı kapandı ama öyle böyle değil, o ses kabusum oldu! gitti -
sonra annem beni ikizimi ve kız kardeşimi aldı yanına bir konuşma yaptı ablamda uzaktan uzağa gülerek seyrediyor olanları. annem babamızın bir daha bizimle kalmayacağını, ama ne zaman istersek, gecenin bir vakti bile olsa onunla görüşebileceğimizi söyledi ve ''sadece başka yerde uyuyacak'' dedi.
hayatında ilk defa anne baba kavgası görmüş biri için ağırdı bunlar, saçmaydı! ne vardı şimdi başka yerde uyuyacak, neden? odama geri çıktığımda hiç bir şey olmamış gibi yapmaya çalıştım ama tamamlayamadım o ödevi ve o günden sonra ki diğer ödevleri. ben oda da bir daha asla ödev yapmadım, ders çalışmadım. 17 ağustos depremi ise o yılın yazında gerçekleşti ve tuzu biberi oldu adeta, o evden de taşındık ve geriye saçma sapan hikayeler kaldı. ayrıca olaylar hiç annemin dediği gibi gerçekleşmedi babamla yılda bir görüştük neredeyse.

şimdilerde bütün bunların eskide kaldığını düşünüyorum, geçti diyorum ama büyük bir yara bıraktı, okulda bir daha başarılı olamadım vs. ama tek bildiğim madem eşler bir süre sonra ayrı ayrı uyumaya karar veriyor, dağılıyor başka mekanlarda uyumak istiyor o zaman yan yana yatmadan önce bir kere oturup düşünsünler. 4 çocuktan sonrası felaket oluyor, hayat nasıl ki bize seçme şansı tanımıyor onlara da o kararı verme şansı tanımamalı! yok öyle dava!

annesi babası boşanmış ve bu yüzden sürekli toplumdan dışlanmış biri olarak söylüyorum. evleneceğiniz kişiyi iyi seçin, evlendikten sonra her şey değişir, o değişime alışmadan sindirmeden evlat sahibi olmayın, e hadi oldunuz diyelim, geçmiş olsun artık sakın ola başka yerde uyumaya karar vermeyin, o çocuğu dünyaya getirdiniz ve geri kalan göreviniz o çocuğu analı babalı büyütmek. o çocuğun ışığını söndürmeyin.
köşeliportakal köşeliportakal
sıkılmış portakal gibiyim..
önce dalımda durmuşum, kurtlarla oyulmuşum.. organikmişim; katkısız aptalmışım.. su katılmamış salağın önde en direk atılganıymışım.. he sonradan akıllanmışmıyım.. yooo… yok öle bişiii…

bi garip turuncuymuşum. biraz güneş, biraz ateş içimde; karman çorman olmuşum.. iğnelerle dürtülüp; nefes aldırılıp delik deşik olmuşum. portakalın hem canı sıkılmış, hem içi..
canı sıkılmış.. çünkü.. çünküsünü geçip ne söyliyeceğine bakalım hı.. bi kere köşeliymiş, bi garipmiş, takılırmış kapılardan her geçişinde, böyle sivri fikirleri varmış, kimseye anlatamamış, yada eksikmiş her seferinde söyledikleri.. hayatta yarımmış hep. hayallerinin bi kaç adım gerisindeymiş, yapacakları varken tökezlemiş bazen. zaman zaman gaza gelmiş. kaptırıp koyvermiş…

suyum sıkılmış yine yaranamamışım.. geride kalanlarda kalmış gözleri. neymiş efenim en vitaminli yeri kabuğuymuş, oda olması gereken yerde değilmiş. peh.. asitli hallerimle yaralı dudakları yakmışım, süzülürken boğazlardan o hızla mideye inerken bi oh dedirtmişim.. en kısa anın en zevkli tadıymışım.. kabuğuma son bi bakış atmışım. birbirine geçmiş içim, ne hallere girmişim. bi yarım orada öylece çöpe atılmışım.

nerelerde hangi ellerde gezinmişim. ama yine kendi istediğim ellerde son bulmuş portakalken hayatım. bile bile sıkılmışım. soyulup yenmişim. kabuğumdan tavşan yapılmış aldırmamışım. portakalken tatlıymışım, ama bi ara limona bağlamışım. baktım ekşi gelmiş hayırlısı deyip yoluma bakmışım. en turuncu halimle bi sobanın üzerinde mis kokarak kararmışım. ömrü hayatımı böyle, yaşamışım. hiç değilse sonu güzel bitmiş. kendime anlatacak güzel renkler toplamışım. bakalım bi sonraki hayatımda ne olacakmışım, zeytinyağlı dolma yanına cacık yapılacak bi salatalık!..

yada başka bişey..
yada bi bardak su sadece.. buz gibi yazın sıcağında..

ama yine de ben bir garip portakalım, ne olursam olayım hep böyle kalacakmışım…
meli canan meli canan
her sabah aynı saatte uyanıp, kahvaltı yapmak için evimin karşı köşesindeki pastaneye gelirdi.
daha sonra çayını alıp tam penceremin karşısındaki banka ters bir şekilde oturup, yudumlamaya başlardı.
saatlerce izlerdi etrafı.

tabi onunla birlikte bende göz gezdirirdim, düşünürdüm.
bir insan bu kadar dakik olabilir mi?

hiç şaşmaz 08:03’de kahvaltıya başlar, 08:30’da kalkar banktaki yerini alırdı.
genellikle 3 bardak çay içerdi. gerçi hoş 2 bardakta içiyor olsa, 4 bardakta içiyor olsa 09:15’de kalkar, 10 adım ileri gider, sol tarafa dönüp yürümeye devam edip gözden kaybolurdu.
bu da yaklaşık 15 dakika sürerdi.

bir sonraki gün yine yatağımdan kalkar, pastaneye odaklardım gözlerimi.
bir yandan da dakikaları sayardı gözlerim.

tam 53 gün önce başladı. 53 gündür izliyorum bu adamı, merak içerisinde.
hiç aksatmadan aynı tabloyu seyrediyorum.

dakik olmasınıda geçtim artık.
bu adam 53 gündür nereyi izliyor, böylesine tutkulu bir şekilde?

deli değildir ya bu adam 45 dakika boyunca, evimin karşısında duran çöp kutusuna bakıp,
arkasında yer alan boş duvarı izleyecek...
tıbı tıbı
çok uzun bir hikayem yok.
anlatayım ister misin gene de? sana biriktirdiğim öyle çok sözde yok.
seviyorum dediğin her anı o kadar çok hayal ettim ki her seferinde sevinçten yalanı görmedim.
bana geri döndüğün her gün öyle ışıl ışıldı ki birlikteyken nasıl bir karanlıkta olduğumu anlamadım.
her şeyi konuştuk, olabilecek her çözümü denedik, ve neden olmuş olabileceğini uzun uzun tarttık. ya da hepsini ben düşündüm sen uyguladın.
dedim ya anlatacak çok bişi yok.
sekiz kez affettim. dokuzuncuyu da tabi terkedilirim.
janerizzoli janerizzoli
gözlerime çarpan gün ışığına,

acının hükmettiği krallıkların birinde kış uykusunda uyuyan bir prenses varmış.
bu prenses kimsenin giremediği uzak bir şatoda yaşarmış.
dünyanın tüm yüzlerinden uzakta sadece yatağında öylece uyurmuş.
bir gün odasındaki pencereden sızan bir gün ışığı gözlerine çarpmış ve gözlerini açmış.
uzun süredir uykuda olmasının verdiği şaşkınlıkla penceresine gitmiş bu ışığın nereden geldiğini anlamak için.
gün ışığına baktığında güneşi ne kadar uzun zamandır görmediğini fark etmiş.
öylece pencerenin kenarında etrafına bakmaya devam etmiş, gün ışıkları kaybolmuş akşam olmuş yıldızları ve ayı fark etmiş.
gün doğmuş yeniden bir günün başladığını fark etmiş, bir gün bitmiş yeni bir gün daha başlamış ve sonra yeni bir gün daha ...
prenses pencereden bir türlü ayrılamadığını fark etmiş, dünyaya açılan pencerede aslında hayattan ne kadar uzak olduğunu ve hayata dair neleri kaçırdığını gördükçe hayatın ne kadar hızlı geçtiğini anlamış ve o gün bir karar vermiş.
gözlerinin gördüğü her anı artık ıskalamadan yaşayacakmış ve bir daha gözlerini dünyaya kapatmayacakmış...
eminsaydut eminsaydut
özgürlük. benim tüm hikayem bunla başlıyor. ve tabii ki de özgürlüğe sarmalanmış yalnızlık.

sonrası da bildiğin gibi işte.. edebiyat züppeliği, az konuşup bilgeymişçesine gezmeler, yalandan mahcubiyetler, zorunlu iyilikler ve tatsız tutsuz bir yaşam.

heyecanın sadece ve sadece ölüme yakınlıkla hissedilmeye başlanması ise daha sonraki bir muamma. bulunmuş çözüm ise basit. uyumak.. çünkü uyumak ölüm isteğinin geçiştirilebileceği tek şeydir. ve uyumak ölüme en yakın şeydir.

belki dağcılık yapabilirdim. ya da ölüme yakın duracağım başka bir şey.. ama baştan aşağı bir yalan olduğum için ve heyecan arayışım da yalan olduğu için sessiz bir kitabevinde tezgahtar olmayı seçtim.

seçim mi? sadece blöf. yaşamda seçim yoktur. blöfler vardır. kimi inandırabiliyorsan artık.

sevgilini seçemezsin. blöfünü yiyen sevgilin olur. arkadaşını veya işini seçemezsin. blöfünü yutanla kalırsın.

peki muammanın durduğu yer neresidir? ya da çözüme kavuşabileceği yer. bence göreceliliği sildiğin yer veya zamanda olabilir böyle bir şey. ancak o zaman umursamayabilirsin kelebek etkisini. yani bir "absolut observer" arıyoruz. fiziğin dediğine göre bu ışıktır. herkese ve her şeye göre aynı hızla gider çünkü. bana sormayın. boğziçi fiziği bitirmiş ırmağa sorun bunun ne demek olduğunu. bulabilirseniz einsteina da sormanızı mesele etmem. yeter ki bana sormayın.

ışık diyor kendine tanrı. daha doğrusu nur. biz ise nuru ışık olarak tahayyül etmişiz. yukarıdaki bozulmasın ama, yerinde duramayan bir şeye nasıl tanrı derim ben? yerinde duramayan o şeye nasıl tapınırım?

enerji mi dediniz? ne enerjisi yahu? ben daha kendimin varlığımdan emin değilim. enerjinin varlığına nasıl katlanacağım. "tanrıya inanmıyorum ama bir güç var" size de saçma gelmiyor mu?

pardon bu bir hikayeydi değil mi? olay lazım şimdi bize. e yaratalım o zaman.

az önce bahsi geçen yakışıksız adam, her ne kadar kendine beyefendi diyebileceğiniz bir vakurla yürüyor olsa dahi boş beleş biri olarak tanınırdı. bu nedenle olsa gerek girdiği kahvehanede selamını alan olmamıştı. gerçi sigara yasaklandı yasaklanalı kahvehanede oturan pek kimse de kalmamıştı. birkaç emekli işte. hem bilir misiniz? başıboşlar diğer başı boşları sevmezler oyun masalarına dördüncü aramadıkları sürece.

gördünüz mü? "bir çay!" diye fısıldadı mahcup mahcup. özellikle gördünüz mü dedim çünkü sesini duymanız imkansız. ben de hareketlerinden fark ettim zaten. güçsüzce kalkan bir el, fark edilmeye çalışan bir yüz ve iki parmağıyla bir şey tutar gibi durmuş bir el. aynada kendini görse tanımaz inanın. kendimden biliyorum. ama öyle işte.

çaycı ona çayı getirdi. bir şekeri alıp çaya hafifçe dokundurdu. şeker çayla ıslanıp kahverengiye büründü. sonra şekeri alıp bardak altlığına bıraktı ve çayı içmeye başladı. dışarıdan pek fark edilmeyebilir ama midesi bulanıyor. ya içtiği sigaralardan ya da bu saate kadar uyanık kalmış olmasından kaynaklanıyor. ontolojik bir sorun değil. emin olabilirsiniz!

siyah kaplı defterini çıkardı. birkaç şey çiziktirdi. çayını bitirdi ve kalktı. tam bir lira tutan hesabı ödedikten sonra kalktı karşı masadaki emeklinin suratına okkalı bir tokat yapıştırdı. bir an durduralım sahneyi. tam şak sesinde.

masadakiler daha ne olduğunu anlayamadı. çaycı önceden fark etmiş olacak ki masaya doğru koşuyor. emekli ise devrilen sandalyeyle beraber yerde. dışarıda oturan gençler daha olayın farkında bile değiller. ama başları şak sesine doğru yöneliyor.

bundan sonrasını hepiniz biliyorsunuz. play tuşuna basmaya gerek yok. bilinen şeylerden söz edip de okurun canını sıkan bir yazar olmak istemem. tek istediğim sonsuz bir uyku. hastanede komada olmak güzel olabilirdi. tabi önce tüm kahvehaneden beklenen dayağı yemeliyim.

play!
1 /