sözlük yazarlarının söylemek istedikleri

400 /
akayzers akayzers
azıcık da copy-paste yazarlığı yapayım dedim, çünkü halkı anlayabilmem için, ara-sıra onların arasına inip onlar gibi takılmam lazım.

rahmetliden gelsin;

"entelektüel; basit bir şeyi karmaşık söyleyebilen kişidir; sanatçı ise zor bir şeyi kolay..."

-charles bukowski-
2
lucifer morningstar lucifer morningstar
bugün berbat bir gün geçirdim, geçirmekteyim çoğunuz gibi. kendimi bir bok parçası gibi hissediyorum. hiçbir değeri olmayan, öyle kenara atılmış. gerçi bok benden daha değerli. sonuçta doğaya katkısı var.

amaaaaan! bir şey ne anlatasım var ne de yazasım. giriye devam edemeyeceğim. kendimden tiksindim bir anda.
panther panther
içimde bir yer var, sevgi açlığı duyan.

ailesinden sevgi görmemiş bir insan değilim, dolayısıyla bu ihtiyaç nereden türüyor bilmiyorum ama bir yanım gerçekten sevilmek istiyor. öyle deli gibi sevilmek değil istediğim. saf ve temiz bir duyguyla, sadece ben olduğum için, altında hiçbir çıkar barındırmayan bir şekilde sevilmek. çıkar kavramını felsefi düşünmeyin, insanoğlunun her hareketi çıkar temeline dayanır zaten ama ben şu plansız programsız, masum sevgiden bahsediyorum. özellikle de altında sadece cinsel çıkar barındırmayan sevgilerden.

mesela ben birini sadece ona sarılınca hissettiğim güven ve mutluluk için sevebilirim. böyle bir sevgi istiyorum. bulur muyum? bilmiyorum.
seniburdakimseduyamazbebek seniburdakimseduyamazbebek
aşırı baş ağrısı çektiğim bir gün oldu bugün. hiç sevmedim.
bu aralar kafamda sürekli kendi kendime konuşuyorum ki genellikle yaptığım bir şey değildir. her şey olacağına varır düşüncesiyle boş bir kafaya sahip olabiliyorum çoğu zaman ama bazı günlerde de sürekli düşünmekten dolayı günümü gecemi berbat ediyorum. tınısı hoş, yavaş ama güzel şarkılar dinleyip sözlerini anlamaya çalışıyorum. o kadar monoton bir hayatım var ki tüm bu standartlığa katlanamayıp intihar edecek bir sürü insan vardır eminim ama ben direniyorum. ölmek basit. oysa ben;resmen tüm götlüklere direnmek için yaratılmışım.
taşkışlalı taşkışlalı
çaresiz hissediyorum. bir çok konuda. önceden kendime çok güvenirdim. bir şeyleri tek başıma yapabileceğime inanıyordum. ama teker teker yendiler beni. sırayla ve yavaşça. az sayıda arkadaşım vardı. ama her biriyle çok yakındım. kendi küçük dünyamda, kendimi kabul ettirdiğim bir grup insanla güzel bir hayatım olduğunu düşünüyordum. ama kendimi kandırıyormuşum. ufak tefek sebeplerden terk ettiler. zaten hayatımda bir sürü sorun vardı. üstüne bir de yalnız kalınca altından kalkamaz oldum. içimden hiçbir şey yapmak gelmiyor. yalnız başıma evde duvarlara bakarak geçiyor günüm. belki sorunlarım başkası için küçük şeyler olabilir ama ben güçsüzüm ve bana çok ağır geliyor. hiçbir destekçim olmadan sorunları aşmak imkansıza yakın oluyor. mantıklı düşünme yetimi kaybediyorum. mantığım son bir gayretle bana "işler daha kötüye gitmeden profesyonel bir destek alman gerekiyor" diyor ama bir maddi gelirim olmadığı için bunu da beceremiyorum.

son günlerde birinin sorumluluğu üstümde. onunla uzaktan da olsa ilgilenmem gerekiyor. ortaya ufacık bir aksilik çıktığında kafayı yemek üzere oluyorum. normalde sakin bir mizaca sahip biriyken bir anda içimden bir canavar çıkıyor. birilerine patlıyorum. sonra yalnız başıma bir deli gibi saatlerce hiçbir şey yapmadan oturuyorum. ölmeyecek kadar yemek ve suyla idare ediyorum.

insanlara çok fazla değer veriyorum. bir karşılık bulamadığım zamanlarda kendimi sorguluyorum. doğru bildiğim değerlerin sadece benim nezdimde geçerli olduğunu öğrenmek hayatımın en büyük dersi oldu. düşebildiğim kadar düşeceğim ve son noktada her şeyi silip tekrar başlayacağım bu hayata. ne aile ne bir arkadaş ne de bir sorumluluk. kendimi seveceğim ve kimsenin beni kullanmasına izin vermeyeceğim.
simone cecile simone cecile
gözümü açtığımda herşeyin bambaşka olduğu o dünyaya gidebilmek için gerekli solucan deliğinin keşfine daha kaç yüzyıl var?

ve sen, bunca çirkinlik içinde neyin alamet-i farikasıydın?
neydi seni bunca hoyratlık içinde çöldeki sahra yapan?

ve sen, neden ait olmadığın dünyada evcillestirilmeyi bekleyen olmak istedin ki?
antikavazo antikavazo
bugün biri kliniğime gelip veterinerin yetkilisini sormuş, şu anda işi var buyrun deyince, neyse diyerek çıkmış ve tek tek diğer dükkanlara girerek de veterinerin yetkilisini sormuş. kadına kamera görüntülerinden baktım tanımıyorum. yüksek ihtimalle bugün kliniğimin camını yumruklayan ve azarladığım çocuklardan birinin annesi çıkacak çünkü kadın kliniğe geldiğinde uzaktan çocuk onu izleyip sonra koşarak yanına gidiyor, bakamiyorsaniz yapmayin kardeşim. kimse sizin yetiştiremediğiniz çocukların ceremesini çekmez. siz çocuğunuza hatasını söyleyeceğiniz yere insanları taciz etmeye devam ederseniz o çocuk bugün cam yumruklar, yarın insan yumruklar, öbür gün ağaç keser, hayvan keser. çünkü siz çocuğunuza ne toplum içerisinde yaşama bilincini, ne hatalı olduğunda verilmesi gereken tepkiyi, hatalı olabileceğini öğretemiyorsunuz. dünyada bir taneymiş kimse onu azarlayamazmış gibi davranıp suç işlemesi konusunda onu daha da pohpohluyorsunuz. tek çocuk sizin değil ve büyük ihtimalle benim kedilerim "hayır" ve "yapma" kelimelerini hayvan oldukları halde sizin sadece doğurup ortalığa saldığınız çocuklardan daha iyi biliyorlardır. çünkü yaptıkları yanlışlarda bıkmadan bunları tekrarlıyoruz, sizin aksinize...
ünsüzdüşünür ünsüzdüşünür
saat 02:41

bu başlığın yazarlar için çok gereksiz bir başlık olduğunu düşünürdüm her zaman. ama şu gün, şu saatte yaşadığım, sizin için pek bir önemsiz, benim için duygusal kaos yaşatan bir durum için gerçekten yazacak başlık bulamadım. zira şuan ki anlık durumumda şu satırları bile bir araya getirmekte zorluk çekerken, hissettiğim duyguları anlatacak başlık bulmak pek kolay değil.

yaşadığım şehirde doğdum. doğduğum şehirde büyüdüm. büyüdüğüm şehirde eğitim ve öğretimi hayatımı tamamladım. eğitimini gördüğüm şehirde işe girdim. askerlik hizmetim dışında yaşadığım şehirden uzakta uzun süre kalmadım. anlayacağınız bu şehirde hayatımın sonuna kadar varlığımı devam ettireceğimi düşündüm her zaman. ve sanırım hayatımda son günlerde yaşadığım radikal değişilikler olmasaydı böyle düşünmeye devam edecektim.

her zaman öyle olmuyor ama değil mi? neydi, bir söz vardı... "hayat, siz planlar kurarken, başınızdan geçenlerdir." hah bu. gerçekten de bu. çünkü hayat katıksız bir orospu ve biz de bir nevi bu orospunun çocuklarıyız. babamız da başımızdan geçenler işte ya da hayatımıza geçirenler...

işte son günlerde benim hayatıma bir şeyler daha geçirildi ve çok radikal değişikliklere gitmek zorunda kaldım ve bu radikal değişikliklerin ilk tezahürü olarak yaşadığım şehirden taşınma kararı aldım. hatta yarın taşınıyorum ve bu şehirden, yani hayatımın son anına kadar yaşayacağımı planladığım bu şehirden ayrılıyorum. uzun bir süre geri gelemeyeceğimi biliyorum.

asıl sıkıntı da bu değil aslında. asıl sıkıntı, ben bu şehirden giderken ardımda bıraktıklarım. benim için değerli olan kişileri ardımda bırakmak zorunda kaldıklarım...

işte bu ardımda bıraktığım insanlarla bir üstün körü veda gecesi yaptık, spontane bir şekilde. spontane çünkü, aslında veda gecesi falan ben hiç sevmem, vedaları da sevmem ama işte maksat muhabbet olsun diye apar topar birşeyler yaptı arkadaşlar. gerçekten de apar topar oldu çünkü ben eşyalarımı valizlere yerleştirirken, bir çok kıyafetim yatağımın üzerinde dağınık bir şekilde dururken, bunca şeyi nasıl halledecem derdindeyken, arkadaşlar aldı beni.
annem de evdeydi o sırada. uyumakla uyumamak arasında kalacak şekilde kanapede uzanıyordu. zaten benim taşınma mevzuma yardım edecek diye baya yorulmuştu. bir de yaşlılık da var tabi... "geç kalma" falan dedi annem. bunu dediğinde saat 23:30' du. 23:30 da evden çıkan biri artık ne kadar geç kalmayacaksa diye iç geçirdim kendi kendime...

arkadaşlarla oturduk, sohbet, muhabbet, çay falan derken saat 02:00 bulmuştu. ben dedim artık yeter, ben eve gideyim. sağolsunlar beni aldıkları gibi eve de bıraktılar. eve doğru yürürken odamın ışığının açık olduğunu fark ettim. ilk başta şaşırdım biraz. zira evden çıkarken odamın ışığı kapalıydı, annem de uyumuştur diye tahmin ediyordum. odamın ışığının açık olmaması gerekiyordu. neyse, belki açık unutmuşumdur, şu günlerde üzerimde bir mallık var kesin diye düşünürken, eve doğru yürümeye devam ettim. odamın penceresinin önünden geçerken, yarı aralı perde arasından annemin yatağımın üzerindeki dağınık elbiseleri koklayıp ağladığını fark ettim. işte o an kahroldum. işte o an gerçekte ardımda bırakacağım en büyük şeyin kendisi olduğunu fark ettim. tabi bu sırada o da beni fark etti. kalktı, gözünü sildi, ışığı kapattı ve odasına geçti. ama ben içeri geçemedim. elim anahtara gitti ama anahtarı kapı deliğine sokamadım. kaldım öyle kapının önünde...

gecenin kör karalığında ben kapıya, kapı da bana bakıyordu. bir sigara yaktım. evin önündeki sandalyelerden bir tanesine oturdum. üzülüyordum ama yapacak bir şeyim de yoktu. gitmeyedebilirdim de ama gitmesem daha kötü de olabilirdi.

ben böyle hayatın amına koyayım sayın seyirciler.

iyi bir gece de varsa hepinize iyi geceler. bu gece benim için iyi değildi...
şahsına münhasır şahsına münhasır
birkaç gündür gecenin bir vakti uyanıyorum. sonra uyu uyuyabilirsen. ilginç bir şekilde hoşuma gidiyor bu durum. herkes uyuyunca dünya bana kakıyormuş gibi bir hisse kapılıyorum. yalnız değil, kalabalık oluyorum. havalar da düzeldi sabah sokağa çıktığımda o tatlı esinti gülümsememi sağlıyor, akşamlar da aynı şekilde. tabii bu tatlılık uzun sürmüyor sonra içime bir sıkıntı oturuyor, anlam bulamıyorum falan fakat bu bahsi açmanın hiç lüzumu yok şu an. aslında şu sözü yazıp çıkacaktım:
"çünkü içim, makul bir saatte uyuyabilecek kadar huzura kavuşmadı henüz."
sonra baktım huzursuz değilim ama bu sözü severim.
400 /