sözlük yazarlarının utandıkları anlar

1 /
inis mona inis mona
bugün son derste çok acıkmıştım.karnım öyle bir guruldadı ki yandaki çocuk gözlerini kocaman açarak dönüp baktı.çok utandım ln.yüzüne bakamadım sınıftan çıkarken.
denizbalinası denizbalinası
ırak ta askerimizin başına çuval geçirilmesi ve sağa sola gürleyip milleti azarlayan başbakandan tıs çıkmaması. kendi halkına kaplan amerika'ya kedi misali..
vagabond of brunettes vagabond of brunettes
rami civarında oturan bir kadın. o dönemler lugatımızda fuckbuddy diye bir kavram yok. arkadaş çevresinde "hatuna gidiyorum" argümanında mental mastrübasyon yapıyoruz. neyse efendim düzenli olmasa da bu hatunla yaşanılan, zaman zaman yaşımın fantazi duvarlarını aşan cinsellikle dolu bir ilişki yaşıyoruz. konunun özüne dönelim. bağırsaklarımın beynime uyguladığı basınç sebebiyle, 3 yaşındaki çocuk kıvamında yürüyerek zar zor eve geldim. montu, telefonu, sigarayı bir hışımla salona atıp girdim tuvalete. o sırada cep telefonuma bir mesaj geliyor. babam da hiç yapmayacağı birşey yaparak, özel hayata saygı denilen motto'yu ayaklar altına serme pahasına bana gelen mesajı okuyor. tuvaletten çıkıp odama girdiğimden yaklaşık 30 saniye sonra babam suratında piç bir ifade ile odama giriyor ve "ne kadar enteresan arkadaşların varmış oğlum senin" diyerek telefonu elime tutuşturuyor ve sakince ayrılıyor odadan. "hayırdır amk" şaşkınlığında telefonu açıyor ve mesajı okuyorum. hatun kişisinin attığı ".... lütfen beni g.t.mden sik" şeklinde yazılmış, cesur bir mesaj okuyorum. sonra surat kıpkırmızı. utanmak denilen ruhsal yapının zirvesindeyim. babamlar yatana kadar odadan dahi çıkmadım. çıkamadım. kaçmayı düşündüm ordan. tüm yaşanmışlıkları geride bırakıp. olmadı. yapamadım.
ninesibakire ninesibakire
çocukluk döneminde kısa bir süre madde kullanıyordum. emin olun ki esrar, hap, tiner gibi bir şey değil sadece biraz daha kuvvetlisi ve ismini söylemek istemediğim bir şey (şu an bile utanıyor olabilirim) annemin yakalaması ve maddeyi kullanırken görmesi olmuştu. cidden intihar etmeyi bile düşünecek kadar utanmıştım.
jan valjean jan valjean
şimdi başıma gelen olay;

rutin müşteri ziyareti sırasında sözlüğü açtım. kankalardan birinin biseksüellikle alakalı favorisi şu ana düştü neyse tıklayıp giriyi okurken müşterinin bi sorusu üzerine sayfayı alta alıp başka bi program açtım. firefoxta bildiğiniz üzere açtığın sayfa başlığı aşağıya aldığında okunuyor. bu arada müşteri söylediğim şeyden ikna olmadı, google'dan aç da bi bakalım doğrusu neymiş demek üzere yanıma geldi.

-lan olum saçmalama aç google'ı görelim doğrusunu.
+ya yok abi ben biliyorum gerek yok.
-açsana olum sen şurdan, biseksüel yazıyor aç ordan. ooo hayırlı işler.

(bkz: ayaküstü ibne olmak)
aksetkisi aksetkisi
bms izleyen bilir pocket pussy diye birsey var gerçi izlemeyenleriniz de bilebilir. arkadaşlarıma espri konusu laf arasında söyledim onlar da ne olduğunu bilmedikleri için telefona googledan görsel indirdim ama bi türlü galeride bulamadım, dedim herhalde inmemiş. neyse bosver dedim işime baktım. aradan vakit geçti ablam aksetkisi bugün çektiğimiz fotolara bi bakayım versene telefonu dedi verdim. geri aldığımda galeride en üstte kör bir insanın bile görebileceği bir adet pocket pussy resmi vardı. ben tabi kıpkırmızı olarak aldım telefonu ama sanki bu olay hiç yaşanmamış, ablam öyle bisey görmemiş gibi hayatıma devam ettim. hala da öyle devam ediyorum. yaktin beni thad.
dark obsesser dark obsesser
bir gün jigolo olmak istediğini söyleyen bir arkadaşıma hemen yandan geçen teyzeyi göstererek bak bu iyi bir parçaya benziyor dediğimde o teyzenin masadaki diğer arkadaşımın annesi çıkması beni fazlasıyla utandırmıştı.
arap sen içme bokunu çıkarıyorsun arap sen içme bokunu çıkarıyorsun
ilkokul 1. sınıfa başlamışız. çok tatlı bir öğretmenimiz vardı. facebook'u olsa başına t.c. koyacak tiplerdendi tam. sınıfa girdi, konuşmaya başladı. 'ben sizin hem anneniz, hem babanızım' dedi. tabi ben bu olayı biraz yanlış anlamışım. tenefüste karnım acıktı ve 'ya bu adam benim babam' diyerekten gidip, para istedim. adam hiç bozuntuya vermeden 'napacaksın' dedi. 'simit alacağım' dedim. önce gülüp sonrasında çıkardı 3-5 bozuk verdi, ben gidip simit aldım. bana göre bir sorun yok. neyse aradan 1-2 tenefüs geçti. yanımda oturan elemanla bir sürtüşme başladı. 'masanın benim tarafına geçiyor kolun' dedi. solak olduğum için dirsek çarpışıyor vs. ben biraz kaykıldım elemandan uzağa ama o sırada tıp tıp bakarken, çocuğu dövme planları yapıyorum. çocuk birden 'sen görürsün şimdi' dedi ve elindeki kalemi burnuna sokmaya başladı. saniye geçmedi, çocuğun burnu kanamaya başladı. orospu çocuğu sonra öğretmene gidip 'dayı bu bana böyle böyle yaptı' dedi. öğretmen çocuğun dayısıymış. hoca da sağolsun, bana bir bakış fırlattı. yerin dibine girdim. sonrasında beni boş bir sıraya yalnız oturttu. ertesi gün okula babaannemin zoruyla gittim. hala yaradır içimde o orospu çocuğu ve dünyanın en tatlı dayısı.
shotbar dağı shotbar dağı
volkswagen polo arabam vardı. en yakın arkadaşlarımdan birine de bulduk bir polo aldık. sonradan ben arabamı sattım borçlarımdan dolayı. araba lazım oldukça arkadaşımdan alıyordum. bir gece dışarı çıkacaktım, arabasını aldım. o gece alkolün dozunu kaçırdım ve dikkatsizlik sonucu kaza yaptım. arabasının önü dağıldı, ne kaput kaldı ne çamurluk. çekiciye yükledim, ben de taksiye binip arkasından eve geldim gece yarısı. arabayı o halde evin önüne çekerken sinirden hıçkıra hıçkıra ağladım. sabah uyandım haber vermek için arkadaşımı arayacaktım. 1 saat boyunca ne söyleyeceğimi düşündüm. dişinden tırnağından arttırıp aldığı arabayı haşat etmiştim aşırı üzgündüm ve utanıyordum. kendi arabam cayır cayır yansa öyle üzülmezdim. sonra aradım.

-günaydın x
+günaydın kanki napıyon.
-iyiyim. ben senin arabayı vurdum.
+nereye?
-seğmenler parkı'nın oradan farabiye dönerken taksiyle çarpıştık.
+sende bişey var mı?
-yok. ama arabada hasar var. kusura bakma. birazdan servise götüreceğim yaptırmaya.
+siktir et kardeşim arabanın amk sana bişey olmasın. senden kıymetli mi yaptırırız bir ara.

adam arabaya ne oldu neresi hasar gördü diye bile sormadı. utandım ama sevindim o gün. gerçek bir dosta sahip olduğum için.
mordor belediye başkanı mordor belediye başkanı
yer, erzurum şair nefi orta okulu. ilkokulu köyde okuyan mordorlu, devlet parasız yatılı sınavını kazanıp erzurum' un yolunu tutar. ilk haftalarda ağır ev özlemi ve uyum sorunuyla uğraşan mordorlu, sonrasında yavaş yavaş okula ve yurda ısınmaya başlamıştır. hatta yurtta ve okulda birkaç tane de arkadaş edinmiştir kendine. en büyük sıkıntısı akşamları okuldan çıktığında eve, annesinin yanına değil yurda gitmesi, aileyle değil tanımadığı insanlarla oturup yemek yemesidir.

günler geçip gitmektedir. önünde yeni ufuklar, keşfedilecek milyonlarca şey vardır. yavaş yavaş ısınmaktadır yeni yaşamına. ama hem okulda hem de yurtta ona en büyük sıkıntıyı yaşatan şey türkçe' dir. henüz tam hakim değildir türkçe' ye. köyde sadece okulda türkçe konuşulmaktadır zira. hayatın diğer tüm alanlarında kürtçe vardır, kürtçe konuşulur, kürtçe düşünülür, kürtçe ağlanır ve gülünür, televizyonda bile çoğunlukla kürtçe yayın yapan bir iki kanal izlenir. günler birbirini kovalayıp dururken mordorlu da türkçe' yi yavaş ve emin bir şekilde avucuna almaya başlamıştır ama daha çok eksiği vardır.

bir gün, matematik dersinde (sayısal derslerde, sınıfta başa güreşmektedir mordorlu) hoca tahtaya geometrik şekiller döşerken renkli tebeşire ihtiyacı olduğunu fark eder.
döner sınıfa ve döner dönmez (aksilik bu ya) mordorlu ile göz göze gelir.

- sen, kalk bakalım.
+ ben mi hocam (ürkek ve tedirgindir sesi)
- evet oğlum sana diyorum. git öğretmenler odasına, gri, büyük dolabın en alt bölümünde kutu kutu tebeşirler var. oradan, mavi tebeşir kutusunun içinden iki tane al gel, çabuk.

dili tutulur mordorlu' nun. kapıya yönelirken sınıftaki tüm gözlerin ona baktığını düşünmektedir. ter basmıştır her tarafını, zor nefes alıp vermektedir. çünkü türkçe renklerin isimlerini hala karıştırmaktadır. özellikle de mavi ve yeşili. çaresizce yol alır öğretmenler odasına. sonra birden bir umut düşer içine. ''odada bir öğretmen vardır mutlaka, ondan isterim'' der kendi kendine. adımları hızlanır bu sevinçle, koşmaya başlar. birkaç saniye sonra kapıdadır. kapıyı açtığında sevinç yerini kedere bırakır birden. oda bomboş ve gri dolap tüm vicdansızlığı, tüm zalimliğiyle karşısında pis pis gülmektedir. ona ''gel gel, sktim çıranı, seç şimdi mavi tebeşiri, koduğumun türkçe özürlüsü'' der gibi.
dönüp, koridorda bulduğu ilk öğretmen veya hademeden yardım almak ister ama kimseyi bulamaz. koridor bomboştur, o en korkunç filmlerdeki, en ürpertici sahnenin geçtiği boş koridorlar gibi. aklına, kendisini gönderen hocanın sinirli ve sabırsız hali düşer. çaresizce dolaba yönelir. açar kapısını ve alt bölümde kendisini bekleyen, gülüşen, korkunç çığlıklar atan tebeşir kutularıyla göz göze gelir. kutu değil, her biri bebek chucky sanki.

çok geciktiğini düşünür ve mavi olduğunu düşündüğü kutudan iki tebeşir kapıp hızla kapıya yönelir. koridor şimdi daha uzun, daha bitmez, daha korkunçtur. ya sonrası, ya yanlış renk almışsam düşüncesi boğmaktadır o küçük yüreğini. sınıfın kapısına gelir, kapıyı çalarken çıkan ses kapının sesi değil, biraz sonra olacak yıkımın ayak sesidir sanki. hocanın ''geel'' sesini duyar duymaz açar kapıyı. avucunda, gizlercesine tuttuğu iki tebeşirle öğretmenin masasına yönelir. o üç adımlık mesafede bir sürü şey düşünmekte ve dilemektedir. ne olur allahım, doğru renk olsun. eğer değilse sadece hoca görsün, kızsın, dövsün ama ondan başka kimse görmesin, bilmesin, gülmesin. öğretmenin gözüne bakar, sonra açar avucunu ve tebeşirleri uzatır. öğretmen bir ona bir tebeşirlere bakar ve ''la oğlum geri zekalı mısın sen yoksa okuma yazman yok mu. ben senden mavi istedim sen gittin yeşil getirdin salak, geç otur yerine. allahım yarebbim ya. onur, gel yavrum, al şunları geri götür, iki tane mavi tebeşir al gel''

mordorlu iptal, mordorlu buz, mordorlu çaresiz. gülüşmeler yükselir sınıftan. 34 ayrı ses, ayrı kahkaha, ayrı iğrenç çığlık. ağlamaya başlar, hüngür hüngür. başı önde, utanç içinde. hani ''yer yarılsa da içine girsem'' sözü var ya, eksik kalır o an için. etrafında, yeri yaracak bir şey arar gözleri. yarılmasını beklemeden, kendisi yarıp yedi kat altına girmek ister. sonra birden bir sesle kendine gelir. o kapkara dünyadan sınıfa geri getirir o ses onu:

''gülmeyin la, siz çok mu süpersiniz göt verenler''

cengiz' in sesidir bu. mordorlu ile aynı sırada oturan, tek arkadaşı cengiz. yüreği sıkışır mordorlu' nun. koşup cengize sarılmak ister. annesine, babasına sarıldığı gibi. başını kaldırıp sınıfa bakar. gülüşmeler, fısıldamalar devam etmektedir. aniden bir çift göze takılır gözleri. kendisine sabitlenmiş yaşlı, ağlamaklı, sınıfa, hocaya ve maviye isyan eden iki göz. sibel' in gözleri bunlar. mordorlu' yu gördüğü ilk gün, dizlerinin bağı çözülen, mordorlu' ya gönül koyan sibel. (nasıl olduğunu ben de hiç anlayamadım. normalde, dünyada biri kız biri erkek iki tane ben, bir başımıza kalsak, kız olan ben hayatta erkek olan bene aşık olmazdı amk) hoca cengiz' e doğru yürümeye başlıyor. tokat atıyor cengiz' e ve yerine oturmasını söylüyor. tokadı yiyen cengizdir ama acısı mordorlu' nun suratında, yüreğindedir. sonra dönüp bana bakıyor hoca ve ''geç yerine otur sen de, salak şey'' diyor. sırama doğru yürüyorum. cengiz kalkıp yer veriyor bana. normalde o duvar tarafında, ben koridor tarafında oturuyorum ama bana, geç duvar tarafına orada otur diyor gözleriyle. saklamak istiyor beni, gözlerden, gülüşmelerden sanki. oturuyorum yerime. ağlıyorum hala, cengiz kolumdan tutup sarsıyor beni ''yeter la, altı üstü yanlış tebeşir mına koyim. ama dur sen, zil çalsın hepsinin tek tek ebu ecdadını skmezsem bana da tosya' lı cengiz demesinler'' (tosya, erzurum' un ünlü semtlerinden biridir. özellikle akşam vakti dışarıdan gelenlerin yalnız başlarına pek de rahat dolaşamadığı, belalı bir semt)

biraz kendime geliyorum. cengiz' e bakıp ''boş ver, unut gitsin'' anlamında başımı iki yana sallıyorum. kelimeler düğümleniyor boğazımda, konuşamıyorum. cengiz annem oluyor, babam oluyor, abim oluyor, şefkatine ve merhametine sığınılacak kim ve ne varsa, o an hepsi yek vücut cengiz' in şahsında toplanıyor. yanı başımda. tanrı diyorum birden, eğer tanrı, en zor zamanlarda sığınılacak bir şeyse o tam da cengiz işte şu an. ve cengiz' den aldığım destek ve güçle kendime bir söz veriyorum o anda. hemen şimdi, ağlamayı bırakıp, türkçe' yi bu sınıftaki herkesten daha iyi yazıp konuşacağım, bunun için yapılması gereken neyse misliyle yapacağım diyorum kendi kendime.

sözümü yerine getirdim. okulda, yurtta, yolda, ders arası teneffüste bulduğum her şeyi okudum. dergi, gazete, kitap ne bulduysam. ve o utanç günümden tam iki yıl sonra, orta okul son sınıftayken, il genelinde düzenlenen kompozisyon yarışmasında il birincisi oldum. konu, mehmet akif ersoy ve kurtuluş savaşı. birincilik hediyesini valinin elinden aldım. bir dolma kalem ve mehmet akif ersoy' un safahat kitabı. cengiz' in o gün, bir elinde birincilik belgesi ve diğer elinde kitabım ve dolma kalemimle sınıfa girip ''la göt verenler, hatırladınız mı dalga geçtiğiniz o günü. şimdi hanginizin elinde bunlar var tıllolar'' deyişi hep gözümün önündedir.

o günden sonra mavi benim utancımın simgesi oldu. o dolma kalem de, o utancı yerin dibine gömdüğüm zafer günümün simgesi. halen çok nadir mavi giyerim ve halen o dolma kalemim hep yanımda, safahat kitabı her daim kitaplığımda durur.
1 /