aşkı anlatan en iyi cümle

lorquet lorquet
en güzel tanımlarından biri interstaller filminden geliyor. brand ile cooper hangi gezegene gitmeleri konusunda konuşurlar ve brand neden seçtiği gezegene gidilmesi gerektiğini anlatır:
onu anlamasak da ona inanmalıyız.

"şimdi beni dinle, aşk bizim icat ettiğimiz bir şey değil. bu gözlemlenebilir bir şey. güçlü de.
belki daha fazlasıdır, henüz anlamadığımız bir şeydir. belki bir kanıttır, belki de daha ileri bir boyutun bilinçle algılayamadığımız eseridir.
on yıllardır görmediğim ve muhtemelen ölü olduğunu bildiğim birine uzay boyunca sürüklendim.
aşk, zamanın ve uzayın boyutlarını aşan bildiğimiz tek şeydir. belki de onu anlamasak da, ona inanmalıyız."

buna göre aşk ne zaman paradoksları ne de solucan delikleri tanıyarak iki insanı çaresizce birbirine çeken bir bağ. benim için gayet makul. insanların sakat tanımlamaları ve yaklaşımları ile sakatladığı şey zaten aşk değil.

yüz bin rus kızıyla bir milyon türk kızının takası

nastasya filippovna barashkova nastasya filippovna barashkova
ayıp be!
rusya'da yaklaşık iki sene yaşamış bi kimse olarak oyumu 1 milyon türk kızından yana kullanıyorum. hatta 1 tane bile yeter, canım türk kadını. ruslar sizi meta olarak görüyor, dolar ruble olarak görüyor, sıcak denizsiniz siz onlar için. daha iyisini bulunca tekmeyi basar gider. ah biz öyle miyiz? he öyle miyiz!! cefakar, vefakar türk kadını. rüküş onlar ya bi de :d zevksiz şeyler.
2

kedileri kısırlaştırmalı mıyız sorunsalı

ekmek arası maden suyu ekmek arası maden suyu
başlığın türevlerini aradım fakat bulamadım. eğer bilen/bulan olursa başlığı taşıyabiliriz.

son zamanlarda çevremde ve sosyal medyada çok fazla kısırlaştırma karşıtı görüyorum. insanlar kısırlaştırdığı hayvanın annelik ya da babalık duygularını zorla elinden aldığını düşünüyor. halbuki kedilerin annelik duygusu ne yazık ki yok. yani bizim öyle düşündüğümüz 'ay yavruuuummm' diyerek böyle duygulara bürünüp kutsal saymıyorlar. hatta diğerlerinden daha çelimsiz, daha küçük ya da anomalisi olan bebeklerini yiyorlar. çünkü kediler için üremek bir içgüdü ve bu içgüdü tamamen nesillerini devam ettirmek için var. biraz büyüyüp çiftleşme yaşına geldiklerinde evlatlarıyla-anne/babalarıyla-kardeşleriyle çiftleşebiliyorlar. o nedenle kısırlaştığı zaman ben neden ebeveyn olmadım diye ağlamıyor kediler sandığımız gibi.
sonra sokaklarda yuva bekleyen bir sürü bebek var. hayatlarını ellerinden aldığımız için -doğayı bozup onlara yaşam alanı bırakmadığımız için- zaten var olanlara öncelikle sahip çıkmamız gerekiyor. o nedenle 'yuva bulurum bulamazsam salarım sokağa yeter ki benim çocuğum anne olsun' demek bana çok bencilce geliyor. çünkü sokakta olan her 5 yavrudan en az biri ya da ikisi zaten yaşayamayıp ölüyor hasbelkader hayatta kalmayı becerebilenler ise sağlıklı bir kedi 15-20 yıl yaşayabilecekken 3-5 yıl aç ve sefalet içinde yaşayıp sonra ya bir araba altında kalarak, ya köpekler tarafından parçalanarak ya da açlıktan, soğuktan yani kötü yaşam koşullarından dolayı ölüyor. oysa dünyaya gelen her canlı tıpkı güzel duyguları yaşasın istediğimiz kendi çocuğumuz gibi birinin evladı olmayı, iyi koşullarda yaşamayı ve mutlu bir hayat sürmeyi hak ediyor. öte yandan kendi kedimiz açısından baktığımızda da kediler doğum yaptıkça/çiftleştikçe kısa ve uzun dönemde meme tümörü, rahim ve yumurtalık kanseri gibi birçok ciddi hastalığa yakalanma riski artıyor. yani aslında iyi bir şey yapıyoruz diye düşünürken belki de çocuğumuzun yaşayacağı o uzun yılları kendi elimizle kısaltıyoruz.
yine aynı göz bebeğimiz canımız kedimiz her kızgınlığa girdiğinde strese girdiği için psikolojik açıdan ona kötülük etmiş oluyoruz.

tüm bunları toparlarsak bir gün her eve en az bir kedi, her kediye de kısırlaştırma kampanyası başlatılırsa bir yerlerde ilk destekçisi ben olacağım galiba *

canım kediler, tüyünüz kadar ömrünüz olsun.

kaplumbağa

neverendingblueroad neverendingblueroad
dünyanın en iğrenç çiftleşen hayvanı bence. bahçede bir kaplumbağa ailesi yaşıyor. kendi halllerine bıraktık, ne yer ne içerler bilmem ama bahçenin bi yerlerinde varlar işte. sabah köşeden gelen sesler öyle korkuttu ki beni, bakıp bakmama konusunda kararsız kaldım. neyse aldım küreği elime gittim köşeye. yaklaştıkla takırtıların eşlik ettiği iğrenç bir inleme ve sanki birinin gırtlağı kesiliyormuş gibi bir ses. çalının oraya yaklaştım ve omfg!!! görmez olaydım. severdim ben kaplumbağaları yaa, saygımı kaybettim adamlar sevişiyor diye. ama nasıl sevişme, leş! salyalar, sesler, takırtılar...
bahçemde böyle şeyler istemiyorum dedim sertçe ama doğası böyle nihayetinde. yine de gözüm görmesin bi daha onları.
16

erdoğan rejimi

a shakespearean atheist a shakespearean atheist
"türkiye'de tek adam rejimini bu konumu işgal eden kişinin adıyla anmak en doğrusudur. bu anlamda erdoğanizm, orta boy ölçekte olan ve petrol, gaz veya değerli madenler gibi zenginlikleri bulunmayan, rant dağıtma kapasitesi göreli sınırlı olan bir devlette, iktidarın giderek tek adamlaşması, aşırı şahsileşmesi ve hukuk devletini yürürlükten kaldırmasının 21. yüzyıldaki önde gelen bir örneğini oluşturuyor.

...

keyfilik rejimi aynı zamanda bir patika bağımlılığı yaratır. keyfi rejimin muktediri, elindeki toplumsal rıza yaratma olanaklarının daralması nispetinde, yargı yoluyla kurduğu tahakkümün dozunu arttırmaya, güvenlik devleti kisvesi altında iktidarının güvenliğini öne çıkarmaya mahkumdur. bu bir bakıma, böyle bir muktedirin kendi eliyle girdiği ama artık onun esiri olduğu, geri dönüşü veya yön değiştirmesi mümkün olmayan bir patika bağımlılığı demektir. keyfi yönetim, gücünün sınırlanmamasıyla birlikte giden hesap vermeme uygulamasının, iktidarı kaybederse kendisine çok ağır bir hesap verme zorunluluğu olarak döneceğini bilir ve bu nedenle geri dönüşü olmayan bir yolda ilerlemeye kendi kendini mahkum eder. batı dillerinde "ileriye doğru kaçış" olarak tanımlanan, haldun bayrı'nın türkçeye "el arttırarak kaçma" olarak çevirmeyi önerdiği davranış biçimidir bu. karşılaştığı sorunları çözmek yerine daha büyük sorunlar yaratarak onlarla baş etmeye çalışan, sorunlu bir gidişatın gelecekteki olumsuz sonuçlarını dikkate almadan, hatta bu konuda el arttırarak yola devam etmeyi ifade eder.

...

erdoğanizm, keyfi yönetim özelliklerinin hemen hepsine sahip olan bir istibdat rejimidir. hukuksuzluk ve keyfi cezalandırma bu yönetim tarzının başat niteliklerinden biridir. bir diğeri, neopatrimonyal rejimlerde en çok görülen, şahsileşmiş iktidarın etrafında oluşan kayırmacılık şebekesi, kamu mülkiyeti ile özel mülkiyet arasındaki kesin sınırın kaybolduğu gri bir mülkiyet alanının ortaya çıkmasıdır. bu anlayış, yandaş vakıf ve kuruluşlara yapılan kamu mülkü tahsisleriyle, kamu ihaleleriyle, kamu istihdam politikasıyla yukardan aşağıya doğru bütün kamu yönetimi katmanlarına bulaşır."

bkz:

www.birikimdergisi.com

mersinli insanların ortak özellikleri

nastasya filippovna barashkova nastasya filippovna barashkova
kendileri ile izmir mersin arası on üç saat geçirme fırsatım oldu. gece yolculuğu yapıyoruz, ben uyurum normalde varış yerine kadar. zerre rahatsız olmam.

neyse ilk molada çıktım sigara içicem. yanımda oturan teyze dedi ki aa sen de mi sigara içiyorsun. tatlı, muhafazakar bi tip. anladım ki tek başına çıkıp sigara içmek istemiyor, dedim gelsin bana eşlik etsin n'olcak. ne gibi bi sorun olabilir ki, di mi? allah'ım her molada uyandırdı. beş dakika duruyoruz onda bile uyandırıyor. sinirleniyorum ama bi şey yapamıyorum. en son yerimi değiştirdim muavine rica edip. geldi orada da buldu beni :d kafama çanta ile vuruyor arkadan uyanayım diye, abartı yok asfdg.

yanımda da iki amca oturuyor. ellerinde de bi poşet fındık var kıtır kıtır yiyorlar gece vakti. şöyle bi bakış attım, aslında seseydi o bakış ama herhalde canım çekti sandılar uzatıyorlar alayım diye. yok dedim sağ olun. beş dakika geçmeden havadan bi poşet fındık düştü kucağıma. böyle baya havadan. n'oluyoruz dedim. kafamı çevirdim amca diyor ki sen şimdi açık paketten yemezsin tabi. al bu paket kapalı, onu ye :d dedim teşekkürler. fındıktan husumet çıkacak belli. olay bana nutella attı, ben ne attım!'a falan gelecek, korktum. açtım yiyorum ben de. fındık da gerçekten sevmem.

konya da git git bitmedi he. teyzem uyandırdı sağ olsun yine bi moladayız, bu sefer de muavin elinde iki çay geldi. alın içiniz ısınsın. he dedim tam ihtiyacım olan şey. fındıkla da iyi gider. sonra kekler, kahveler vs. detaya girmicem kadınlarımızın yüzde doksanı en az bi kez yaşamıştır bu kek verem, çay iç ilgisini :d bunun mersinli olmakla bi alakası yok.

mersin'e varınca tesadüfen pozcu sahilde mekan sahibi bi kodaman ile tanıştım. garip garip olaylar oldu ama oraya hiç girmicem. çünkü net geri zekalı olduğum ortaya çıkar.

evet, kısaca bence samimi olmaları. çok samimi ve sıcakkanlı insanlar. mersinlilere sevgilerimle o/
3

mabel matiz

mersburglu mersburglu
altın kelebek ödülleri'nde "en iyi klip" ve "en iyi erkek şarkıcı" ödüllerini alan müzisyen. fakat mabel matizcigimin, konusmasini sansürlemisler

matiz'in kesilen konuşması şu şekildeydi:

"herkese merhaba.

beni bu güzel ödülle onurlandırdınız. hepinize teşekkür ediyorum.

hayatta da aşkta da müzikte de sınırlara, etiketlere, insan icadı kategorilere takılmamak ve andaki ödülümüzün tadını çıkarmak gerektiğine inanıyorum. bu dünyanın insanları olarak, aynılığımızı ve farklılıklarımızı gönülden kabul edip kutlayabildiğimizde, iyileşmemiz de bir o kadar hızlı, beraber ve direnden gerçekleşecektir. ödülümü, bu farkındalığı yaşayan, yayan, çeşitliliğin her türlüsünü kutlayabilen bütün herkese ithaf ediyorum.

yamuk siklerine adriana lima arıyolar ya

plupin plupin
selam sevgili dostlar, riskli bir başlık. öyle şeyler söylemeliyim ki pipimin anatomisi hakkında bazı sonuçlar çıkarmayın. sevgili hugonun da söylediği gibi "parmak uçlarında yürüsek iyi olur."

öcelikle adriana lima dediğimiz hanımefendi metin hara ile takılıyordu. burdan penisin istikametine gelene kadar daha önemli seçici parametrelere ihtiyaç duyan türde bir dostumuz olduğunu çıkarıyoruz.

ha beyefendi dostlarımızın böyle başlıklarla coşup sizin de cinsel organınız şöyle böyle gibi benzetmelerle hepimizi hem seksten hem de beslenmekten tiksindirmesine gerek olduğunu sanmıyorum. günün sonunda yine o beğenmediğiniz cinsel organlarla penetre oluyorsunuz kıymetli hanımlar ve beyler. belki de olamıyorsunuz. olamamanızından bir hicap duyuyorsanız, bence duymayın. komik duruma düşme endişesiyle doğal şeylerden utanç duymaya başlarsanız utanç duyulacak bir durumun içinde bulursunuz kendinizi.

kedileri kısırlaştırmalı mıyız sorunsalı

almost almost
bence "sorunsal" bile değildir. evinizde beslemeyi düşünüyorsanız, dişi veya erkek ayırt etmeksizin kısırlaştırmanız neredeyse elzemdir bile diyebilirim. kısırlaştırmayı düşünmüyorsanız da her türlü sonucuna, şikayet etmeden katlanmak durumundasınız tabii.

yine kişisel görüşüm, sokakta yaşayan kedilerin bile kısırlaştırılmasından yanadır. keza sokak köpekleri için de aynı şeyi söyleyebilirim. kısırlaştırma operasyonu değil ama kısırlaştırılmak üzere, yakalanmaları kısmı zor ve masraflı olduğu için en azından sizden kaçmayacak derecede yakın olanları kısırlaştırmayı düşünmek daha makul bir seçenektir.

kedi popülasyonunu kontrol altına almak, hem insanlar hem de onlar için doğru bir seçimdir diye düşünüyorum. başlık sahibinin girisinde belirttiği üzere zaten yüksek ihtimal, doğacak kedilerin bir çoğu çok erken yaşlarda ölecektir. "hayata gelmiş bir canlının, yaşam hakkını elinden almaktansa, hayata gelme ihtimalini en başından ortadan kaldırmak" bana çok daha doğru geliyor. hayvanlara korunma yöntemi veya kürtaj uygulama şansımız olmadığına göre bu açıdan kısırlaştırmak akla gelen ilk ve hatta tek seçenektir.

primatlarların bazı türleri hariç, çoğu hayvanın "cinsel yaşamı", iletişime ve zevk odaklı olmaya dayalı değildir. yani insan beyni gibi komplike bir yapıya sahip olmadıkları için, işin keyif veya zevk kısmından ziyade sadece "üreme" odaklıdır genellemesini yapabiliriz. bu çiftleşme sırasında zevk almadıkları anlamına gelmez elbette. ancak annelik -babalık duygularının elinden alınmasının haksızlık olduğuna dayalı "duygu durum" içeren sözleri sarf etmek, az önce açıkladığım nedenden dolayı gerçeği yansıtmaz, hatta komik bile denilebilir.

yani hiç bir kedi, "ah yaşım gelse de bir anne olsam keşke" tarzı bir şey düşünmez. erkek kedileri zaten pas geçiyorum, ancak dişi kedilerde ki annelik duygusu da tamamen içgüdüseldir ve doğum öncesi ve sonrası salgılanan hormonlar neticesinde belirlenir. dolayısıyla kısırlaştırıldım artık anne olamayacağım tarzı bir depresyona veya strese girmeleri çok olası değildir. bu arada yanlış bilgi vermek istemem ancak bildiğim kadarıyla, daha zahmetli veya masraflı olsa da bazı kısırlaştırma operasyonlarında, hayvanların cinsel içgüdülerinin tamamı ellerinden alınmış olmayabiliyor.

son olarak vahşi doğadaki akrabaları hariç, kedi ve köpekler evcilleştirilmiş hayvanlardır. yani sadece ev kedileri ve köpekleri değil, sokakta yaşayanlar bile, doğrudan insanlara veya insanların bulunduğu alanlara bağlı olarak yaşamaya evrimleşmişlerdir. dolayısyla bu işlemi "doğanın" dengesi ile oynamak gibi düşünmek biraz zorlama bir çıkarım olur. yani o hayvanları evcilleştirerek zaten doğanın dengesini en baştan bozmuş olmaktayız ki, zamanı geriye saramayacağımıza göre, konuya bu yönden yaklaşmak da abes olur.

dipnot : ben çoğu zaman insanların bile kısırlaştırıması gerektiğini düşünüyorum veya en azından çocuk sayısı konusunda sınırlandırılmalarını. zira kaynaklar sınırlıyken, isteyenin istediği sayıda çocuk yapması ve ondan sonra da, "bilmem kaç boğaza bakıyorum, ne olacak benim halim tarzı, "aptalca" bulduğum serzenişleri, bana hem iki yüzlülük hem de aşırı bencillik olarak geliyor. lakin bunun doğru ve adil biçimde uygulanmaya geçirilebilmesini de mümkün görmediğim için bu konuda ancak kişisel olarak eyleme dökebilirim ki, yaptığım da bu olabildi ancak.

türkiye nin en büyük sorunu

sona sona
empati yoksunluğudur. asla kimse kimseyi dinlemiyor, dinlese bile egosundan ödün vermiyor. örneğin; bu ülkede "kadınlar neden bu kadar şikayetçi, neden bu ülkeden gitmek istiyor?" bunu kimse sormuyor. sorsa bile her şeyi hafife alıyor. evden çıkarken gideceğiniz yere göre giyinmeye çalıştınız mı hiç? ya da kapıyı yabancı birine açmak zorunda kalınca yaz günü ev haliyle çıkmayayım diye elinizin altında "üsturuplu kıyafetler" bulundurdunuz mu? azıcık empati yapacağınızı bilsek anlatacak çok şeyimiz var ama, kimse dinlemiyor diye içimize atıyoruz çoğumuz.

kitap okuma alışkanlığı

elcordobez elcordobez
babam ben doğmadan vefat etmiş. kendisiyle hiç konuşup öğüt alma şansına sahip olamadım.
anama bıraktığı, bilmem kaç yerden arak olan üç beş aşk mektubu var sadece.

lakin kitap okumak, bazen beş bin yıl evvelinde yaşamış insanlardan bile öğüt almaktır.
ölüleri dinlemenin sırrıdır.
homo sapiens olur olmaz anı biriktirip paylaşmaya başlamışız. bunu ilk olarak mağra duvarlarına yapmışız.
kanaatimce kaliteli yaşam tanımlarından biri, anı biriktirmek için yaşamaktır.
mutlu yaşam ifadelerinden biri de yaşam farkındalığıdır.
beş bin yıl evvelden öğüt alıp beynimizde sayısız güneş doğmadan yapamayız bunu.

okuma alışkanlığı geliştirmek için hiç bir yaş geç değildir.
sadece bize doğru yerlerimizden hitap eden bir kitabın 20. sayfasına kadar gelebilmeliyiz.