tehlikeli oyunlar

1 /
jellicle jellicle
karakterlerin isim seçimindeki kelime oyunları ile insanı yakalayıp, daha sonra iç sıkıntılarını anlatış tarzıyla sizi kitabın etkisinden kurtulmanızı imkansızlaştıran, depresif anlarınızda uzak durmanız gereken roman. özellikle hikmet'in sevgi'ye yazmış olduğu minik mektup son noktayı koyar. kimsenin kendine yakıştırmak istemediği, belki de farkında olmadığımız için birbirimizi hırpalayıp durduğumuz ikili ilişkiler yaşamamıza neden olan eleştiri... (ne olduğunu söylemeyelim ki kitap alınıp okunsun.)
hayatberbat hayatberbat
"akıl ve ruh proleteryasının en büyük akılsızlığı, akıl ve ruh burjuvazisinin nimetlerine kavuşacağını umarak ona hizmet etmesi ve bu sırada kaçınılmaz istismar kanunları yüzünden zayıf aklını ve ruhunu da parça parça onlara kaptırmasıdır.. "
hayatberbat hayatberbat
bu adamlar bize niye hep gülüyor albayım
hem sanki insan olmak tek bizim suçumuz mu
böyle gördük kitaplardan böyle yaşamaktayız
ya da daha doğrusu – ne dersiniz albayım
karşıdan gelen kadın bilge’nin saçları mı
muhteşem yalnızlığım herkesi korkutuyor

sefa kaplan heybe
yagmuradam yagmuradam
hikmet benol karakterinin ,herşeyin yazılacağı dev bir ansiklopediden bahsederken adeta sanal sözlükleri tarif ettiği kitaptır.örnek olarak bakkala gitmek maddesinden bahsediyor ,şöyle ki; yazdıkça genişleyecek ve hayattaki herşeyi içerecek bu eserin yazımının hiç bitmeyeceğini söylüyor.
korkunç kertenkele korkunç kertenkele
-en büyük hazinemiz aklimizdir-

sevgili bilge,
bana bir mektup yazmış olsaydın, ben de sana cevap vermiş olsaydım. ya da son buluşmamızda büyük bir fırtına kopmuş olsaydı aramızda ve birçok söz yarım kalmış olsaydı, birçok mesele çözüme bağlanmadan büyük bir öfke ve şiddet içinde ayrılmış olsaydık da yazmak, anlatmak, birbirini seven iki insan olarak konuşmak kaçınılmaz olsaydı. sana durup dururken yazmak zorunda kalmasaydım. bütün meselelerden kaçtığım gibi uzaklaşmasaydım senden de. insanları eski karıma yapmış olduğum gibi, büyük bir boşluk içinde bırakmasaydım. kendimden de kaçıyorum gibi beylik bir ifadenin içine düşmeseydim. bu mektubu çok karışık hisler içinde yazıyorum gibi basmakalıp sözlere başvurmak zorunda kalmasaydım. ne olurdu, bazı sözleri hiç söylememiş olsaydım; ya da bazı sözleri hiç söylememek için kesin kararlar almış olsaydım. sana diyebilseydim ki, durum çok ciddi bilge, aklını başına topla. ben iyi değilim bilge, seni son gördüğüm günden beri gözüme uyku girmiyor diyebilseydim. gerçekten de o günden beri gözüme uyku girmeseydi. hiç olmazsa, arkamda kalan bütün köprüleri yıktım ve şimdi geri dönmek istiyorum, ya da dönüyorum cinsinden bir yenilgiye sığınabilseydim. kendime, söyleyecek söz bırakmadım. kuvvetimi büyütmüşüm gözümde. aslına bakılırsa, bu sözleri kullanmayı ya da böyle bir mektup yazmayı bile, ne sen ne aşk ne de hiçbir şey olmadığı günlerde kendime yasaklamıştım. sen, aşk ve her şeyin olduğu günlerde böyle karar alınamazdı. yaşamamış birinin ölü yargılarıydı bu kararlar. şimdi her satırı, bu satırı da neden yazdım diyerek öfkeyle bir öncekine ekliyorum. aziz varlığımı son dakikasına kadar aynı görünüşte ayakta tutmak gibi bir görevim olduğunu hissediyorum. çünkü başka türlü bir davranışım, benimle küçük de olsa bir ilişki kurmuş, benimle az da olsa ilgilenmiş insanlarca yadırganacaktır. oysa, sevgili bilge, aziz varlığımı ara sıra kaybettiğim oluyor. fakat yaralı aklım, henüz gidecek bir ülke bulamadığı için bana dönüyor şimdilik. biliyorum ki, bu akıl beni bütünüyle terk edinceye kadar gidipgelenazizvarlık masalına kimse inanmayacaktır. bazı insanlar bazı şeyleri hayatlarıyla değil, ölümleriyle ortaya koymak durumundadır. bu bir çeşit alın yazısıdır. bu alın yazısı da başkaları tarafından okunamazsa hem ölünür ve hem de dünya bu ölümün anlamını bilmez; bu da bir alın yazısıdır. ve en acıklı olanıdır. bir alın yazısı da, ölümün anlamını bilerek, ona bu anlamı vermesini beceremeden ölmektir ki, bazı müelliflere göre bu durum daha acıklıdır.
ben ölmek istemiyorum. yaşamak ve herkesin burnundan getirmek istiyorum. bu nedenle, sevgili bilge, mutlak bir yalnızlığa mahkum edildim. (insanların kendilerini korumak için sonsuz düzenleri var. durup dururken insanlara saldırdım ve onların korunma içgüdülerini geliştirdim.) hiç kimseyi görmüyorum. albay da artık benden çekiniyor. ona bağırıyorum. (bütün bunları yazarken hissediyorum ki, bu satırları okuyunca bana biraz acıyacaksın. fakat bunlar yazı, sevgili bilge; kötülüğüm, kelimelerin arasında kayboluyor.)
geçen sabah erkenden albayıma gittim. bugün sabahtan akşama kadar radyo dinleyeceğiz, dedim. bir süre sonra sıkıldı. (insandır elbette sıkılacak. benim gibi bir canavar değil ki.) bunun üzerine onu zayıf bulduğumu, benimle birlikte bulunmaya hakkı olmadığını yüzüne bağırdım. (ben yalnız kalmalıyım, başka çarem yok.) bazen nurhayat hanıma gidiyorum; karşılıklı susarak oturuyoruz. konuşmamak ne iyi, bir bilsen. insan elbette konuşmak istiyor, dert yanmak, haklı çıkmak istiyor. fakat kelimeler insana ihanet ediyor. kendinden nefret ediyor. dul kadın iyi: bana kahve pişiriyor, sigaramı yakıyor. onun yanında biraz huzura kavuşuyorum. pilleri, kutusundan büyük bir radyosu var; onu dinliyoruz. nurhayat hanım sıkılmıyor. bazen dul kadının evinde, bir iki söz ettiğim oluyor: kendi kendime konuşur gibi. nurhayat hanım hiç söze karışmaz; aman işte biri konuşmağa başladı varlığını ortaya koydu, dur ben de bir şeyler söyleyeyim kişiliğimi göstereyim gibi küçük çabalamalar içinde değildir dul kadın. onunla oyunlar dinliyoruz radyodan. yıllardır sesleri değişmeyen, fakat adları farklı olan oyuncuların piyesleri; aynı heyecanlı titreşimler, aynı yükselip alçalmalar. sanki yıllardır sürüp giden uzun bir oyunu parça parça oynuyorlar. kahkahalar atıyorlar-çocukluğumdan beri dinlediğim kahkahalar. aynı kapıları yıllardır açıp kapıyorlar. aynı güç durumlarda kalıyorlar. yavaş konuş bizi duyacak diyorlar, siz burada ne arıyorsunuz bakalım diyorlar. ben yalnız sesleri dinliyorum, anlamlarla ilgili değilim. kuş sesi dinleyerek huzur duyanlar varmış; onlar gibiyim. haberleri de belli konular üzerine konuşmaları da, tartışmaları, açık oturumları, reklamları da, özel programları da aynı şekilde dinliyorum. her kuşun kendine özgü bir sesi var. sözleri dinlemeden hangi program olduğunu biliyorum bu yüzden.
dul kadının inanılmaz bir hoşgörüsü var: her çeşit müziği dinliyoruz üst üste. bizim dilimizden şarkılar da var galiba: çünkü sözlerini anlar gibi oluyorum. dul kadınla ben, senin anlayacağın, soyut bir durumdayız, daha doğrusu, her şeyin özüyle ilgileniyoruz: meyvaların yalnız suyunu içiyoruz. birer sigara yakalım mı nurhayat hanım diyorum. yakalım hikmet bey diyor. son günlerde bana bey diyen bir dul kadın kaldı. görüyorsun ben de kaçamak yapıyorum. yalnızlığı dul kadınla aldatıyorum. ne yapayım? beni olduğum gibi kabul ediyor. sen, yalnız iyi programlarımı dinlemek istedin. alaturka çaldığım zaman düğmemi kapatmak istedin. belki gerçek canavar ben değilim.
(…)
canavar ben değilim. belki de canavarım. son günlerini bu odada geçirmek zorunda olan emekli bir canavar. can sıkıcı anılarını hatırlayarak acıklı canavar sesleri çıkaran bir kara ejderi. vuuu vuuu! canavarın en kötü günleri hangisi? canavar takvimine göre perşembeleri. o günleri hiç hatırlamak istemem. hangi ‘ogünleri’? sevmem işte. özellikle perşembe günleri pencereden bakıyorum: gaz tenekeleri var, içlerine toprak doldurulmuş. kim doldurmuş? ben doldurdum. karışık bir takım tohumlar ve çiçekler satan adama dedim ki: bana bir çiçek ver. arsız çiçeklerden verdi. bilirsin işte: begonya mı derler? kırmızıdır, mat yapraklıdır, kötüboyanmış mahalle kadınları gibi bir çiçektir. elimden bu kadarı geldi. belki ayrıca, kuru akvaryum içinde solucan da beslemeliyim. mide adalelerim kuvvetlenince onu da yaparım. sen tabii, perşembe günleri ne olduğunu merak ediyorsun. bu sözlerin sonunda esaslı bir itiraf bekliyorsun. yok canım, beden eğitimi derslerinden nefret ederdim ve altı yıl her perşembe bu münasebetsiz ders vardı. ismini bile yazmak istemem bir daha bu sıkıcı dersin. öyle sözler ediyorum ki, ne ağlanır ne gülünür bunlara değil mi? bir zamanlar insanları güldürürdüm. ne yapalım? komedi aktörleri bile sonunda duygulu filmlerde oynamaya özenmiyorlar mı? ben de kalabalık yerde ağlayan sarhoşlara döndüm. insan böylelerini görünce meyhanenin kapısını vurduğu gibi çıkar gider. sevgi’nin bir akrabası vardı: ergun gibi bir şeydi adı. bak o gülmezdi sözlerime. çünkü selim bey miydi neydi bir akraba vardı orada. onun mirasına göz koyduğumuzu sanırdı bu ergun. insanların adlarını da unutuyorum artık. bir kız vardı, onun da adını unuttum; oysa aylarca dolaşmıştım bu kızla. üstelik bir kere de ağlatmıştım onu. fazla ağlamasına fırsat bırakmadan kaçtım, kız benimle evlenmek istiyordu çünkü.
(…)
kendimi iyi hissetmiyorum bilge. beni bir daha görmek isteyeceğini sanmıyorum. kendimi suçlu hissediyorum. doğduğum günden başlayan bir suç dizisi içindeyim. seni görmek istemiyorum, seni görmek istemiyorum. aynı olayları bir daha yaşayacak gücüm kalmadı. beni unut-belki de unuttun-beni unut. başıma gelecekleri düşünme. ne yaptığımı, nasıl yaşadığımı merak etme. sana anlatması zor. sevmesini bilmeyenler, kaderlerine razı olmalıdırlar. oluyorum. eyvallah. iyi değilim, fakat üzüntülü de değilim bak gülüyorum: ha-ha.
artık senin için bir yabancı olan
h.h.h. (ha-ha hikmet)
karakutu karakutu
eğer bugüne kadar tüm düşündüklerini "acaba bunları başkası da düşünüyor mu ki?" diye sorguluyorsan, "ne gereksiz düşünüyorum lan?" diye kendini suçluyorsan oğuz atay'a sığın ve bu kitabını öperek, koklayarak oku. misal;

"...ben de kötü ihtimalleri düşünmekten hassaslaştım. fakat sağlığımı da bu duyarlılığıma borçluyum. çünkü insanın düşünceleri gerçekleşmez. korktuğun her olaydan, başına gelmesinden ürktüğün her rastlantıdan kaçınmak için onu ayrıntılarıyla düşünürsün hemen. ayrıntılarıyla düşünmek şart. yoksa bir noktayı bile düşünmeyi unutsan o nokta başına gelir. yalnız yaşayanlar, her şeyi hesaba katmak zorundadır. başka türlü korunamazlar. başka türlü yaşayamazlar. allahım neler düşünüyorum? düşün oğlum hikmet. düşün ki bunlar başına gelmesin ha-ha..." (sf. 393)
1 /