the jacket

1 /
neverwinter nights neverwinter nights
biraz kafa karıştıran ve tek düze giden senaryosuyla devam eden film. hafıza kayıplı, uykusuz kalan insanlı ve geçmişe ani dönüşler yapan kişilerle dolu filmler furyasının son halkası.
soulforged soulforged
bi twelve monkeys bi the butterfly effect olmaya çalışmış ama ikisini de başaramamış gariban bi film var karşımızda. gelecekteki muhtelif çirkin olayı önlemek için geçmişi değiştirmeye çalışan sorunlu ama duygusal jön rolünde bu sefer fahri laz adrien brody'i görüyoruz. jönle duygusal ilişkiye giren hanımkızımız da keira knightley. twelve monkeys mesaj verme kaygısı taşımazken the jacket, the butterfly effect'teki "hayatınızı doya doya yaşayın, sevdiklerinize değer verin" vb. sevgi pıtırcığımsı temalara değinmekte. filmin çoğu bi ruh ve sinir hastalıkları hastanesinde geçse de twelve monkeysdeki o tekin olmayan, koltukta rahat oturmanızı engelleyen, sonlara doğru iyice sinirinizi bozan o yoğun atmosfere sahip değil. iki arada bi derede kalmış anlıyacağınız.

adrien brody baya iyi, takdir ettim kendisini. keira ise oldukça arkaplanda kalmış, eye candy olarak rol aldığını düşünmeden edemiyorum. rudy mackenzie rolündeki daniel craig * ise dikkatimi çekti zira filmde az süre almasına rağmen garip karakterini hakkıyla canlandırdığından filme renk katmış.

zamanda yolculuk bana her zaman ilginç gelmiş bi konudur. donnie darko, twelve monkeys, the butterfly effect gibi oldukça başarılı örnekleri de mevcut bu alt-türün. size de ilginç geliyorsa kaçırmayın, bu tip filmler pek sık çıkmaz çünkü. yolculuk sensin zaman da sana girsin diyenler ise keiranın hatrına bi göz atabilirler gene de.

gereksiz bilgi: george clooney ve yönetmen kankası steven soderbergh beğenmişler ki prodüktör olarak iştirak etmişler filmin yapımına.
jelly bom jelly bom
fragmanını gördükten sonra,hemen izlenmeli denen;izledikten sonra da vasat sıfatına layık görülen bi film.
aslında güzel bi konusu var,ırak ta savaş mağdurlarından olup ülkesine dönen kahramanımız hiç bi suçu yokken bi polisi öldürmek suçundan yargılanır.hafızası yamuktur!akıl hastanesinde deliyi daha da deli edecek bi tedaviye maruz kalır aslında sağlam olan aklıyla...konu güzel sağlam,,sonrasında adamın deli gömleğiyle kapatıldığı kutuda geleceğe yolculuk yapması,yok o haliyle gelecekte birilerinin hayatını kurtarması falan..ilginç bi son beklenen amerikan filmleri artık ipin ucunu kaçırmış durumda.ilginçlikleri bile tanıdık artık.işte o sebepten bayık. yoksa adrien brody tamda kendinden beklenen üstünlükte bi oyunculuk göstermiş.
birde neden türkçeye çıldırış olarak çevrilmiş filmin ismi anlamamaktayım.çok gereksiz bi anlamlandırma çabası..sadece bi 'gömlek' gayette karşılardı bence filmin ismini.
trouble everyday trouble everyday
gerek adrien brody'nin oyunculuğunu konuşturmasıyla, gerekde araya yeşillik olsun diye katılan keira knightley ile tadından yenmeyen güzel bir film. senaryo itibariyle varlığın nedenleri ve olanakları üzerine kurulu hayal gücünü tetikleyici bir çalışma. izleyeni çok olup seveni az olan bir film, bunun nedeni olarak insanların hayatında hiç deli olmadıklarına bağlıyorum. iki noktada da olabilen psikolojiye sahip insanların tapacağı türden. çoğunluğun anlayamadığı da gerçek.
film önce içinde akıl hastanesi olması ile yüzüme tükürdü, sonra keira ile çelme taktı, tam ben ayağa kalkacakken adrien brody shotgun ile beynimi dağıttı. nereden bilebilirdim bu kadar beni içine çekeceğini halbuki o kadar da önyargılı izlemiştim.

(bkz: toz olun mına koydumun normalleri)
floydzede floydzede
filmi izlerken türün çok başarılı bir örneği hatta en iyi birkaç örneğinden olan jacob s ladder ı birçok kez andım.öncelikle iyi bir kurguya sahip the jacket.görüntü yönetmeninin de iyi iş çıkardığını söylemek mümkün.oyunculuk anlamında ise yükün büyük bir kısmı adrian brody tarafından üstleniliyor.kısacası karanlık,ağır ilerlerleyen,yer yer kafa kurcalayan filmlerden hoşlanıyorsanız the jacket kaçırılmaması gereken bir film.ama beklentiniz çok daha büyükse jacob s ladder başyapıtına bir göz atın derim.
baydüdük baydüdük
görüntü yönetmeni ve adrian brody dışında tamamıyla vasat olan bu filmin bitişi bile klasik 3. sınıf hollywood filmlerindeki gibi bitiyor. 98 dakika süren bu amerikan filminde guguk kuşu'na göndermeler de sözkonusu.
phoebe caulfield phoebe caulfield
adam kaç kere ölüyor dersiniz ve filmi izlemeye başlarsınız.süpriz sonlardan,karışık kurgudan hoşlanıyorsunuz,kaçırılmaması gereken bir film.


---spoiler---

"i was 27 years old the first time i died"

---spoiler---
three wishes three wishes
çok harika bir kurgusu, mükemmel görüntüleri iyi bir hikayesi falan için izlenmeli diyemeyeceğiniz bir film.evet genel olarak yaşamın değerini bilin demeye çalışıyor ama bunu da pek gözüne sokmuyor.her şeyden bir tutam katılmış biraz kafa karmaşası yaşanmış bir film gibi hissettiriyor.
ama adrien brody'nin oyunculuğu o kadar iyi ki hissettiklerini hissedebiliyorsunuz.o an onun bağımlı olduklarına sizde bağımlı olabilir, onun kadar kafanız karışabilir gibi işte bu yüzden güzelliği olan film.
nastasya filippovna nastasya filippovna
final müziği en çarpıcı olan filmlerden biridir. şarkının sözleri filmin sonuyla öyle güzel bütünleşir ki, öyle kalırsınız.

hak ettiği ilgiyi görememiştir ama 2000'lerde yapılmış en sağlam filmlerden biridir.
1 /