the time machine

vikartindur vikartindur
1999 tarihli, alan parsons band'in üçüncü, alan parsons'ın ise toplamda onaltıncı albümü. albümün esin kaynağı h.g. wells ve onun ünlü romanı. ancak alan parsons kitaba yoğunlaşmak yerine genel olarak zaman ve uzay temasını irdeler bu albümünde. alan parsons bu albümde eski albümlerine kıyasla hemen hemen hiç bir enstrümanı eline almaz, onun yerine prodüksiyon koltuğunda ve mikserin başındadır. parsons 90'ların en başarılı albümünde progresif rock sounduna pop rock ve zamanın trendine uygun techno dokunuşları çok uygun bir şekilde eklemesini bilir. albümde en çok emeği geçenler, alan parsons takımının eski üyelerinden, albümde şarkıların çoğunu yazan ian bairnson (gitar, saksofon, klavye, bas) ve stuart elliott'tur. (davul, klavye) clannads maire brennan'ın leziz sesi ile bezeli the call of the wild, içinde kullanılan northrumbian gaydası ile sıcak kelt bir havaya bürünür. genel pop rock soundundaki şarkılar no future in the past ve press rewind olarak göze çarpar. far ago and long away ise techno sularında dibe batmadan yüzen ustaca düzenlenmiş bir enstrümantaldir.

1. the time machine part 1
2. temporalia
3. out of the blue
4. call up
5. ignorance is bliss
6. rubber universe
7. the call of the wild
8. no future in the past
9. press rewind
10. the very last time
11. far ago and long away
12. the time machine part 2
insansevmeyenhayvan insansevmeyenhayvan
"john, bir daha yaramazlık yaparsan dna zincirinle oynamak zorunda kalacağım"

repliğiyle kopum kopum koparan filmdir..

izlenmeliktir ama...fazla bişi söylemiycem, izleyin görün...
djarum djarum
morlock şöyle der:
"herkesin bir zaman makinesi vardır... bizi geçmişe götürenleri anılarımız, geleceğe götürenleri ise umutlarımızdır..."
setheleh setheleh
1960 yapımı olan george pal'ın yönettiği film ve daha da önemlisi h.g wells'in yazdığı bir roman. ben ise önemsiz olandan bahsedeceğim burada. önemsiz derken film de son derece güzel bir film, yalnız romanının önemi ile karşılaştırılması doğru olmaz, romanın tür için büyük önemi var.

filmin başında bir masa etrafında dönen muhabbet hem bilim kurgu türünün doğuşundaki dinamikleri hem de toplumsal yapıyı açıklar nitelikte. kendine yüce bir misyonu yükleyen ve dünyayı değiştirmeye çalışan george bilimsel ilerlemeye inanmaktadır. viktoryen dönem sonrası bilim kurgunun palazlandığı o dönemin insanıdır george. yeni bir milenyuma girilecektir ve insanlık, yüksek refahı getirecek güzel günlerin hayalini kurmaktadır. oysa bizim george bulunduğu zamandan memnun değildir. evinin her yerine dağılmış saatlerin ifade ettiği zaman ve zengin dostlarının toplandığı bu mekan yeniden yaratılmalıdır. nasıl ki hız kültürü ve ulusal kimliği pekiştiren şehirler yeniden tanımlanıyor ve inşaa ediliyorsa george da yaşadığı dünyayı yeniden tanımlamak istemektedir. "can man control his destiny?" diyerek klasik amerikan filmi isyankarı portresi çizen george , "tanrıyı oynayamazsın" kuralına karşı da sağlam durmak zorundadır.
masanın diğer elemanı kodaman bir dombili olan doktor ise "this is the end, my only friend the end" diyerek bulunduğu zamandan memnundur. modernite projesinin zirve noktasında yaşayan, zirvedeki otları yiyen şişko bir keçidir doktor, dünya ona güzeldir. doktor için zamanın sonu gelmiştir, mekan kendini tamamlama sürecinin sonundadır. bu yüzden george "bakın ben ne yaptım?" diyerek fikrini açıkladığında ona "ülkemiz için anlamı ne , savaşta ne işe yarar, afrika'ya gömebilir miyiz bununla?!" falan der. buluşun incelikleri açıklandığındaysa " ticari değeri nolabilir, kaç para alınır?" cevabını verir. bir diğer masa elemanı ve george'un en kral dostu filby ise providence falan diyerek "allah'ın işine karışılmasa daha iyi" diyecektir.

tam bu noktada söylemekte fayda var, zamanda yolculuğa dair bilimsel hiçbir şey anlatılmaz filmde. yalnız dördüncü boyutun varlığından ve zamanın tümüne hükmetmekten üstünkörü bir şekilde, "time travel for dummies" ayarında bile olmayan bir seviyede bahseder.

george makineyi kullanıp zamanda yolculuk yaptığında sürekli olarak geleceğe gider. çünkü amacı ileride ortak mirasını arttırıp uygarlık seviyesini tavan yaptıran insanların zamanına gidip oradan buraya o zamanların bilgisini taşımaktır. işin trajik tarafı ise her gittiği yerde yıkım görür. dünya savaşlarını, 60'lı yıllardaki nükleer uydularının tehdidini(film 60 yapımı ve yakın gelecek için fazlasıyla iyimser bir teknoloji seviyesi tahmininde bulunmuş!) ve en sonunda da sekiz yüz bin küsür yılındaki eloi ve morlock düzenini görür. eloi'ler morlock'ların onlar için yetiştirdiği sebzeleri yiyen, zevki sefa içinde yaşayan ve hiçbir şey düşünmeyen, sorgulamayan ve zamanı geldiğinde morlock'lar tarafından yenen(buna bile ses etmeyen) bir ırktır. morlocklar ise yer altında yaşayan kötücül bir ırk olarak tasvir edilmiştir. yerin üstü devasa meyveleri , güzel kızları ve erkekleri ve sıfır stresi ile cenneti; yerin altı ise karanlığı ve canavar görünümlü morlock'ları ile cehennemi tasvir eder gibidir. george ise bu döneme gelen, daha iyi bir dünya için vahiy aracılığı ile insanları uyaran bir peygamber rolüne bürünür. ileri seviye bir uygarlık beklerken kullanılmamaktan çürüyen kitapların olduğu , koyun gibi güdülen insanlara rastlanılan bir dünya ile karşılaşmıştır. weena'ya aşık olan ve morlock'ların zulmüne büyük ölçüde bu datlı gelecek dilberinin yüzü suyu hurmetine son veren george kendi zamanına döner. ilk başta planladığının aksine ; geleceğin bilgisi ile bugün'ü değil; bugünün bilgisi ile geleceği değiştirmek üzere zaman makinesini bir kez daha kullanacaktır.

george mesih temsiline hizmet ediyor gibi görünebilir. dini bir gönderme olduğunu düşünebiliriz bu noktada. ayrıca eloi'lerin komünizm temsili için seçildiğini söyleyenler de yok değil. morlock'ların ise vahşi bir işçi diktatoryası olduğunu ve aralarındaki ilişkinin komünizmin hüsrana kapı açan uygulamasına vurgu yaptığını söyleyenler de var. filmin sonunda george'un kütüphanesindeki üç eksik kitap, george'un weena ve artık "ben bu oyunu bozarım" diyerek morlockları yenmesinin üzerine şuur kazanan eloi ırkını kurtarmak için geleceğe üç kutsal kitabı götürdüğünü düşündürmüyor değil. bunu düşünenler de mevcut.

film gerek filby ile george dostluğu gerekse de weena ile george'un aşkı açısından ele alındığında tam bir hollywood stüdyo ürünü olduğunu belli ediyor. hatırı sayılır dostlarım romanın sonunun böyle bitmediğini, wells'in romanının "hayatının kadınının peşinden giden adam" ile sonlanmadığını söylemekteler, ben ise meyveli gazozumun sarhoş edici etkisinden ötürü çok eskiden okuduğum kitabı anımsayamamaktayım. yalnız wells zannedersem ileride her şeyin boka saracağını vurgulamıştır, ben öyle düşünüyorum, aksi çıkarsa da fena yamulurum, kısmet.
ve şunu söylemek isterim ki tüm bu olan güç dengesizliği, ezen ezilen ilişkisi ve kötü lanet dünya şu an mevcuttur ve gelecekte de mevcut olacaktır. film de bunu desteklemekte, yani:

all of this has happened before, and it will all happen again

not: george derken h.g. wells derkenki g oluyor kendisi, söylemek istedim şu an.
bir de imla.
hiçbirşeyinteoremi hiçbirşeyinteoremi
h.g. wells'in albert einstein'den önce evrenin 4 boyutlu(en,boy,yükseklik,zaman) olduğunu ortaya attığı harika roman. bunun yanında hem eğlenceli hem de düşündüren hikayesiyle oldukça ilgi çekici bir roman. özellikle gelecekte insanların nasıl evrimleşeceği konusunda kendince güzel yorumlar yapmıştır.