the wall

1 /
prometheus prometheus
pink floydun en çok bilinen albümü
cd 1
in the flesh
the thin ice
another brick in the wall part 1
the happiest days of our lives
another brick in the wall part 2
mother
goodbye blue sky
empty spaces
young lust
one of my turns
don t leave me now
another brick in the wallpart 3
goodbye cruel world

cd 2
hey you
is there anybody out there
nobody home
vera
bring the boys back home
comfortably numb*
the show must go on
in the flesh
run like hell
waiting for the worms
stop
the trial
outside the wall
markrenton markrenton
pink floyd'un dark side of the moondan sonra en başarılı albümü (eleştirmenelere göre). bana kalırsa hiç bir albümünü ötekiyle karşılaştırmamak daha yerinde bir harekettir.
daha sonra, aslında the wall'la aynı zamanda bestelenen ama beğenilmediği için çıkartılan şarkılardan oluşturulan the final cut albümü çıkmıştır, ki bundan sonra efsaneden roger waters ayrılmıştır. david gilmour öteki grup elemanlarını (rick wright, `nick mason) tekrar toparlayıp yollarına bir süre daha devam etmişlerdir.
hatta (bkz: high hopes)
suicidal tendencies suicidal tendencies
psikolojik bunalımlar yaşayan savaş sonrası bir rock yıldızının, kendisini toplumdan neden ve nasıl tecrit ettiği işlenmektedir. en önemli nedenler yine savaş olgusu, hükumetin sistemi ve toplumsal kurumlardır. bunların yarattığı baskılar nedeniyle pink'in, uyuşturucu bağımlısı olması, birbirini gerektiren durumlar neticesinde de uyuşturucu-halüsinasyon ikilisiyle artık tamamen kendisini kaybetmesini izleriz. bunalımın doruk noktasını başlatan, pink'in çocukluk yılları ile freud'yen yaklaşımlarla bugün ve geçmişe göndermelerle ilginç bir kurguya sahiptir wall. ancak herşeye rağmen arada varolan animasyonlar da dahil olmak üzere, kurgunun bu durumu, konunun algılanmasını engellemez.

burada da, yine, sanki iki boyut varmışçasına; bütün kötülüklerin yaşandığı dışarısı ile bunlardan uzak durulmaya çalışılınan içerisi var...
mek mek
içinde yer alan parçalardan en ünlüsü another brick in the wall dur. bu parçanın sözlerini lisede ingilizce bilmeyen müzik hocama, tahtaya bir parça yazayım, sınıfça söyleyelim deyip,yazmışlığım ve sonra sınıfça bağıra çağıra söylemişliğimiz, yan sınıftaki ingilizce hocasını hesaba katmamamızdan kaynaklanan bir ele başı pozisyonu ile disiplin tehlikesi atlatmışlığım vardır.

-kim bu sözleri tahtaya yazan aklı evvel bakayım haaa!

we don’t need no education.
we don’t need no thought control.
no dark sarcasm in the classroom.
teacher, leave those kids alone.
hey, teacher, leave those kids alone!
all in all it’s just another brick in the wall.
all in all you’re just another brick in the wall.

we don’t need no education.
we don’t need no thought control.
no dark sarcasm in the classroom.
teachers, leave those kids alone.
hey, teacher, leave those kids alone!
all in all you’re just another brick in the wall.
all in all you’re just another brick in the wall.
rumblefish rumblefish
waters ve gilmour'un belkide yapabileceği en büyük işbirliği..ööle ellerine sağlık gibi laflar etmeye gerek yok çünkü onların yaptıkları yanında ucuz kaçar..bu şaheseri neyin ne olduğunu bilen insanlara dinletmek gerek çünkü herkesin dinleyebileceği bir album değildir..
vikartindur vikartindur
alelade bir konserde çalınamayacak ender albümlerden... bu albümdeki şarkıları baştan sonra koreografisiz, video görsel desteksiz çalarsanız seyirci esas keyfi alamaz, hikaye eksik kalmış olur... bir albümden çok bir tiyatro eseri gibidir bu albüm.
vikartindur vikartindur
albüm, konsept fikri, ve bir roger waters röportajı. çevirimin tamamı için kulaktandolma müziğin üç öğesi - davul, gitar ve vokal white stripes'ın başarısı hiç beklemedikleri bir anda aniden ortaya çıkıverdi. üçüncü albümleri white bloo... blogspot

the wall

pink floyd’un konseptleri daha karmaşıklaştıkça, konser sahneleri de daha emek isteyen şekilde tasarlanıyordu. konserlerinde slayt şovlar, ışık gösterileri, animasyon filmleri ve hatta uçarak sahneye düşen bir şişme uçak kullanılıyordu. ama grubun sembolü haline gelen bu sahne tasarımları grubun söz yazarı ve konsept direktörü, bas gitarist roger waters için bir hayal kırıklığına dönüşüyordu. waters’a göre grup seyirci ile olan iletişimini yitirmişti. ironik olarak waters’ın bu memnuniyetsizliği grubun bu güne kadarki en sağlam konsept albümünün ortaya çıkmasını sağladı: the wall. basit olarak bu kompleks çift plaklık albüm, yıldız sanatçı ile izleyicisi arasındaki ilişkinin yitirilmesinden bahsediyordu.

“albüm ve konser konsepti fikri 1977’de animals turnesinde oluşmaya başladı. amerika’da turnedeydik ve sadece büyük stadyumlarda çalıyorduk, turneyi montreal’deki olympic stadium’da bitirdik. bundan çok sıkılmıştım, her şekilde midemi bulandırıyordu, insanlara “bundan hiç keyif almıyorum, burada yanlış olan birşeyler var.” diyordum, ama buna cevapları “öyle mi? bugün 4 milyon dolar kazandık biliyor musun?” ya da “bugün 98 bin kişi vardı.” oluyordu. insanların tek ilgilendikleri şeyin bunlar olduğunu düşünmeye başlamıştım, benim müziğe başlama sebebim bu değildi ki. bir noktada artık beynimde herşey çözüldü, bütün bunların korkunç olduğunu düşünüyordum, böylece sahnede büyük bir duvar inşa edeceğimiz, seyirci ile sahnedeki grubu ayıran bir duvarın olacağı bir konser yapmayı düşünmeye başladım, çünkü bu görünmez duvarın gerçekten var olduğunu ve benim de içinde olduğumu düşünüyordum.” diye açıklıyor waters.

“roger’ın hikaye örgüsünü çok beğenmiştim.” diyor gilmour. “ona tamamen katılmamakla birlikte, görüşünü ortaya koyması gerektiğine inanıyordum. izleyicimizle roger’ın hissettiğinden daha farklı bir iletişim düzeyinde olduğumuzu düşünüyordum. turneye çıkmayı sevmiyordu, seyirci ile arasında bir bağ kalmadığını düşünüyordu. ben farklı bakıyordum, hala da farklı bakıyorum.”

grubun içinde büyüyen fikir çatışmalarına rağmen albüm, bir numaraya yükselen single’ı, anti-otoritenin marşı another brick in the wall, part ii ile dünya çapında 20 milyon adet sattı. albümü takip eden turnenin sahne tasarımı rock dünyasının gördüğü en teatral tasarımlardan birisiydi, bunun devamı da yönetmen alan parker’ın, bob geldof’un çılgın rock diktatörü pink’i canlandırdığı filmi ile geldi.

the wall konseptinin fikri nasıl doğdu?

waters – the wall’un altındaki fikir on yıllık bir turne ve rock konserleri geçmişinden doğdu. sanırım, özellikle 1975 ve 1977 yılları arasında çok büyük seyirciye çalıyorduk, bir kısmını bizim kendi hayranlarımızın, bir kısmını da eğlenmeye ve bir iki bira atmaya gelen insanların doldurduğu büyük stadyumlarda çıkıyorduk, ve sonuçta bu tür konserlerin yabancılaştırıcı bir etkisi olduğunu farketmeye başladım. seyirci ile aramızda bir duvarın oluştuğunu görüyordum, albüm fikri de bu düşüncenin bir ifadesi olarak ortaya çıktı.

sanırım albüm biraz daha derine iniyor, çünkü hikaye aslında ana karakterin doğumundan itibaren başlıyor.

waters – hikaye, yazmaya başladığım iki yıl öncesinden, yani 1977’den beri gelişiyor, şimdi ise sadece bir kısmı bir konser olgusunu içeriyor. aslında albüm de bir konser anında başlıyor, daha sonra geriye dönüş yaşanıyor ve karakterin izi sürülüyor, pink, ya da her kimse. ama ilk çıkış noktası konserlerin korkunç atmosferi.

‘korkunç’ derken orada olmayı istemediğini mi söylemek istiyorsun?

waters – açıkçası bir konserde senin en çok dikkat ettiğin seyirci ilk 20-30 sıradaki insanlardır. daha büyük arenalarda, o hafif deyişle ‘festival oturma düzeni’nde ise insanlar bir araya tıkıştırılmışlardır, çılgınca sallanırlar. oradaki çığlıkların, bağrışmaların, rastgele havadan birşeyler fırlatmanın ve birbirine vurmanın, maytap fırlatmaların arasında sahnede çalmak çok zordur, öyle değil mi?

evet…

waters – aslında çok keyiflidir, ama bütün bunlar olup biterken çıkıp çalmak çok zordur. bir yandan da kendi açgözlülüğümüzün bunlara yol açtığını düşünüyordum, eğer büyük arenalarda çalacaksanız… büyük yerlerde çalmanın tek sebebi daha çok para kazanmaktır.

ama sizin durumunuzda, küçük bir konser salonunda çalmak uygun, ya da ekonomik olmazdı.

waters – ama bu konseri gerçekleştirdiğimiz zaman olmayacak, çünkü bu bize para kaybettirecek. sözünü ettiğim konserlerde, ’75 avrupa ve ingiltere turnesi ile ’77 ingiltere, avrupa ve amerika turnelerinde çok para kazandık, çünkü büyük alanlarda konserler vermiştik.

seyircinin bundan sonra ne yapmasını istiyorsun – müziğinize nasıl bir tepki vermesini beklersin?

waters – hissettikleri neyse onu yapacak olmalarından memnunum, çünkü kendi tepkilerini ortaya koyuyorlar, haklı olduklarını düşünüyorum, çünkü o konserler kötü şeylerin habercisiydi. seyirci ile sahnedekiler arasında büyük bir temasın olduğuna dair yıllardan beri gelen bir düşünce var, ama bence bu doğru değil. bence bunun yabancılaştırıcı bir tecrübe olduğunu kanıtlayan çok ama çok örnek var.

seyirci için mi?

waters – herkes için.

son albümünüzden beri iki buçuk yıl geçti ve insanlar bu albümün neden bu kadar uzun sürdüğünü merak ediyorlar.

waters – 1977’nin temmuz veya ağustos’unda biten bir turneye çıkmıştık, ancak ondan sonra yazmaya başladım. bir yılımı aldı, hayır, temmuz’a kadardı, tek başıma çalışıyordum. sonunda elimde yaklaşık 90 dakikalık bir demo vardı, bunu diğerlerine çaldım ve üzerinde çalışmaya başladık, ekim ya da kasım’dı… evet, ekim 1978’de başladık çalışmaya.

ve sanırım bu yılın kasım’ında kayıtlar bitti.

waters – evet. bu yılın başına kadar kayıtlara başlamadık. hatta nisan’a kadar, ama tabi prova yaptıkça birçok şeyi yeni baştan yazıyorduk. sonuçta uzun bir süreç oldu, ama biz genelde yavaş çalışmayı yeğliyoruz, çünkü bu süreç çok zor.

ilk şarkı ‘in the flesh’

waters – evet.

karakterin neye dönüştüğünü anlatıyor, herşeyin en sonunda…

waters – kesinlikle. pink floyd in the flesh adını verdiğimiz 1977 turnesine bir referanstı.

bundan sonra ‘the thin ice’ geliyor…

waters – evet.

şimdi, bana göre bu şarkı, karakterin en başında, ona ‘pink’ diyelim, pink’in hayatının en başında geçiyor, değil mi?

waters – evet, kesinlikle. in the flesh’in sonunda birilerinin “ses efektlerini kullanın” diye bağırdığını duyarsın, da-da-da, ve bombardıman uçaklarının sesi, neler olduğu hakkında bir fikir verir. konserdeyken burada olup bitenler daha anlaşılır olarak yansıtılacak. bu bir geri dönüş işte, hikayeyi anlatmaya başlıyoruz. benim kuşağımla ilgili biraz da.

savaş mı?

waters – evet. savaş çocukları. tabi bir başkası tarafından terkedilen birisi hakkında da olabilir eğer öyle düşünürsen.

senin de başına gelen birşey mi bu?

waters – evet, babam savaşta öldü.

bundan sonra ‘another brick in the wall, part i’ geliyor. kaybedilen babayla ilgili değil mi?

waters – evet.

gerçi albümde ‘okyanusu uçarak geçti’ deniyor…

waters – evet.

ama şimdi şarkıyı dinledikten sonra onun aslında başka bir yerlere gitmiş olduğu geliyor akla.

waters – evet, olabilir, eğer farklı seviyelerde düşünürsen, savaşla ilgili de olmak zorunda değil. her jenerasyon için geçerli bu. ben de hikayedeki baba sayılırım. insanlar ailelerini bırakıp çalışmaya gidiyorlar, sonuçta hikayede sadece savaşa gidip geri dönmeyen veya büyüyüp okula giden birisi vs. anlatılmıyor, daha genel olarak, terkedilmek ile ilgili.

‘the happiest days of our lives’ ise albümden dinlediğim kadarıyla, insanın okul hayatına karşı yazılmış bir lanetleme.

waters – benim okul hayatım tam böyleydi. iğrençti, gerçekten berbattı. insanların eski dil okullarının tekrar açılması hakkında konuşmalarını duymak beni hasta ediyor. çünkü ben de erkekler için olan bir dil okuluna devam etmiştim. oradaki öğretmenlerden bazıları gerçekten iyi insanlardı. bütün öğretmenleri kötüleyen bir şarkı değil, ama kötü olanlar gerçekten insanları bozuyorlar. benim okulumda da çocuklara kötü davranan, onları devamlı, ama devamlı aşağılayan kötü öğretmenler vardı. hiçbir öğrenciyi yüreklendirmezler, ilgilerine yoğunlaşmalarını sağlamazlardı, tek bildikleri herkesin kafasını eğip susmasıydı, ancak o zaman üniversiteye gider ve ‘iyi insanlar’ olurladı.

peki ya ‘mother’? bu anne ne tür bir anne?

waters – aşırı koruyucu, çoğu annenin olduğu gibi. eğer annelere yöneltebileceğin bir suçlama varsa o da çocuklarını gereğinden fazla koruduklarıdır. çok fazla ve çok uzun bir süre. burada kendi annemin portresini çizmiyorum, her ne kadar diğer anneler kadar benimki için de geçerli bir iki detay olsa da. işin komik yanı, bir sürü insanın bunu kendilerine de yakıştırabilmeleri, mesela tanıdığım ve albümü yeni dinlemiş bir kadın aradı geçen gün, şarkıyı beğendiğini söyledi. o şarkıyı dinlediğinde kendini suçlu hissetmiş, üç tane çocuğu var, kendi çocuklarına karşı aşırı koruyucu olduğunu söyleyemezdim. ama ilgimi çekti, benim yaşımda bir kadın, şarkının ona ulaşmış olması ilgimi çekti…

bundan sonra ‘goodbye blue sky’ geliyor. neler oluyor pink’in hayatının bu aşamasında?

waters – albümü tamamladıktan sonra bu konu hakkında kendi fikirlerimi pek düşünmedim, ama bu kısım oldukça kafa karıştırıcı. sanırım bunu açıklamanın en iyi yolu birinci yüzün bir özeti olduğu olabilir. (şarkı ikinci yüzün ilk şarkısı) şarkıya birinci yüzün bir özeti olarak bakabilirsiniz. evet, kişinin çocukluğunun hatırlanması ve geri kalanına doğru bir adım atılması anı.

sıradaki şarkı ‘what shall we do now’. sanırım ortaya çıkan ebeveyn…

waters – evet, artık bu şarkı albümde yok. çok güzel bir şarkıydı! sanırım onu konserde kullanacağız. çok uzun bir şarkı, plağın bu yüzü de çok uzundu, aslında şarkı empty spaces’le aynı. biz de what shall we do now’ı koyacağımız yere empty spaces’i koyduk.

çünkü o sözler olmadan albümü dinlemek…

waters – pek anlam ifade etmeyecekti.

anlam ifade etmemek değil de, aslında pink’in hayatında belli bir dönem atlanmış oluyor. yani, pink birinci yüzün özetinden bir anda ‘young lust’a geçiyor.

waters – hayır, empty spaces’e geçiyor, oradaki sözler what shall we do now’un ilk dört satırına çok benziyor. ama farklı olan yer şurası: “yeni bir gitar mı almalı, daha güçlü bir araba mı kullanmalı, gece boyunca mı çalışmalı (shall we buy a new guitar, drive a more powerful car, work right through the night)” bütün o kısım.

‘et yemeyi bırak, az uyu, insanları evcil hayvan gibi besle (give up meat, rarely sleep, keep people as pets)’

waters – evet. insanın başkalarının fikirlerine kafayı takmasıyla toplumdan uzaklaşmasından kendini koruması hakkında. bu fikir araba sürmenin iyi olmasıysa, güçlü bir araba al, ya da vejeteryan olma fikrine takmışsan… başkalarının kriterlerini, tamamen kendin olduğun bir noktada düşünmeden kendine uyarlamak. bu seviyede hikaye oldukça basitçe anlatılıyor, umarım diğer seviyelerde daha az belirgin, daha etkili şeyler ortaya çıkar. sanırım konserde iyi olacak, orada sadece kelimeleri duyacaksın, bilirsin rock and roll konserlerinde bu pek mümkün olmaz.

bundan sonra ‘young lust’ geliyor. pink rock and roll yıldızı, roger waters da yazar olduğuna göre, senin hayatında da bir genç şehvet dönemi oldu mu?

waters – sanırım, evet, benim de başımdan geçti. ama bunu asla çıkıp söylemezdim, böyle birşeyle çıkmazdım. bu şarkıyı yazdığımda bütün sözler farklıydı, sözler okulu kırmak, şehirde boş boş gezinmek, porno sinemalar ve erotik yayınların satıldığı dükkanlarda takılmak, seksle çok ilgili olmak ama korkusu yüzünden bunu yaşayamamakla ilgiliydi. şimdi çok daha farklı, albümün prodüksiyonunu beraber yaptığımız dave gilmour ve bob ezrin’le beraber çalışmamızın bir sonucu oldu. young lust bir tür taklit şarkı aslında. çok önceleri yaptığımız the nile song’u (1969-more) andırıyor. dave’in vokali oradakine çok benziyor. bence young lust’ı harika söylüyor, vokallere bayıldım. ama şarkının anlamı turnede olan genç bir rock and roll grubunun bir taklit şarkısı olması. bence muhteşem. oradaki operatöre bayılıyorum. bence çok iyi. neler olup bittiğinin farkında değil, telefonu açması…

sonra ‘one of my turns’ geliyor.

waters – burada birkaç yılı birden atlıyoruz, goodbye blue sky’dan what shall we do now’a kadar olan kısım albümde yok, ve empty spaces’den young lust’a doğru olan kısım bir rock konseri, kahramanımızın kariyerinin bir noktasındaki bir rock konserine atlamış bulunuyoruz. one of my turns, pink’in hayatın kendisine olan saldırganlığına, evli olduğu halde hala birşeyleri oturtamamış olmasına karşı bir tepkisi, gerçi bazı şeyleri yapmış, evlenmiş… ama eşinden ayrılıyor, sonra da bu kızı bulup otel odasına getiriyor.

gerçekten de ‘herşeyi var (he’s got everything but nothing)’

waters – herşeye sahip, biraz yippee olmuş. one of my turns’te, içeri geliyorlar ama bu kızla da bir bağı yok, bu yüzden oturup televizyonu açıyor, işte odadayken kız eşyalarıyla ilgili konuşuyor ama onun yaptığı tek şey oturup televizyona bakmak, kızla konuşmuyor bile.

sonra ‘don’t leave me now’da içinde bulunduğu durumun farkına vardığı bir noktaya geliyoruz. saldırgan, tamamen depresif, aşırı paranoyak ve çok yalnız, intihar sınırına gelecek kadar yalnız hissediyor.

waters – eh, pek o kadar değil, ama evet depresif bir şarkı. ama ben çok seviyorum, bence harika bir şarkı!

şarkıda ‘bir cumartesi gecesi seni dövmek (to beat you to a pulp on a saturday night)’ diye bir dize var.

waters – evet.

nasıl söylesem, bence burası ahlak bozukluğunun derinlikleriyle ilgili…

waters – birçok erkek ve kadın birbirleriyle yanlış sebeplerle beraber oluyorlar, sonra da birbirlerine karşı aşırı saldırganlaşıyorlar ve çok zarar veriyorlar. ben, hatırladığım kadarıyla bir kadına hiç vurmadım, umarım hiç yapmam. ama bunu yapmış birçok erkek var, birçok da kadın var, yürümeyen ilişkilerde çoğunlukla şiddet oluyor. bu açıkça alaycı bir şarkı, evlilik hakkında artık böyle düşünmüyorum.

ama evlilik yaptın?

waters – bunun küçük bir yüzdesinin otobiyografik oluşu işin zorluğu, bu küçük yüzdenin tamamı kendi deneyimlerimden oluşuyor, ama yine de kendi otobiyografim olarak görülmemeli, her şarkı gibi, bir kısmı benim ve büyük bir kısmı da hayattan gözlemlediklerim.

yine de içinde temel bir gerçek var.

waters – evet, öyle olmasını umarım. bazı insanlar kendi hislerini yazma ihtiyacı hissederler, böylece diğerleri bunları anlayabilir ve kendilerine pay çıkarabilir, olumlu ya da olumsuz her ne olursa, onlardan mutlaka birşeyler çıkaracaklardır.

‘another brick in the wall, part iii’ ‘etrafımda kimseyi istemiyorum (i don’t need no arms around me)’ burada artık kafası karışık değil, kendinden çok emin. sonra da ‘goodbye cruel world’ geliyor. burada neler yaşanıyor?

waters – one of my turns’ün başlangıcında, kapı açılırken, üçüncü yüzün sonuna doğru (ikinci plağın ilk yüzü), senaryo bir amerikan otelidir, kız one of my turns’ten sonra odadan ayrılmıştır, pink don’t leave me now’u herhangi birine karşı söyler, o kıza değil, karısına da değil, herhangi birisine; eğer istersen bir erkekten bir kadına da diyebilirsin, bir şekilde suçluluk hissettiren bir şarkı. şarkının sonunda, odasında ve televizyonun karşısında oturuyor, daha sonra televizyonu parçalıyor, tekrar kendine geliyor ve o şiddet anından sonra yüksek sesle “hepiniz duvarda birer tuğla parçasısınız! (all you are just bricks in the wall)”ı söylüyor. kimseye ihtiyacı yok, kendini bu izolasyonun kabul edilebilir birşey olduğuna ikna etmeye çalışıyor.

peki o noktada ‘hoşçakal zalim dünya (goodbye cruel world)’ derken nasıl bir ruh hali içinde?

waters – şizofren bir ruh halinde, finalde de oturduğu yerde kıvrılıyor, artık hareket etmeyecek. işte son bu, yeteri kadarını gördü, sonuna geldi.

konser için çok kullanışlı bir mekanizma tasarladık. duvarın orta kısmını aşağıya doğru tuğla örerek tamamlayabileceğiz, böylelikle tam orta kısımda parça parça tamamlayabileceğimiz bir üçgen boşluk kalacak. tepeye doğru çıkmak yerine, konser salonunda bu büyük duvar olacak, alttaki boşluğu da biz dolduracağız. şarkıda “hoşçakal” dediği yerde son tuğla yerleşmiş olacak. duvar böylece tamamlanmış olacak. benim içimde bu duvar ikinci dünya savaşı’ndan beri örülüyor, ya da herkesin içinde, eğer bunu önemsiyorlarsa, eğer diğer insanlardan izole olduklarını ya da yabancılaştıklarını hissediyorlarsa…

o zaman bu noktada pink’in tam olarak nerede durduğunun farkına vardığını söylemek doğru olacak, duvar tamamlanmış, veya karakterini düşünerek şöyle söylersek, bütün deneyimlerinden sonra, en sonunda gözlerinin önünde bu duvarı tamamladı.

waters – o artık hiçbir yerde.

sonra üçüncü yüz başlıyor, albüm kapağına göre bambaşka bir şarkıyla.

waters – evet, bob ezrin o zaman beni aramıştı ve üçüncü yüzü dinlediğini ve beğenmediğini söylemişti. gerçi ben de bundan rahatsızdım. biraz düşündüm ve hey you’nun aslında konsept olarak buraya tam uyacağını farkettim. eğer üçüncü yüzün başına bunu koyarsak, otel odasındaki pink’in şarkıda anlatıldığı gibi dış dünyayla bağlantıyı tekrar kurmak istediği ortadaki teatral sahneyi de sıkıştırırsak, yüzün sonunda gelmek istediğimiz yere gelmiş olacaktık. bunun kararı çok geç verilmişti, şöyle açıklayayım, çok uzun süre önce bir sürü insana bu albümü kasım’da bitireceğimize dair söz vermiştik ve bu sözü tutmak istiyorduk, bütün bu kararların son anda alınmasının sebebi de bu, bu yüzden şarkı sözleri albüm kapağında farklı bir yerde yer alıyor.

pink şimdi duvarının arkasında…

waters – evet, a şıkkı sembolik olarak, b şıkkı da otel odasında, otoyola bakan penceresi kırık olan otel odasında kilitli olarak duvarın arkasında.

peki hayatına bundan sonra nasıl yön verecek?

waters – hey you dünyanın geri kalanına bir çağrı, “hey, işler yolunda değil” demek gibi, tabi ilerledikçe hikayesel bir bakış açısı da ortaya çıkıyor. dave ilk iki kıtayı söylüyor, sonra enstrümantal bir bölüm var, ‘bütün bunlar hayaldi (it was only fantasy)’ diye başlayan kısmı ben söylüyorum, hikaye kısmı burası; ‘gördüğün gibi duvar çok yüksekti, ne kadar çabalarsa çabalasın bundan kurtulamıyordu, solucanlar beynini kemirmeye başladı (the wall was too high as you can see, no matter how he tried he could not break free, and the worms ate into his brain)’ solucanlar, solucanlara ilk atıf burada… geçen sene kullandığıma göre solucanların yeri şimdi daha az, geçen sene daha fazla kullanmıştım, benim çürüme sembolüm solucanlar. çünkü bütün bu konseptin anafikri de eğer kendini izole edersen çürümeye başlarsın.

şarkının sonunda yardım çağırıyor, ama artık herşey için çok geç.

çünkü duvarın arkasında?

waters – evet, zaten şarkıyı kendi kendine söylüyor, çünkü bir odada kendi başına oturup kendi kendine yardım için bağırman hiçbir işe yaramaz. hepimiz şu veya bu zaman kafamızın içinde insanlara söyleyeceğimiz cümleleri tasarlamışızdır, ama onları söylemeyiz, işte bunun kimseye faydası yoktur, kendi kendine oynadığın bir oyundur bu.

‘nobody home’da anlatılan da bu, ilk satırda ‘içinde şiirlerimin olduğu küçük bir kara kaplı defterim var (i’ve got a little black book with my poems in)’ diye geçiyor…

waters – evet, kesinlikle, ‘orada kimse var mı (is there anybody out there)’dan sonra geliyor.

o halde yardıma ihtiyacı olduğunun farkına varmış bir şekilde odasında oturuyor, ama bunu nasıl alacağını bilmiyor.

waters – aslında bunu istemiyor bile.

hiç mi istemiyor?

waters – bir parçası istiyor, ama diğer kısmı, işte kollar ve bacakları oturup televizyon izlemekten başka hiçbir şey istemiyor.

ama ‘nobody home’da elindeki herşeyi düşünüyor, ‘o mecburi hendrix perması vardı.. (he’s got the obligatory hendrix perm…)’ bildiğimiz herşey rock and roll dünyası için geçerli.

waters – buradaki bazı satırlar syd barrett’ın sakin dönemlerinden, aslında kısmen tanımış olduğum bütün insanlar ile ilgili, ama syd tanıdıklarımın arasında çok farklıydı, bu satır da oradan geliyor, bunu anlamak için on yıl geriye gitmek lazım.

şimdi sonlara doğru ‘köklerim soluyor (i’ve got fading roots)’ diyor…

waters – artık şimdi başladığı noktaya geri dönmeye ve neler olup bittiğini anlamaya başlıyor, birinci yüzde anlatılanlara geri dönmeye hazırlanıyor.

bunu da ‘vera’ ile yapıyor, ikinci dünya savaşı… o dönemde doğmakla ilgili…

waters – televizyonda bir savaş filminin başlamasıyla bu şarkı açılıyor.

bunu duyabiliyoruz değil mi?

waters – evet duyabiliyorsun, bana göre bütün albümün merkezindeki şarkı bu, bring the boys back home.

neden?

waters – çünkü şarkı insanların savaşa gönderilip ölmesinin engellenmesiyle ilgili, kısman de rock and roll’a, arabaların üretilmesine, ya da sabun yapılmasına, insanların biyolojik araştırmalarda denek olarak kullanılmasına, kısaca bütün bunların bu kadar önemsenmesine karşı olmakla ve bunların arkadaşlardan, eşlerden, çocuklardan, diğer insanlardan daha önemli görülmesi hakkında.

‘comfortably numb’da pink’in karakteri psikolojik olarak nasıl bir durumda?

waters – bring the boys back home’dan sonra kısa bir bant kaydı var, öğretmenin sesi var, oteldeki kızın ‘iyi misin (are you feeling ok)’ dediği duyuluyor, sonra operatörün sesi geliyor, bu arada kapıya vurup ‘hadi, gitme zamanı (come on it’s time to go)’ diyen yeni bir ses duyuluyor. burada onu konsere götürmek için almaya geliyorlar, çünkü o akşam bir konser var, odaya geliyorlar ve birşeylerin ters gittiğini anlıyorlar, sonra bir doktor çağırıyorlar. comfortably numb bu doktorla olan karşılaşması ile ilgili.

doktor da onu akşam konsere çıkabilecek duruma getiriyor.

waters – evet, ona bir iğne yapıyor, aslında şarkıda bu çok açık.

‘küçük bir iğne (just a little pinprick)’

waters – evet.

‘artık aaaaaaaah yok (there’ll be no more aaaaaaaah)’

waters – evet. bu insanlar pink’in sorunları ile ilgili değiller, tek düşündükleri o akşam kaç kişinin olduğu, kaç bilet satıldığı, ve ne pahasına olursa olsun o konserin gerçekleşmek zorunda olduğu. benim de çok depresif olduğum anlarda konsere çıkmışlığım vardır, hatta normalde hiçbir şey yapamayacak kadar çok hasta olduğum zamanlarda da.

çünkü herkes orada ve konser başlamak üzere…

waters – ve hepsi paralarını ödemiş ve son anda iptal edersen bu çok pahalıya patlıyor.

pink böylece sahneye çıkıyor, ama çok saldırgan ve faşist bir görünümde.

waters – evet, işte hikaye: hatırlıyorum, 1977 montreal, olympic stadium, 1977 turnesinin son konseri, konser boyunca o kadar sinirliydim ki ön sıradaki adamın tekine tükürmüştüm, herif bağırıyor, çığlık atıyor, harika zaman geçiriyordu, arkadan öne doğru bariyerleri zorluyorlardı, tek istedikleri kargaşa yaratmaktı, bizim tek istediğimizse iyi bir rock and roll şovu sunmaktı, ama sonunda çok sinirlendim ve herife tükürdüm, ne kadar kaba bir şey. her neyse, buradaki fikir bu tür faşist düşüncelerin izolasyon sonucunda ortaya çıktığı.

bunu sahnedeyken mi farkediyor?

waters – seyirci içindeki azınlıklarla uğraşıyor. in the flesh’in tiksindiriciliği, zaten amacı da bu, bu kadar dışlanmışlık ve çürümenin sonucu.

‘run like hell’de bunu seyirciye mi anlatıyor?

waters – hayır.

kendi kendine mi?

waters – hayır. ‘run like hell’ o konserde çaldığı bir şarkı. sadece bir şarkı, ilaçtan uyuşmuş haliyle konserine devam ediyor.

eğer kulaklıkla dinliyorsanız sol tarafta run like hell’den sonra seyircinin pink floyd diye bağırdığını duyacaksınız, sağ tarafta da hammer, ham-mer, ham-mer, seyircinin coşkusu burada artıyor.

sonra ‘waiting for the worms’ geliyor, kafandaki solucanlar çürümeyi temsil ediyor, çürüme ise eli kulağında…

waters – waiting for the worms teatral açıdan o konserde neler olduğunu anlatıyor, ilaçlar etkisini yitirmeye başlayınca içinde kalan gerçek hisler tekrar onu etkilemeye başlıyor, çünkü o hislerini yitirmeye başlamıştı. konseri veya filmi izleyene kadar insanların neden “hammer” diye bağırdığını çözemeyebilirsiniz, çekici burada zulmün güçleri anlamında kullandık. solucanlar da, işin düşünme kısmı, bekleme bölümüne geçince…

‘solucanları bekliyorum, kuru dalları kesmeyi bekliyorum (waiting for the worms to come, waiting to cut the deadwood)’

waters – evet, ‘waiting to cut deadwood’dan önce megafonla konuşan bir ses duyuluyor, ‘test, bir, iki (testing, one two)’ diye başlıyor ve sonra da ‘brixton town hall’un dışında saat birde toplanıyoruz (we will convene at one o’clock outside brixton town hall)’ diyor, burada hyde park’ta bir tür ulusal cephe mitingine doğru bir yürüyüş tasvir ediliyor. ya da herhangi biri de olur, bilirsin, ingiltere’de bizim ulusal cephe mitingimiz vardır, ama bu dünyanın başka herhangi bir yerinde de olabilir. bütün o bağırış ve çağırışlar… ancak dikkatli dinlersen duyarsın, ‘lambeth road’, ‘vauxhall bridge’, veya ‘jewboys’ duyabilirsin, sadece ağız kalabılığı yapılan yerler.

onu kim mahkemeye çıkarıyor?

waters – kendisi.

kendi kendini mi mahkemeye çıkarıyor?

waters – evet, buradaki fikir şu: ilaçlar tamamen etkisini yitiriyor ve waiting for the worms’da kendi gerçekliğinden sapıyor, kendi kişiliğinden de diyebilirsin, eskiden insancıldı, ama şimdi solucanları beklerken, güm!, bir anda tersine dönmüş, yoluna çıkan herkesi veya herşeyi ezmeye hazır, bu da kötü davranılmış ve kendini çok dışlanmış hissetmenin bir tepkisi. ama waiting for the worms’un sonuna doğru bu zulme daha fazla dayanamıyor ve “dur!” diye bağırıyor. çok hızlı bir şekilde söylüyor, sonra da ‘eve gitmek istiyorum, üzerimdeki bu üniformayı çıkarmak ve bu konseri terketmek istiyorum (i wanna go home, take off this uniform and leave the show)’, ama sonra da ‘bu hücrede bekliyorum çünkü bilmek zorundayım, bunca zaman suçlu muydum? (i’m waiting in this prison cell because i have to know, have i been guilty all this time?)’ diyor ve sonra kendi kendini mahkemeye çıkarıyor. buradaki yargıç, diğer karakterler olduğu gibi onun bir parçası ve hatırladıkları bazı şeyler… hepsi aklında, hatıralar, her neyse en sonunda mahkemenin verdiği karar, kendi kendine verdiği karar, kendini tekrar geri kazandırmak, ki bu iyi bir şey.

o halde şimdi en başa dönülmüş oluyor.

waters – neredeyse, evet. bu tür bir halka fikri teybin bantını bir noktada keserek en başa yapıştırmak gibi, outside the wall kısmını yine en sona almak gibi.

‘outside the wall’daki karakter ‘teker teker veya ikişer ikişer, çılgın alçakların duvarı… (all alone, or in two’s…mad buggers wall)’ diyor, sanırım bu bütün albümün bir bildirgesi.

waters – ve benim açıklamaya başlamayı bile düşünmediğim birşey.

roger, ‘the wall’u konserde izlediğimizde nasıl olacak?

waters – hoparlörlerin karşısına oturmuş insanlara normal gelecek, bilirsin, bütün koltuklar satılmıştır, her zaman sahneyi göremeyen binlerce insan vardır, rock and roll konserlerinde çoğu zaman ses çok kötüdür, çünkü o tür salonlarda iyi ses elde etmek çok pahalıya patlar, ama bu konserlerde ses oldukça iyi olacak, çünkü ortada olup bitenin yansıtılması sembolik olacak, sadece duvar gerçek olacak, insanların neler olup bittiğini görmelerini engelleyecek.

duvar orada kalacak mı?

waters – yok, hep değil.

onu kim yıkacak?

waters – sanırım bunun için konseri beklemek gerek, şimdi burada konserde olacakların hepsini anlatmam saçmalık olur, ama albümü dinleyen herkes konserin hangi anında duvarın yıkılacağını anlayacaktır.

tabi bu fiziksel duvar, peki ya psikolojik olanı?

waters – ah, bu da başka bir konu, buna dalıp dalmayacağımız herkesin bir tahmini, sanırım.
dims dims
animals için yapılan turnenin son gününde, ön sıradaki hayranlarından birinin kaba davranışları roger waters'i öyle öfkelendirdi ki, adamı öne çağırıp suratına tükürdü. kendi saldırganlığı yüzünden dehşete düşen waters, seyircisiyle arasındaki soyutlanmışlık duygusuyla ve hepimizin arasında zaten var olan sınırlarla ilgili bir düşünce albümü yapmaya başladı. sonuçta ortaya çıkan the wall oldu.
darksideofthemoon darksideofthemoon
bir insanın etrafındaki olaylar neticesinde daha fazla zarar görmemek için dünyayla arasında ördüğü soyut duvarın* hikayesidir. we don't need no education falan tadında sistem eleştrisi değildir yani albümün olayı,sadece albümün o şarkıları çocukluk ve ergenlik zamanlarını anlattığı için bu konsepttedir.duvar yükseldikçe adamımız daha mükemmeliyetçi daha katı daha faşist bi abi olur**,ama en sonunda nispeten olgunlaşır ve hayatının sorumluluğunu üstüne alır** ama bu gene duvarın tekrar kurulmayacağı anlamına gelmez*
minstrel minstrel
pink floyd'un en güzel ve en melankolik albümlerinden birtanesidir. tüm sözler roger waters tarafından yazılmıştır. bu nedenle "the wall" için roger waters eseride denir. aynı zamanda albümde işlenen konular roger waters'ın çocukluğuna ve özel yaşamına birer ayna tutar. (ör: pink'in savaşta babasını kaybetmesi, sınıfta money'nin sözlerini yazması ve hocası tarafından dalga geçilmesi ve bunun gibi..) her ne kadar çok başarılı ve çok güzel bir albüm olsada bunca müzikal güzelliğin getirdiği bazı kötü sonuçlarda ne yazıkki ortaya çıkmıştır. albümün kayıtları sırasında ve albüm tamamlandıktan sonra grup elemanları arasındaki gerginlik tavan yapmış ve rick wright gruptan ayrılmıştır (geçici bir süreliğine).
1 /