the wind rises

marla singer marla singer
izleyiciyi duygusal dalgalar içerisinde bırakan miyazaki'nin son filmi. tam olarak miyazaki'den bu aşamada beklediğim, böyle birşey değildi -kötü/iyi bağlamından ziyade, işleyişteki farklılık anlamında-. örneğin, diğer eserlerdeki hikayenin akışı daha tanımlı bir giriş gelişme sonuç iken, bu filmde herşey doygunluğuna erişip nihayete ermiyor, tam tersine izleyici deneyimler arasında gidip geliyor. karakterler filme girip çıkıyor, farklı yoğunluktaki olaylar hikayeye girip çıkıyor, büyük japonya depremi, ikinci dünya savaşı öncesi dönem, almanya, japonya, modernizm, geleneksellik falan derken deneyimler dizisi şeklindeki filmden çıktığınızda ne hissedeceğinizi bilemiyorsunuz. ama bir sürü şey hissediyorsunuz, her miyazaki eseri sonrasındaki gibi.

işleyişteki değişkenlik de hikayeyi okumayı güçleştiren cinsten değil ki zaten burada miyazaki'nin ustalığı devreye giriyor, aksi olması beklenemezdi. güzel. gidin izleyin. bu arada başka sinema da martta gösterime girecekmiş.
merhume merhume
if bağımsız filmler festivalinin ankara ayağında armada alışveriş merkezi'nde tek gün tek seansla gösterilen miyazaki denilen tanrı'nın son baş yapıtı, emekliliğinin geldiğini ilk defa engin hayal gücünden sıyrılıp gerçek bir karakterle yansıtmış ve bana göre kendi tarihine bir selam çakıp saygı duruşuna geçmiş, harikulade bir film, izlemek gerekiyor mu? mutlaka.
carlos the dwarf carlos the dwarf
son miyazaki filmi olduğundan üzen film. üstüne bir de dramdı. aşk vardı ama ikinci dünya savaşı öncesi olunca fazlasıyla karamsar bir hava mevcuttu. karakterlerin sigara içmesinden, filmin genel gidişatından bunu hissedebiliyorsunuz. genç mühendisin hayalleri dışındaysa filmde fantastik bir unsur yoktu. yani ruhların kaçışı,ponyo gibi bir şey beklemeyin.
bu arada bana göre, filmdeki genç mühendis miyazaki'ydi. hayallerinin peşinden koştu koştu ve sonunda uçtu emekli oldu. tahtını genç nesillere bırakarak.


"le vent se lève! . . . il faut tenter de vivre!"
darbe savar darbe savar
------------------------ /! spoiler alert /! ------------------------
jiro işine, hırslarına, tutkularına aşık bir insan, kendi aleminde yani, bencil. naoko ise kendini sevdiği insan için feda eden gerçek bir aşık. aşık nasıl olur, nasıl olmalı naoko'dan öğrenebilirsiniz. bir puşt nasıl olur, aşkın haini nasıl olunur onu da jiro denen pezevenk öğretsin.
sychtianarch sychtianarch
filmi arkadaşın israrla tavsiye etmesi üzerine bu akşam izledim. gerçekten senaryo güzel. bir de sonunda jiro horikoshi'nin zero'nun tasarımcısı olduğu açıklanınca gerçek hikayeden esinlenilmiş olması filmi daha da değerli ve duygusal hale getiriyor. gerçekte horikoshi'nin kız kardeşi değil, erkek kardeşi varmış.

bir de bu depremin olduğu dönem ve öncesi japonya'nın durumu aslında bir çok açıdan osmanlı'dan farklı değil. gelenekselliğin yanısıra endüstri devrimini geç yakalamış, fakir tarım toplumu. feodal düzen hala sürmekte. insan hayret ediyor, türkiye ile üç aşağı beş yukarı aynı şartlardalar. diğer taraftan 1905 yılında rusları da deniz savaşında yenerek rus devrimine kapıyı aralayan bir ülke.

diğer yandan italyan mühendis de italya'nın fakir bir ülke olduğundan bahsediyor. bir şekilde fakirlik özellikle büyük buhran nedeni ile tüm ülkelerin gündeminde sayılır. türkiye'nin kalkınamamasını ben, kalın kafalılığa bağlıyorum. yoksa muhafazakarlık ve gelenekçilik falan hikaye.

elbette her toplumun defosu var, bunlardan da ağır bedellerle ödeyerek kurtuldular. türkiye sanıyorum, yeterince bedel ödememiş görünüyor yada akıllanmamakta israrcı.

havacılıkta gelinen noktada ortalama bir mit mezunun garajında inşaa ettiği drone ayarında uçakla siyasi propaganda yapıyoruz. türkiye belli ki dünyayı zihnen hala geriden takip ediyor. yoksa tablet ve telefon kullanmak pek marifet değil.

bu filmde belki arabeske kaçacak, dramatik taraflar olabilir, yine de almanya ve japonya arasındaki teknolojik farkın nasıl daraldığına ilişkin motivasyonu da görmek mümkün.


not: horikoshi'nin martı kanatlı junkers 87 stuka uçağına benzer tasarımı da
gözümden kaçmadı...

ek not: zero dönemin en kıvrak uçaklarından biri. kıvraklığını kaportasının ahşap oluşuna borçlu. hafiflik pilotun güvenliğine tercih edilmiş. batı'da ise güvenlik ön planda hatta pilotların uçuş saatleri daha az. savaşın galibi ile malubunu belirleyen büyük ölçüde zihniyet farkı. insan hayatı her şeyin üzerinde. japonya savaş süresince kaybettikleri deneyimli pilotların eksikliğini ağır ödedi. sonradan kamikaze saldırılarına bel bağladılar. bu da etkili olamadı. elbette kaynak yönetimi belirleyici faktörlerden biridir.

amiral yamamato harward'ta tahsil gören bir askerdi. amerikan zihniyetini, üretim gücünü ve kaynak zenginliğinin farkında idi. imparatora "ilk altı ay için fırtına gibi eserim, sonrası için işimiz zor" dediğini okumuştum. gerçekçi fakat o da bir asker sonuçta. tora tora filminin sonuda söylendiği gibi perl harbour baskını ile uyuyan bir dev uyanmıştı.

amerika sonradan zero için zero killer lakaplı p 38 lightening uçağını geliştirdi. uçak güçlü, büyük ve zırhlı idi. kelly johnson'ın tasarımı olan uçak kısa zamanda tasarlanıp seri üretime kondu.

demek ki savaşta azim, kararlılık, taktik, kadar strateji, kaynak ve zihniyet de önemli. almanya'da kaynak sıkıntısı çeken ülkelerden biriydi. evet teknik olarak ileri idi, taktik açıdan da öyle; kaynaklar kısıtlı iken karmaşık, üretimi zahmetli ve maliyetli araçlar ürettiler. kayıpların yerine yenilerini koyması zordu. bu durumda verimli bir strateji izleyemedikleri ortadadır. bağzı uzmanlar almanya'nın savaşta daha kapitalist, abd'nin ise daha sosyalist bir stratejiyi benimsedikleri yönünde. şirketler doğrudan devlet kontrolünde ve otoritesinde dizginlenmiş. almanya'da ise durum çok farklıymış. halbuki abd'de petrol ve cevher gibi kaynak bolluğuna rağmen böyle bir disiplin tercih edilmiş. bu da oldukça ironik.