thom pain

gavriloviç gavriloviç
will eno'nun yazdığı 2005 pulitzer ödülleri'nde drama finalisti olduğu 70 dakikalık, tek kişilik oyun.
oyun sonrası, "abi ne izledim ben yaa, dur bakayım insanlar bişiler anlamış mı" diye haldur huldur gogılladığım ve neticesinde hala daha anlamamışlık seviyemde hiçbir değişiklik olmayan, hatta ilk defa bir başlığın altına ilk giriyi yazdıran oyundur. gerçekten merak ediyorum, dümdüz sade bir şekilde bir şey anlayabilen var mı?

thom pain, sahneye çıkar ve bir hikaye anlatmaya başlar. hikayeyi inişli çıkışlı anlatır bazen çok mutlu bazen çok üzgündür, bazen kendini anlatırken kendini anlatmıyor gibidir.

"böyle oyunlar izleyince abi bende hiç mi beyin kıvrımı yok, karpuz gibi bir beynim mi var?" diyorum. ya da diyorum ki "benim hiç mi dünya derdim yok, hiç mi varoluşsal sıkıntılarım yok?" vaar aslında. ya da ben kafamda böyle düşünürken bir şey olmuyor da, başkası yazınca pulitzer finalisti mi oluyor?

yazmadan bilemeyiz. oyunun anlatmak istediği de buydu belki de. bilemedim...

edit: en azından kağan uluca'yı canlı canlı ve çok yakından, o gözlerinin parlaklığını görerek ve hissederek izleme fırsatı bulduk.
büdüt: abi, bir sahnede oturacak yerler merdivenli koltuklu değil de sahnenin bizzat kendisindeyse , o oyundan korkacaksın hacıt. o oyun seni anlamadığın yerlere ve gitgellere sürükleyecek...