tragedyalar

eni eni
edip cansever in yedi bölümden oluşan ne okumalara, ne bakmalara doyabileceğiniz yapıtı.

"hepimiz tanrı kaldık kimse mutluyum demesin".


"...
giderek siz oluyorsa bütün bir kalabalık
yüzünüz yüzlerine benziyorsa, giysiniz giysilerine
ansızın bir hastanın kendini iyi sanması gibi
gücünüz yetse de azıcık bağırsanız
bir yankı: durmadan yalnızsınız
durmadan yalnızsınız
..."


"...
bir insan yaşanmamışlığı bulunca
onu artık hiç kimse anlatamaz
kalır sonsuz gücünün buyruğunda
ve bütün kesinliklerin üstünde, yalnız
dolaşır bir ateşböceği gibi kendi aydınlığında
..."


"...
demek istiyorum ki, sen de yalnızsın benim gibi
biz ikimiz de yalnızsak.. ve işte budurumda
iki kişilik bir yalnızlık olamaz mı bizimkisi?..."


(bkz: lusin)
(bkz: stepan)

(bkz: trajedi)
(bkz: tragedya)


* *
madam tüsiad müzesi madam tüsiad müzesi
tragedyalar ııı (koro )

birden bire yapayalnızsanız her yerde
ve bundan korkuyorsanız
en küçük şeylerden bile. örneğin birine saati sorsanız
karşıdan karşıya geçseniz bir caddede
sesinizi alçaltıp dikkatle bakaraktan çevrenize
biriyle bir şeyler konuşsanız
ve her gün kitaplar, dergiler alsanız. postacı her gün mektup getirse
sözgelimi bir resmi dairede
fazlaca oyalansanız
şöyle bir iki otobüs kaçırsanız üst üste neden olmasın
kaldı ki, hiçbir şey yapmasanız bile
tuhaftır
sanki herkes kuşkuyla bakacaktır yüzünüze.

ve işte bir lokantaya girdiniz, garsonla çene çaldınız
şarapla yiyecek bir şeyler söylediniz, hepsi bu kadar
biraz da güldünüz aklınızdan geçen bir şeye
ya gülünç bir olaya, ya önemsiz bir söze
ama az ötede düğmeleriyle oynayan
ve yiyen tırnaklarını bir adam
duraksız sizi izliyordur belki de.

ya da bir dernekte üyesiniz, azıcık mutlusunuz
ya da küçük bir memur bir banka servisinde
durmadan suçlusunuz
durmadan suçlusunuz
durmadan suçlusunuz ve artık kendinizi
gücünüz yok ödemeye.

giderek siz oluyorsa bütün bir kalabalık
yüzünüz yüzlerine benziyorsa, giysiniz giysilerine
ansızın bir hastanın kendini iyi sanması gibi
gücünüz yetse de azıcık bağırsanız
bir yankı : durmadan yalnızsınız
durmadan yalnızsınız.

edip cansever
madam tüsiad müzesi madam tüsiad müzesi
tragedyalar iv

episode

ya alkol olmasaydı. bir uzun bardaklarımız vardı. herkes
birbirinden artardı
bulanık, bungun artardı
kuru gök, kuru bir yağmur bırakırdı sesimize
çok uzaklarda çok düşündüğümüz bir şey solar solar solardı
meyhaneler biraz olsun solardı
imgeler ve bütün çözüm yolları. bardaklar
bardaklar, o uzun bardaklar, dişi alkoller yani
çiftleşip bırakırlardı sesimizi
sirkler ve bütün sirkler, atlıkarıncalar öyle
çılgınca dönerlerdi sesimizde
biz bütün görme gücüyle görürdük sesimizi
renksizdi
ve nasıl kirliydi ki, her günkü kuşkulardan
her türlü engellerden, aşklardan ve kurallardan
- sesimizi duyuyor musunuz. hayır!
- sesimizi duyuyor musunuz. evet!
yani işte böyle biz
tek anlamlı iki söz parçası olan.

biz bir de çok eski zamanlardan kalmış olurduk. ve bir de
sert içkiler içerdik - bu tuhaf akşamları kim çizdi
öyküsü tanrılardan ve açık denizlerden derlenen
bu tuhaf akşamları kim çizdi
güçlü bir soluk tarafından ve hırsla

ve kirli
ve büyük bir sirk çadırı gibi, uçsuz bucaksız
bu tuhaf akşamları kim çizdi
biz içkiler içerken.

biz içkiler içerken cam kapılar yeryüzünü keserdi
düşük organlarıyla kadınları keserdi
biz içkiler içerken
kesilince giderdi
cam kapılar dönerdi, dünyacığımız kanardı
cam kapılar dönerdi
gökboyu giderlerdi bir saydamlığı akıtıp
doğanın gizlerine ve bütün rahimlere
gökboyu giderlerdi
tezgâhlar bira çekerdi
tezgâhlar bira çekerdi, çürük ot oralarda kokardı
çürük ot, çürük ot..
oralarda kokardı
sonra hep eski zamanlardan kalmış olurduk, o tenha
bahçelerde, tasvirlerde, bir garip kum sarılığında
olmuş olurduk
sonra birden çağımıza girerdik. o çılgın
atlarımız, örtülerimiz alkolden
anılarımız, içgüdülerimiz
ve büyük çıplaklığımız alkolden
alkolse biraz olsun alkolden yaratıldığımız
tanrımız bilincimiz tanrımız
çağımıza girerdik.

çağımıza girerdik, kaygan ve boyutsuz bir anlam biçiminde
kurumuş bir kan kokusu ağzında
kemikten bir av borusu tadında
ağrılı bir hayvanın benekleri üstünde
çağımıza girerdik
çağımıza girerdik, çiftleşip bırakırdık çağımızı
bırakınca giderdik
bırakınca giderdik. sonra her şey giderdi. ve artık
bir silah patlasa, bir kurşun
doğayı baştanbaşa kanatan
bir kurşun olurdu. içkilere dönerdik.
çünkü başka ne vardı, alkoller bizi yıkardı
sığ denizler gibiydi alkol, geçerdi üstümüzden
ve birden bırakırdı bizi
biz öyle kalırdık da çakıllamış ve beyaz
seslerimiz birbirinden artardı.

çünkü yalnız o vardı, o alkol biçiminde olmak
o sonsuz buruşukluk
o sonsuz buruşukluk: ya alkol olmasaydı
ya alkol olmasaydı

ve alkol olmasaydı biz ölümsüz kalırdık
dayanılmaz acısında bir ölümsüzlüğün
biz öylece kalırdık
imgelerin ve bütün çözüm yollarının bir öte dünyasında
yani bir gerilimde, her şeyin bir kavram olup aktığı kanımızda
oralarda
sevişirken kalırdık
akarsular alkollere girer kalırdı
balıklar soğuk soğuk devinirdi, kalırdı
içe ingin gözlerimiz vardı, kalırdı
bir sessizlik gününün durmadan kutlandığı
oralarda kalırdı.

çünkü yalnız o vardı, o alkol biçiminde olmak
o sonsuz buruşukluk
o sonsuz buruşukluk: ya alkol olmasaydı
ya alkol olmasaydı.

herkes nerelerden olsa biraz sarkardı
bir şeyden, bir olaydan, korkunun ilk yerinden
işkenceler biraz olsun sarkardı
ve duvar kâğıtları sarkardı ve sinek pislikleri, ampuller
intihar zabıtları sarkardı
evraklar, çekmeceler
telefonlar biraz olsun sarkardı
ve sesler örtmek için sesleri, sarkardı
ve eller
çürükler, sinir uçları
bir korkunçluk gününün durmadan kutlandığı
sert duvarlar beyaz beyaz kanardı
ve polis müdürleri sarkardı kuşkunun ilk yerinden
belki de bir cümleden: bütün işkencelere rağmen konuşmaz!
diye harfler öyle öyle sarkardı
ve cezaevleri sarkardı ve ıslak tabutluklar
ve kurallar sarkardı, yasalar sonra sarkardı
bir şeyden, bir olaydan, acının ilk yerinden
herkes nerelerden olsa biraz sarkardı.

koro

ellerin ve bütün eylemlerin biraz olsun sarktığı
sizi yok saymaya geldiklerinin anlamıyla
şimdi bir anlama geldiğigiller çağı.

episode

ya alkol olmasaydı. bir uzun bardaklarımız vardı. herkes
birbirinden artardı
bulanık, bungun artardı
kuru gök, kuru bir yağmur bırakırdı sesimize
çok uzaklarda çok düşündüğümüz bir şey solar solar solardı.

edip cansever
wintersunshine wintersunshine
"duymuyorum ben acılarımı. ve yitirdim çoktan
yitirdim bütün karşıtlıkları. ne umut
ne umutsuzluk, ne hiçbir şey
kurtaramaz varlığımı benim.
ve yoğun bir anlamsızlığın içinde
sanki renksiz, boyutsuz
ve göksüz, zamansız bir evrende
tek çıkar yol yaşamaksa lusin.
yaşıyorum ben de kaygısız
değişmez bir anlamsızlığı böylece"