türk filmi

1 /
troke troke
a href="http://rapidshare.de/files/10608107/_ak_r_keyif_-_tuerk_filmi.mp3.html" target="_blank">http://rapidshare.de/files/10608107/_ak_r_keyif_-_tuerk_filmi.mp3.html
dejavu solist, cenk sönmez'in alt projesinin demolarından bir tanesi
fonden fonden
emre altuğ'un ruh halime hitap eden şarkılarından birisidir.sözleri de şöyledir:
yok olamaz derdim böyle bir aşk
hep gülüp geçerdim bazılarına
türk filmi gibi derdim yaşadıklarına
ta ki sen girene kadar hayatıma

aklımda sen fikrimde sen
gece gündüz düşlerimde sen
aklımda sen fikrimde sen
gece gündüz düşlerimde sen

var bi sebebi düşlerimdeysen
güne başlarken ayrılık var
gün biterken hasret acısı
en zoru da gece yarısı
bölük pörçük uykularımda saklı
edge edge
bu filmler yüzünden türk halkına toplumsal şizofreni yaşatılmıştır. bütün anne ve babalar kızlarının kolasına ilaç konulacak sanır. bütün kızlar peşindeki erkeklerin onlara deli gibi aşık olduğunu sanır. bütün fakir erkekler zengin ve güzel kızlarla evleneceklerini, bütün fakir kızlarsa zengin ve yakışıklı bir adamla evleneceklerini düşünürler. kadınlar çocuklarını kaybetselerde kokularından falan bulabileceklerini zannederler. bütün güzel kızlar aynı zamanda güzel seslidir, iyi bir annedir, iyi bir eştir, onnar birer melektir. kadınlar her sevişmelerinde hamile kalırlar. ( artık nasıl yumurtluyorlarsa). hamile kalan bayılır düşer, gebelik testi falan bunnar boş şeylerdir. yenidoğan denilen şey takriben 10 kilodur. yaa böyle işte
z string z string
eskiyenlerinin antika değeri kazandığını düşünüyorum. mesela fatma girik'in 16-17 yaşlarında oynadığı birini izledim geçen yıl. böyle birşey olamaz dedim yani. öyle güzeldi ki fatma hanım. sanki artık varolmayan bir dünyada geçiyordu o film de. artık varolmayan dünyalardan seslenen filmleri izlemek garip bir hüzün veriyor insana. yabancı ve eskiler de öyle. eski westernler, dolce vita'lar filan. (bkz: siyah beyaz bir dünya)
charlienin dorduncu melegi charlienin dorduncu melegi
eski olanları gerçekten çok eğlenceli, klişe mlişe ama gerçekten çok eğlenceli. planlamadan da güldürebiliyorlar. örnekleyelim:

bir kız uludağ'a tatile gidiyor ve sanırım kayboluyor, sonra da yarı çıplak bir halde kendini bir adamın evinde buluyor. muhabbet ediyorlar adamla:

+uludağ'a gelmiştik, 1 hafta daha kalacaktık ama gözüm korktu. haber verebilseydik...
-maalesef, imkanımız yok. yarın hava güzelleşirse ben sizi bırakırım ama.
+oh... çok merak etmişlerdir. anneme söylemeyeceğim, üzülmesin.
-babanıza da söylemeyin. (yazarın notu: askljdfklfjgkldf)
+babam... babam yok benim...
hariçtengazel hariçtengazel
içinde daima iyi niyet barındıran filmlerdir türk filmleri.neredeyse hepsinin sonunda iyiler mükafatlandırılır, sevenler kavuşur,kötüler cezasını bulur..bu filmlerdeki romantik yapı pek değişmez çünkü iyiler hep çok iyi hatta saf denilecek derecede iyi, kötüler de çok kötüdür,oysaki insan iyi ve kötü yanlarıyla her an değişmeye hazır yuvarlak bir varlıktır..bu nedenle türk filmleri fazla romantiktir , realist değil..
qatal qatal
eşimle tartışma sebebimizdir kendileri.
kendisi bir türk filmi hastası, ben ise özellikle yeni nesil türk filmlerini hiç sevmem.
yeni bir film çıktığında "sinemada x diye bir türk filmi çıktı canım" diyor, "ben de bu sefer oğlan mı kanser oluyor" diye soruyorum. kızın bütün film seyretme arzusunu alıyorum elinden.

mesele bu kadar basit ama. hülya koçyiğit'in ince hastalıktan öldüğü tonla filmi seyrettikten sonra 2016 yılında hala bu tip filmler görmek üzüyor beni sadece. yine de allah senaristlerimizden razı olsun, yeni hastalıkları uyarlayabilmişler filmlerine. katatonik şizofreni, alzheimer, ismi hiç duyulmamış kanser türleri... hepsi var artık sinemamızda. kan tükürmek bayağı banal oldu bu sıralar. beyin hastalıkları revaçta.

elde olan imkanların boşa harcanmasına, güzelliği dışında belirgin hiç bir özelliği olmayan genç kız ve erkeklerin oyuncu diye ortalığı atılmasına, yüzlerce kez tekrarlanmış işlerin özgün gibi yutturulmaya çalışılmasına ve yoğun bir şekilde melankoli pompalanarak duygusal insanlara gözyaşı döktürülerek para, şan, şöhret, saygı kazanılmasına gerçekten çok sinir oluyorum.

bunların yanında ülkede çok sağlam senaryoların da yazıldığına eminim. bu iş tutmaz denilerek bu eserlerin sahiplerinin çaldıkları tüm kapıların yüzlerine kapandığını da tahmin edebiliyorum.

ne yazık ki ülkede tüm karar mercileri feodal, siyasi, dini sebeplerle bu mevkilere gelebilmiş kişiler. böyle olunca toplumun kültürel seviyesi de bunların ötesine geçemiyor.
1 /