yaratmak yaratıcılık ve yol ayrımı

fakin kebabmın vol 2 fakin kebabmın vol 2
bundan beş sene kadar önce, o kutu gibi öğrenci apartında yalnız başımayım. internet yine kesilmiş, ev arkadaşım memleketinde, arkadaşım yok ve yalnızım. sadece sigara içiyorum. canım acayip sıkılıyor. aklıma birden the sims oynundaki yazarlık yeteneği geldi. orada karakter, bilgisayarın başına geçiyor, kitap/öykü artık neyse yazıyordu. yazdıkça yeteneği artıyordu. bir de yan seçenek olarak yazarlığı geliştir seçeneği vardı. velhasıl, yeterince yazarlık yeteneği geliştikten sonra ''masterpiece'' diye adlandırılan kitaplar yazıyor, deli paralar kazanıyordu. sonra ben de bir deneyeyim dedim. ilginç bir şekilde sardı.

hep bir şeyler farketmemi sağladı. hatta oğuzhan uğur, programında yunus gülçe'nin kitabıyla dalga geçerken ilk yazdığım metin aklıma geldi. birebir aynı şekilde sigara paketli, yataktan kalkmalı, pijamalıyken markette çok tatlı kızla karşılaşmalı bir şey yazmıştım. genel olarak o kadar da özel olmadığımı, sadece diğerlerine kıyasla biraz daha ileri gittiğimi farkettim.
bir sürü şey farketmemi bunun doğrultusunda da daha mantıklı ve akışkan harekete geçtim. şuan yanlış/ait olmadığım bir yerde olmama rağmen başarılı olmamı sağlayan bu hobiyi bu şekilde edindim. zaten hali hazırda o zamanlar sözlük yazarıydım. insanlardan doğrudan tepkiler alıp kendime yön verebilirim diye düşünmüştüm. bir miktar öyle de oldu.

aradan yıllar geçti. inşaat mühendisliği mi yazarlık mı diye yol ayrımına geldim. inşaat mühendisliğinden kazanılan parayla kitap bastırma ideali ortaya çıktı. düşününce mantıklı geldi. hem inşaat mühendisleri toplumun en alt kademesinden en üst kademesine kadar bir sürü insanla muhatap olacak dendi. hikaye toplamak için mükemmel bir yol olacağı söylendi. öyle düşündüm ben de.
aradan zaman geçti. buradan birkaç kişiyle gerçek hayatta görüştüm. kadın olsun erkek olsun. arkadaş olsun partner olsun.
sözlükte tespit kasan iki yazar bir araya gelip oturduğunda, sohbet ettiğinde bunu daha iyi anlayacaktır. mesela buraya tespitinizi yapıyor, anlatıyorsunuz. sonra birbirinizle sohbet ederken aynı tespitleri, kendi tonlamalarınızla anlatıyorsunuz. ''kendini farklı sanan aynı kişiler miyiz'' diye soruyorsunuz. hatta ''dışarıdan böyle mi görünüyorum?'' diye düşünüyorsunuz. bunun cevabı ''evet bir miktar benziyorsunuz. ama bunun sebebi aynı insanlar olmanız değil. belirli bir güneşte, belirli sıcaklıklarda ve iklimlerde, belirli rüzgarlarda yetişmiş, sonra aşağı yukarı benzer fabrikalarda, benzer işlemlerden geçmiş yiyecekler gibisiniz. sizi oluşturan rüzgar ve güneş başkasını da size benzetiyor.
bu dönemler geçen sene bitti. ondan önce, itü sözlük zamanında daha da çok vardı. hayatımın çoğunun burada geçtiği, kimin kime diss attığı, nick6 kavgalarının meşhur olduğu dönemler. şimdi günde birkaç defa baktığım, cumartesi geceleri radyosunda yayın yaptığım bir platform oldu.

hayatımın son 2 senesi ise daha da garip. mesleğimin ruhumu ve düşüncemi iyiden iyiye değiştirdiğini hissediyorum. en basitinden, gördüklerimize, sandıklarımıza değil ölçüm aletlerine, göstergelerine bakıyoruz. her işim zamanlı, her dakika, her şeyin parası, maliyeti, giden zamanı hesaplı belli. belli değilse de ortalama bir sayı belirleyip ona göre hesap yapıyorum. iyiye gittiğimi düşünürken gitmediğimi biliyorum. çünkü hesaplar göstergeler onu gösteriyor. çok çalıştığımı, emek verdiğimi zannediyorum, kronometreyle bütün çalışmalarımın zamanını tutup istatistiğini yazdığım excel dosyasını açıyorum dönemlik 200 saat çıkıyor. evet dönemlik 200 saat. aşağı yukarı 90 günde. mühendis olunca, her şeyi rakamlarla kıyaslıyorsun. maliyeti, zamanı, başarıyı/başarısızlığı bunlarla hesaplıyorsun.

dünyayı hala değiştirebileceğime olan inancım var. o yüzden kendimi elon musk'la kıyasladım.
çünkü, hayalimdeki değil de ''başarmam gereken şey'' onlarınkiyle neredeyse dip dibe. parayı biz niye istiyoruz? sistemi değiştirmek için. neden? şuanki sermaye sahipleri bizim ümüğümüze çöküyor, paramız olmadığı için sosyal statü olarak en aşağılardayız. bunun değişmesi gerek ve değişecek de. ben istediğim ya da ben değiştireceğim için değil. mevcut durum sürdürülebilir ve mantıklı değil. zaten o yüzden bir başkası da yapabilir ama bu düzen değişecek. en basitinden, bir iş bağlamaya gidiyorsun, adam önce arabana bakıyor. neden? araba bir gösterge onun için. ve adam parayı bulunca ilk arabayı değiştiriyor. neden? çünkü arabası güç göstergesi. onun yetiştirdiği kız için de aynı şey geçerli. araban kadar karakterin onlar için. bizlerse ''bekar(abazan) genç fakir erkekler'' olarak, böyle olmamızın maddi bir karşılığı var. en pahalı araba sigortası genç erkeklere yapılıyor. potansiyel bir tehdit olduğumuz için. mekandan içeri dahi alınmıyoruz ama o mekan sahipleri ve içerideki müşterileri eğlenmeye devam edebilsin diye aynı anda bir kaçımız canımızı birlikte verirsek, belki bizi hatırlarlar, belki bizim için mekanızı bir geceliğine kapatırlar, mekanın kapısına da ''şehitlerimiz için yas nedeniyle kapalıyız'' yazarlar. yaşarken gitsek bizi döve döve mekandan atarlar ama. devletin ve toplumun gözünde biz buyuz. bunlar bize özgü sorunlar. ve değişmesini istiyorum. ben kazandığımda, bu kadar onur kırıcı olmayacak.

elon musk da jeff bezos da kendisinden çok daha eski, köklü kurumsal şirketleri ezip geçtiler. nasıl geçtiler? fit, atak bir şirket iskeletiyle gayri nizami harp taktikleriyle. onlar kazandı, büyükler hantal ve aptal oldukları için kaybettiler. bugün elon musk'ın şirketlerindeki iskelet sistemi(haberleşme ağı, hiyerarşi sistemi) 1997 yılında, harvard işletme yayınlarının çıkardığı '' globalization technology and competition'' kitabındakilerle paralel. yine aynı kitapta, internetle birlikte, insanların garajlarında kapanıp, ezip geçici şirketler, topluluklar kuracakları vaadediliyordu, 1998'de google kuruldu.

aradan seneler geçti, 2019 yılında ford'un ceo'su ''hantaldık, fitleştik. daha da fitleşebilirdik'' demişti. elon musk tesla ile onları ezip geçtikten sonra.

jeff bezos amazon'un kuruluşundan kısa süre sonra; internet kitapçılığı sektörünü vandalize etmeye çalışan ve o an için amerika'daki en büyük ''gerçek kitap dağıtıcısı'' olan 80 bin çalışanı olan şirketi toplam 120 çalışan ile alt ettiklerini anlattığı videoyu izledim. sonra 2003'te inovasyonlarla ilgili konferansını izledim(adam slayttan ve kitaptan okudu çoğu şeyi. şimdilerse sunumlarda ''ölümcül günahlar'' olarak anlatılan şeyler aslında. )

o haftada kaç saat çalışıyor, ben kaç saat çalışıyorum. o ne kadar emek harcıyor, ben ne kadar emek harcıyorum diye. haftada yüz saat aktif çalıştığını söylüyor. haftanın 7 günü çalışırsak bu günlük 14 saat 30 dakikaya tekabül ediyor. günde 6 saat uyuyup, 2 saat yemek arası verdiğini, 1 saat de spora gittiğini varsayalım. yani kampüs gibi bir yerde, konsatre alanlarda yaşamamız gerekiyor. yemeğimizi başkası hazırlamalı, kahvaltımız belirli bir kalitede olmalı ve temizliğimizi de birinin yapması gerekiyor.

peki böyle bir şey benim şartlarımda mümkün mü? hayır. günde 7 saat uyuyorum. kalitesiz kahve içiyorum. 1 kahvenin bana maliyeti evde 20 dk ve 0,75 lira, okulda normal zaman diliminde 15 dk ve 2 lira, okula gitmem 55 dk. bunun sadece 15 dakikasında eğer şanslıysam kitap okuyabiliyorum. dönerken de 55-70 dk arası. çünkü çok uzun sıralar bekliyorum. sağlıklı bir besinin pişirilmesi 1 saat ve 12 lira. sağlıksız bir besinin 18 lira ve 40 dakika. okula gidip gelme kısmın patlıyorum. kahveyi çalışırken içsem o ayrı bir risk. dolayısıyla. şuan net çalışma saatlerine bakıyorum, en verimli olduğumda haftada, 20 saat net. okul dersleri hariç. onları hesabın içine dahil etmem gerekiyor sanırım. çünkü bir türlü hedefleri tutturamıyorum. onları hesabın içine dahil etmem için ayrıca bir süre gerekiyor. bunu da halledemiyorum. istatistik tutmuyor, çalışma süreleri tutmuyor. yani okulda ya da ders çalışırken ortalama yüzde 75 verimle çalışıyorum. yani bir saat çalışmaya vakit ayırıyorsam, bunun 45 dakikasında kıçımı kapayıp gerçekten konsantre olarak çalışıyorum geri kalan 15 dakika dinleniyorum. normal bir süreye tekabül etmesini bekliyoruz değil mi? günde 14 saat 30 dakika net çalışmak, 19 saate tekabül ediyor. bir saat çalışıp 15 dk ara verirsek yani yüzde seksen verimle çalışırsak, 17 saat 51 dakikaya tekabül ediyor. ve ben 2 saat net çalışıp 15 dk ara verdiğimde, hayatımın kafa taşaklanmasını yaşıyorum. tekrar derse geri dönmek yani o kafa beyin yanması, taşaklanmasını aşabilmek için kokoreç, kahve+kafayı soğuk suyun altına sokma ya da 1 saat sağlam spor yapmam gerekiyor. yaşadığım yerde, yaptığım işi bıraktığım an itibariyle spor salonuna gidişim, koşu bandına çıkıp 20 dakika koşuşum, 20 dakika uzay bisikleti, geri dönüş, duş 70 dakika. yani 40 dakikalık net sporun bana maliyeti 70 dakika. (genelde de spora giderken yemeği fırına koyuyorum. zaman ayarlayıcısını açıyorum. eve geldiğimde fırın bitmiş oluyor. onu fırından çıkarıp soğumaya bırakıp duşa giriyorum. 10 dakikada onu tüketip kahve içiyorum. kafayı soğuk suya sokmak diye başka bir şey daha var. umumi tuvaletlerde saçı, el kurutma makinesiyle kurutmak falan ama dışarıdan cidden rahatsız/korkutucu edici gözüküyor.

yani dünyayı değiştirmek için gerekli çalışmayı sağlamak bile inanılmaz maliyetli.

peki, mühim olan ne kadar saat çalıştığın değil, nasıl çalıştığın diyeceksiniz. zaten istatistiklerin yanında mevcut stres seviyesi, hazır bulunuşluluk gibi kendimce değerlendirdiğim yerler var. kendimi ona göre netleştiriyorum.

peki içerik olarak ne var, kendimi samurai gibi hissediyorum git gide. kendimi zorladıkça, bittikçe, her yerimden yanık kokusu ve hissi geldikçe üzülüyorum. ama refleksif olarak cevap verince ya da gözlerimi bile bağlasalar çözümü elde edebilecek kıvama geliyorum.

ama sanat. sanatım ölüyor…

içim ölüyor… özlüyorum. insanlığımı, hata yapmayı… tekbir yazıya günümü gömüp saatlerce ona odaklanmayı… ama biliyorum. yazdıklarımın sonu, benim istediğim gibi bir sanatsal kaygılarla yazılmış bir kitap olmayacak. parayı hedefleyecek, yazmak paraya giden bir araç olacak. ve oluyor da…