yazarların yazdığı kısa yazılar

luther luther
yalnız bir bulut çıplaklığıyla bakıyorum sonsuzluğun duvarına, zıplıyorum yerinden, birden oturuyorum tüm ağırlığımca. yanıma sonbahar yanaşıyor tertemiz kalbi ve gözleriyle dokunuyor yanaklarıma ki yanaklarım daha solgun değildi! biri fırlıyor omuzlarımın üzerinden bir mermi gibi çocuk haylazlığını kuşanıp, benim içimdeki biri peşi sıra koşuyor avaz avaz, nefesi kesilecek diye ödüm kopuyor... benim öleceğim tutuyor...

kitaplığımın ardındaki duvara sakladığım yüzünü çıkarıyorum karşıma, yüzün buğulu,yüzün hüzün, yüzün içimde bindir keder...anlatmak...! acıyan yanımı sana vermeden bakıyorum, gözleri(m)n mi sana bakan sorgusuz? işkenceyi alıp getirmişim kaybolan düşlerimin parmaklarına takıp, tırnaklarını çekiyorum tek tek. parmaksız kalmak değildi korkum, eldivensiz olmaz bu kış kıyamette! sende bilirsin ne beter olur bizim burada kışlar anlatmaya ne hacet; üşüyen yanıma güneş yatırılır sanırsın, güneş donar, güneş ayaza tutamaz gönlünü, güneş üşür... güneş sıcak iklimlere kaçar bizim buralarda bilirsin! bilemedim...!

düşümde geleceği(ni) görmüştüm! darmadağın bir kalabalığın içinde belirmişti(n) aniden geleceği(n) gözlerimde... bir dilencinin avuçlarını ödünç alıp açmıştım yüreğime benzetip, ezilip büzülmek ve titremek ne zormuş meğerse...mezarlığımın karanfil kokan yanına oturup düşündüm sonra; aklımda binlerce bilemediğimce dua. gökyüzünden salkım saçak hırsızlık yapacağım kimin aklında vardı? ben böyle ölümün bilmem kaçıncı kilometresinde, solgun, buz yüzüme dokunan ağaç dallarının sesine takılacaktım öyle mi? yok olmanın bakirliğine el sürmeden dolaşan oraklı amca yüzün neden görünmez bu ışıklı yolda? ki amcam değil tanımıyorum...

elvedalara allayıp pullayıp gönderdim geride kalan gençliğimi, sen el salla çocukluğum gelmez artık, emeklemek bile unutuldu tarafımdan! gidilen yerleri unutulan acıyı takmışım nasihat diye babamdan beynime. savaş alanlarında tozlu cesetlerin üzerinden sıçrayan at nallarına kesilen kulaklarımdaki tarifsiz vızıltıları duymayan bir ben miyim? göğsünde bir hançer yeni işlenmiş demirci körüğünde, özene bezene, işlemeli boncuk boncuk sapında, nice yiğitlerden kalma kanlar... ne büyüksün sen demirci usta... kanım ne kırmızı...

özgür ülkelerin halkına dönmüştü bir zaman yüzüm; evde, yolda, tarlada, pazarda pazarlıksız. alnında terleyen emeğin sıcak ekmek kokusunda, saçlarımın kış ayazda savrulmasında, tuttuğum onca elin ayasında ve sevdanın en yaman, en keskin kıyısında... yüzüm...

yüzümde yüzünün cennet serinliği!

yüzünün yüzümde cennetin kendi bahçesini sulayan özgür gülüşün

gitgide yaklaşan ağırlığı sesi hayatının, gri boşlukları dolduran tınısı sesinin... o her şeyi dirilten dokunuşların alaca renginden sıyrılan maviyi tutuyorum; fırtına mıydı gelipte çarpan, deli bir kasırganın elimi değecek sanırsın saçlarının dokunamadığım teline? ateşte yanan ruhumun kalkanıdır seni saran kollarıyla... belin ne ince...

tarihe dönüyor gözlerim yine, başımda bindir bela, beter kışların soğuk havlaması, ötede çınar ağacı gövdesine yaslanan bir eskici, torbasında yastık yastık düş izleri... serçelerin konup kalktığı bir dal, kırık sevdalar gibi kanlı uçurum rengi. insanlıktan kalma ayak izleri, kar üstünde ekmek kırıntıları şaşkın duraklara yolları çıkan şaşkınların delik torbalarına takılan eller... hasretinde yıldızları sarı saçlarının tokasıyla kırpan bir kız çocuğunun ayakkabısı kalbi... dağ yalnızlığını dağdan daha büyük büyütmeliyim eskiciyim deyip, dokunmalıyım saçlarına sarısının... ve kalbini alıp koymalıyım okumak için eskiyen tozlu gözlerimdeki rafıma en güzel kitap deyip insana! hangi insanın sayfasını çevirdi ki yüreğim!

sevmek için beynimi kalbimle parçalayıp kim bilir kaç bahara koşacağım kaç kışın üzerinden atlayıp! ?
kaç dize yeniden hayatı tanıtacak her birinde ayrı bir özet sunarak! yeniden başlamak için emeklemek aklına gelmez artık aklımın! ne kadar ağır ve yavaş anlayacağım? bir gölgedir artık aşk ama tanımadığın birisinden önce yürüyen! hain bir sırıtmadan öteye gitmeyen karanfillerin kırmızı dudakları, çıldırmak gibi bir şey... çıldırıyorum... torbamda bir sensizlik!

çingene çalgıcıların çoban ateşindeki dansına atarım kendimi, bir deniz'in göz kapaklarında beliren yakamozların iç çekişi vurulur, bir şilep ezer geçer dalgalarını ki dalgalar büyümeliydi oysa! kentin ışıkları ay kadınlığına soyunur gözünden sakınıp bedenini. kentler deniz'e kavuşmadı; gülüşün nerde?

güneşle kavgayı duruyorum tunçtan kargılarını getiren tanrılar neredesiniz? hani ateş, hani sevgi, hani barış, hani sevda tanrısı? neredesiniz....?

torbamda bir suskunluk var çığlık çığlığa!
kahveden kupa kahveden kupa
19 yaşındasın.
pastanda 4 mum var, tek rakamları sevmezsin çünkü. artık kocaman bir adam oldun. elimi daha sıkı tutuyorsun. o kadar şanslıyım ki yanı başımdasın. -sana aşık olduğum o günü hatırlıyorum da 15'ime 4 ay vardı. ilgini çekebilmek için denediğim bin bir yol, saçma maceralar, tuhaf tesadüfler... yaptığım onca şey işe yaramış, dikkatini çekebilmeyi başarmıştım. öyle hızlı başlamıştı ki her şey mutluluklar ülkesinde yaşıyorduk sanki.- hayatın şaka yapmadığını, yavaş yavaş ciddi olduğunu anlamaya başlıyorsun.. olgunlaşıyorsun..
20 yaşındasın.
'yıllar önce tüm hayatımı değiştiren bir adamla tanışmıştım' sözünü hissederek söylediğim zamanlar.. büyüyoruz.. birlikte.. dünyanın daha önce asla görmediğim ve var olduğunu dahi bilmediğim bir noktasını görebilmemi sağladığın için teşekkür ederim. ilk kez aşık olmuştum ve şimdi geçmişe baktığımda yaşadığım en derin aşkın bu olduğunu görüyorum. seninle birlikteyken sahip olduğum ritim ve yoğunluk.. yanımda olamadığın zamanlardaki tarif edilemez acı..
21 yaşındasın.
bir ağustos akşamı... hava serin. sahil kenarındayız. rüzgar hafif esiyor. en güzel şarkılar bizim için çalıyor. başını omzuma yaslıyorsun. ne kadar da huzurluyum dediğini duyar gibi oluyorum. o an her şey siliniyor yeryüzünden. geçmiş, gelecek bir masala ait oluyor. o an yeniden doğmak kadar sahiciyken ölüme bir o kadar uzak. zamana kafa tutuyoruz. en güzel şefkatine o gün şahit oluyorum.
bir sonraki akşam üzeri ise sokağa çıkıp şehirdeki tüm sahafları geziyoruz seninle. bulduğumuz eski kitaplardaki altı çizili cümleleri okuyorum sana. ve bunun gibi daha nice güzel zamanlar paylaşabilirdim seninle. 18'inde ölmeseydin eğer...
sonrasında ilk karşılaştığımız yerde, hiç gelmeyeceğini kabullenemeden beklemek ve o ne hissettiğimi anlayamamamı sağlayacak kadar uyuşturan acı... beni en güzel sen terk ettin.
vecip vecip
durdu... son bir kez daha baktı boş sokaklara. gecenin değil insanın sessizliğiydi bu. evrenin en yüce varlığının en korumasız anıydı. her şey kendi halindeydi. direklerden sıyrılmamış seçim bayrakları hafif hafif sallanıyorlardı. kediler birilerinin bağrışları olmadan korkusuzca koşuşturuyorlardı bir o arabanın altına girip bir ötekinin üstüne atlayarak eğleniyorlardı. ağaçlar hayatta emellerine ulaşmış bir ihtiyar gibi bilge ve mağrur bir şekilde bir o yana bir bu yana sallanıyorlardı. arabanın egzoz dumanıyla dönerciden yükselen o ıslak koku olmadan çekti içine havayı. uzun zamandır nefes alamadığının farkına vardı o an!
ve insansız sokaklara bakıp kendi kendine "belki de insan o kadar önemli değildir bu dünyada." baksana her şey sanki onun uyumasını, her şeyden elini ayağını çektikten sonra canlanıyor. onlar insandan arta kalan vakitlerde yaşayıp eğleniyorlar.
babasının evde olmadığı zamanlar da televizyonda istediği kanalları izlerken ki mutluluğu aklına geldi birden.
onlarda o mutluluk içinde eğleniyorlar insan uyurken.
ve bu son sözleri oldu sonsuz uykuya dalarken...
yıldızların ışığını görebilecek kadar özgür olduğumuz gecelerde görüşmek üzere. iyi geceler..
aynagibiol aynagibiol
düşüncelerinizin hangi konuda hangi durumda daha güzel olduğuna dikkat edin. yapacaklarınız yapamadıklarınıza engel olmasın. bir toplumu değerlendirirken kişisine bakıp değerlendirin ona göre onay verin.kurnazlıkla değil aklınızla hareket edin,zamanınızı iyi değerlendirin boş insanlara değerli saatler ayırmayın.sizi siz olduğunuz için sevenlerle vakit geçirin,cebinizde ki para ve mevki için sevenlerle değil.çoğul demiyorum bazı insanlar maneviyattan cok maddiyata önem vermekte bunu da anlamak hiç zor olmuyor. seni sen yapan cebindeki para değil kişiliğin olsun. ön yargıyla yaklaştığın insanlar senden daha da iyi olabilir. kötü düşüncelerle yaklaşmak yerine güzel sözlerle güzel düşüncelerle yaklaşın insanlara. arkadaş ortamına girdiğin de herkesin neyle meşgul olduğuna dikkat et eğer o ortamda herkesin elinde telefon olup deve kuşu gibi o telefonlara gömülmüşse o insanlardan sessizce ve sakin bir şekilde iyi günler diyip oradan uzaklaşınız. size ve çevrenizdekilere iyi şeyler paylaşan insanlarla vakit geçirmeye bakın. bunları nasihat olarak değil de sadece toplumdan gördüğüm kadarıyla yazdım.insanların kuyusunu kazmak yerine yaptığı suçu öne sermek yerine insanın hatasını nasıl çözebileceğinizi ona nasıl yardımcı olacağınızı düşünün.şuan baktığımız da insanların birbirine faydalı olmak yerine daha çok zararı dokunuyor tanımadığı bir insana bile bakışlarıyla olsun sözleriyle olsun zarar verilebiliyor. insanların hatalarını öne sermek yerine kendi hatalarınızı öne serin ve nasıl düzeltebileceğinizi düşünün. kusurlarıyla sevin insanları hiç kimse siz gibi olmak zorunda değil sizin tuttuğunuz takımı, sizin tuttuğunuz partiyi, sizin istediğiniz hayatı benimsemek zorunda değil.